İsmail Aras
Administrator
Üyeyi Alkışla 1954
Çevrimdışı
Cinsiyet: 
Mesaj Sayısı: 46081
|
 |
« : 21 Kasım 2008 20:38:55 » |
|
KAZAYA RIZADAN SONUÇLANAN TEVEKKÜL, tafvİz VE TESLİMİYET
İnsan bunlara dalıp nasibini almadıkça, imanın tadını alamaz. Elbette iman sahiplerinin de bu makamlarda dereceleri farklıdır. Derecelerine göre de Allah Teala'ya yakın olmakta farklıdırlar. Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: "Allah, sizden iman etmekte olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir."[10]
Bu konu, şu şiir de çok güzel bir şekilde ifade edilmiştir:
Allah'ım, senin korkundan ağlar bir grup
Fakat huzurunda ağlayanların hepsi günahkar değildir.
Ama sana yakın olmak için görürsen
Gözyaşları akar yüzlerine, ne mutlu sana yakın olana!
İslam'dan derecesi daha yüksek olan İmanın gerçekleşmesi bu makamlara bağlı olduğu için Allah Teala, bedevi Arapların iman etmiş olmalarını yalanlayarak buyuruyor ki: "Bedeviler, dedi ki: İman ettik. De ki: Siz iman etmediniz; ancak İslam'a girdik deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir."[11]
Kıyamet günü insanın, iman ettiği iddiasının yalanlanması ve takmış olduğu maskenin düşürülmesiyle gerçek yüzünün ortaya çıkması ne kadar utandırıcıdır. Ve şairin deyişiyle:
Kendi nefsin hava ve heves ehli olmadığını yalanlıyor
Aşıkların başka belirti ve görünümleri var
Eğer bu kavmi arzulamışsan onların yoluna git
Onlar bağlardan (bağlılıklardan) kopmayınca ulaşamadılar.
Diğer taraftan Kur'anı-ı Kerim de Allah Teala'nın "Eğer müminlerdenseniz, yalnızca Allah'a tevekkül edin."[12]
ve "Rabbine ant olsun, aralarında çekiştikleri şeyde seni hakem kılıp, sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç bir sıkıntı bulunmaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar."[13] buyurduğunu görmekteyiz.
Görüldüğü gibi imanın gerçekleşmesi, tevekkül, teslimiyet ve bu anlamda olan tafvize bağlı kılınmıştır. O halde imanın bağlı olduğu bu gerçeği takviye etmeye çaba harcamak gerekmez mi?
Velhasıl, Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerdeki teşvikler iman için zikrettiğimiz özellikleri kazanmak içindir. Allah Teala iman edenlere hitaben: "Ey iman edenler, Allah'a, Resulüne, Resulüne indirdiği Kitaba iman edin."[14] buyurarak, iman kelimesi kullanıldığında akla gelen, imana ait özellikleri taşıyan bir mertebedir. Ama imanın zayıf derecesi ise, bu gibi ayetlerde kastedilmiştir. Çünkü bu merhale zaten her iman edende vardır ve yeniden "ey iman edenler tekrar iman edin" diye bir daha imanı kazanmaya mükellef edilmeye gerek yoktur.
Ama normalin üstündeki derece ise bir kemaldir. Belli bir sınırla da sınırlı değildir. O halde Allah Teala'nın emir ve teşvikleri, özelliklere sahip orta derecedeki imana yöneliştir. Müminler muhatap olduğunda, bundan aşağı mertebenin kazanılmasına emir olunması ise doğru değildir. Ama bundan üst mertebesi kazanılırsa şüphesiz bu bir kemaldir. Orta dereceden aşağısına ise her ne kadar da yine iman denilse de, bu kastedilmediği için ona iman denilmemesi de mümkündür.
Buna göre, kolları sıvayıp bir çaba ve gayret sarf ederek, imanın kesincikle doğru olup nefy edilmesi mümkün olmayan orta derecesini kazanmak gerekir. Usul-u Kâfi kitabında, İmam Sadık'tan (Allah'ın selamı ona olsun) nakledilen şu hadis de işte bunu ortaya koymaktadır. İmam buyuruyor ki:
"Dört kapıyı da teslim almayınca salih olmazsınız. Onların ilki, sonu gelmeyince doğrulanmaz. Üçüne sahip olan kimseler, gerçekten de dalalete düşüp büyük bir hayrete kapılmışlardır."
İmam Sadık'ın, Hz. Ali'den (Allah'ın selamı onlara olsun) naklettiği şu hadis de buna ayrı bir delildir. Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki:
"İmanın dört rüknü vardır: Allah'a tevekkül etmek, Allah'ın emrine boyun eğmek, Allah'ın kazasına rıza göstermek ve Allah'ın emrine teslim olmak."[15]
Tuhef-ul Ukul'da ise İmam Musa Kâzım (a.s) şöyle buyurur:
"Allah Teala'yı tanıyan bir kimse, Allah'ın, kendine vereceği rızkı geciktirdiğini düşünmemeli ve kazasından dolayı O'nu suçlamamalıdır."
İmam'a, yakinin ne olduğu sorulduğunda ise şöyle buyurdu:
"Yakini olan kimse Allah'a tevekkül edip, ona teslim olmalı, Allah'ın kazasına razı olup, işini O'na bırakmalıdır."
Yine Usul-u Kâfi'de, İmam Sadık (a.s) babaları aracılığıyla Resulullah'tan (s.a.a) naklettiği şu hadiste iman ve marifette gerekli olan özelliklerle evliyanın derecesi açıklanmıştır:
"Allah'ı tanıyıp, O'nu büyük bilen kimse; ağzını konuşmaktan, midesini yemekten alıkoyup, nefsini oruç ve ibadete zorlar."
O hazrete "Babamız ve anamız size feda olsun bunlar evliyalar için midir?" diye sorulduğunda buyurdu ki:
"Evliya suskundur, ama onların susması zikirdir. Bakarlar, ama bakışları ibret içindir. Konuşurlar, ama konuşmaları hikmettir. Yürürler, ama halk içinde yürüyüşleri bereketlidir. Allah Teala onların ecelini belirtmemiş olsaydı, azap korkusundan ve sevaba ona özlemlerinden bir an ruhları bedenlerinde kalamazdı."
Bu hakikat İhticac kitabında, İmam Zeynülabidin'den (a.s) nakledilen şu şiirde de dile getirilmiştir:
Kimi Allah'ın marifeti gani etmezse
İşte o gerçek bedbaht olandır
Zenginlikten gelen izzeti insan neder
Tüm izzetler takvalıya mahsustur.
Allah'ın itaatindeki takvalı kimseye
Ne söylediğinden bir zarar gelir, ne de karşılaştığından
Bütün bu hayırların ekseni, bütün hallerde Allah Tealayı gözetip senin onun gözünden gayıp olmadığın gibi onu gözünden kaybetmemendir. İşte Resulullah'ın (Allah'ın selam ve rahmeti ona ve Ehl-i Beyt'ine olsun) Ebuzer'e, "Sen Allah'a onu görüyormuş gibisine ibadet et. Sen O'nu görmezsen O seni görüyor" şeklindeki buyruğu da bunu söylemek istiyor. Bazı hadislerde de şöyle buyuruyor:
"Ama eğer; O'nun seni gördüğünün farkında olduğun halde yine ona karşı günah işlersen, O'nu seni günah halinde gören herkesten daha güçsüz ve değersiz saymış olursun."
O halde devamlı Allah'ı gözetir ve seni O'ndan alıkoyan bağlarından kendini kurtaracak olursan, O'nun sana karşı lütuf ve inayette bulunduğunu, hatalarını affedip onların üzerini örttüğünü, çirkinliklerini güzelleştirdiğini ve kötülükleri kat-kat iyiliklere dönüştürdüğünü görürsün. Bunu görünce, Allah Teala'nın sevgisi kalbine yerleşir, bütün aza ve organların O'na itaat etmeye seferber olur. Çünkü kalp, ihsanda bulunanı sevmek fıtratı üzerine yaratılmıştır. Bu konuda Allah Teala da Kur'anı Kerim'de buyuruyor ki: "İman edenlerin Allah'a olan sevgisi ise, daha güçlüdür."[16]
Bu durumda O'nun rızasına ters düşen şeylerle uğraşmaktan kendini alıkoyup, O'nun bağışına karşı kötülük yapmaktan utanacak, azametini düşündüğünde kalbine korku düşecek ve O'nun nimetlerinin kesilmesinden korkacaksın.
Kısacası; eğer nimet içerisindeysen onu gözet. Çünkü günahlar nimetleri yok edip giderir.
Yine O'na yöneldiğinde, O'ndan başka herkes gözünden silinip gidecek, O'ndan başka bir şeyin yarar veya zarar vermediğini göreceksin. Çünkü ondan başka herkes, ancak onun izniyle bir şey yapabilir. Kalpler Allah Teala'dan yüz çevirip, sebeplere sebebiyet vereni unuttuklarından dolayı, bu zahiri sebeplere sarılmışlardır. Aksi takdirde Allah Teala'yı zikredip, O'na yöneldiği takdirde asla O'ndan başkasını önemseyip ona bağlanmaz. Bu fıtri olarak bütün akıllarda var olan bir kanundur. Çünkü güçlüden yardım almak imkanı olduğu takdirde, zayıfa sarılmak doğru değildir. Hatta Allah Teala'ya oranla başkası hiç bir şey sayılmaz. Özellikle de zayıfa yönelmek, güçlüden yardım almağa engel olursa bu asla doğru olmaz. Şairin deyişiyle, sinirlenen emir sahibinden yardım ummak, sıcaktan korunmak için ateşten yardım ummaya benzer.
İşte bunun içindir ki Hz. İbrahim'i (a.s) mancınıkla ateşe attıklarında, Cebrail'in "Kardeşim, bir dileğin var mı?" sorusuna "Senden hayır" cevabını verdi. Allah Teala da ateşi Hz. İbrahim'e (a.s) soğuk ve selamet kıldı ve onun hakkında Kur'an-ı Kerim'de "Tam olarak vefâ eden İbrahim" buyurdu. O halde böyle bir durumda Allah Teala'ya yönelen herkes, kendi makamına göre bütün sebeplere göz yumup, sadece sebeplere sebebiyet veren Allah Teala'ya yönelir. Bu Allah'a doğru yönelip her şeyden kopuşun doğruluğunun belirtisi, kalbin sebeplerin olmayışından dolayı ıstıraba kapılmayışı, sebeplerin varlık ve yokluğu onun yanında eşit oluşudur. Hatta bazen ariflerden, (Allah derecelerini yükseltsin) sebepler olduğunda bazen kalplerinin ıstıraplandığı, ama hiç bir sebep olmadığında kalplerinin tamamen rahat ve sabit olduğunu duydum. İşte bu ise tevekkülün en üst ve en doğru makamıdır.
Sebepler olduğunda kalplerin ıstıraba kapılmasının nedeni ise, Allah Teala'nın sebeplerin olduğunda, onları da gözetmesini emretmiş olmasıdır. Çünkü bu durumda sebeplere güvenmeden onları da gözetmeye emredilmiştir. Bu takdirde ise, ister istemez kalp onları düşündüğü için dağınık olup Allah Teala'dan uzak kalır. Ama hiç bir sebep olmadığı takdirde kalp, sadece Allah Teala'ya yönelip sadece O'nu zikredecektir. Dolayısıyla Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor ki: "Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur."[17]
Bunun diğer bir belirtisi de, birinden bir şey istediği zaman eğer o vermezse; ona karşı kalbinde dargınlığın oluşmaması, önceki halini korumasıdır. Birine mektup yazıp Allah Teala'nın, onun yanında emanet bıraktığı rızıktan talep eden birisi şu mektubunda ne güzel yazmıştır: "Eğer sen, bana bağışta bulunsan gerçekten Allah Teala bağışta bulunur. Hayrı senin elinle O vermiştir. Ve eğer O bağışı benden menetsen, gerçekte Allah Teala benden menediyordur. Senin bir suçun yoktur. Dünyadan kendi payını almayı unutma. Allah Teala'nın sana bağışladığı gibi sen de bağışla." Bu durumda sebeplere, sebebiyet veren Allah Teala'yı görüp sebeplerin sadece bir araç olduğunun farkında olan bir kimsenin kalbi araçlardan incinip dargın olmaz.
Fakat bir kimsenin bağış için sadece bir vasıta oluşu, onun bağışta bulunduğu kimse üzerinde bir hakkı olmayışı anlamına gelmez. Çünkü gerçek bağışta bulunan kimse ona bağışla teşekkür etmeyi sana farz kılmıştır. Hatta senin Hak Teala'ya şükrünü de sana bağışta bulunana teşekkür etmedikçe kabul etmez. Bu temel bir ilkedir. Ama bazı mümin kardeşlerimizin gözünde, Allah Teala galebe ettiğinden bu ilkeyi görmeyip bağış için vasıta olan kimseler için hiç bir hakkın farz olmadığını sanmışlardır. Oysa bu büyük bir hata olup, Ehl-i Beyt'in gidişatını bilmemezlik ve gerçekten gafil olmaktır. Ama Ehl-i Beyt'in gidişatı şudur: Usul-u Kâfi'de, İmam Zeynu’l-Abidin'den (Allah'ın selamı ona olsun) şöyle rivayet edilmiştir:
"Allah Teala kıyamet günü kullarından birine, "falan adama teşekkür ettin mi?" diye soracak. O adam: "Allah'ım, ben sana şükrettim" diyecek. Allah Teala, "eğer ona teşekkür etmemişsen, bana da şükretmiş olmazsın" buyuracaktır. Bilin ki, Allah'a en çok şükredeniniz, insanlara en çok teşekkür edeninizdir."
Bu rivayet bu konuda apaçık bir nastır.
Bu şüphe Ehl-i Beyt (a.s) düşmanlarından kaynaklanmıştır. Çünkü nimetler gerçekte Allah Teala'dandır. Fakat Allah Teala o nimetleri Hz. Muhammed ve Ehl-i Beyt'i vasıtasıyla insanlara ulaştırmıştır. Ehl-i Beyt düşmanları ise hareket ve davranışlarıyla, "biz sadece Allah Teala'ya şükretmek istiyoruz ve bu vasıtalara hiç bir hak tanımıyoruz" demek istiyorlar. Allah Teala ise onların şükrünü kabul etmeyip, hayra vasıta olanlara da teşekkür etmek gerektiğini bildiriyor. O halde; insanlara bir bağışın ulaşmasına vasıta olanlara dikkat edip onlara teşekkür etmek, Allah Teala'ya şükretmenin bir parçasıdır. Onun içindir ki Ehl-i Beyt'i Allah'a giden kapılar kılmış, kapıdan gelmeyenler ise kovulmuşlardır.
Akaid ve itaat babında da böyledir. Ehl-i Beyt düşmanları, Hz. Muhammed ve Ehl-i Beyt'ini (Allah'ın selamı ona ve Ehl-i Beyt'ine olsun) vasıta etmeksizin Allah Teala'ya yönelmek istemişlerdir. Allah Teala ise evliyalarına teslim olup, akait ve ibadeti onlardan öğrenmedikçe, onlara doğru gidip onların vasıtasıyla kendisine yönelmedikçe onlardan kabul etmez. Onların vasıtasıyla olmayan bir amel, sahibine geri çevrilip boynuna bir vebal olur.[18]
Hayır işlere vasıta olan iyilik sahiplerinin hakkını inkar etmek, kaynağını araştırmadan bazı mümin kardeşlerimizin de kalbinden geçen uğursuz bir şüphenin bir bölümüdür. Mümin kardeşlerimizin bu şüpheye tutulmamaları için biz bu şüphenin üzerindeki perdeyi açtık. Ancak insanları şüphelerden koruyan yalnız Allah Teala'dır.
Burada bu konuda ilginç ve güzel bir hadis nakletmek istiyorum. Bu hadis, değerli alimlerimizden olan Hasan b. Ali-i Şube'nin telifi olan ve Şeyh Mufid gibi büyük bir alimin hadis rivayet ettiği Tuhaf-ul Ukul kitabında şöyle geçmektedir:
Adamın biri, İmam Sadık'ın (a.s) huzuruna geldi. İmam, ona hangi kabileden olduğunu sordu. Adam, "Sizin dostlarınızdan olup sizin izindeyiz" dedi. İmam, "Allah Teala sevdiği herkesin işini kendisi üzerine alır ve bu durumda da cenneti ona farz eder" buyurdu.
Daha sonra, "hangi dostlarımızdansın?" buyurdu. Adam, sustu ve cevap vermedi. O sırada Sudeyr, İmam'a, "sizin dostlarınız kaç kısımdır?" diye sordu. İmam, "üç kısımdır" buyurdu. "Bir kısmı bizi görünüşte severler, ancak gerçekte bizi sevmezler. Bir kısmı bizi hem görünüşte ve hem de gerçekte severler. İşte onlar tatlı ve afiyetli sudan içen en üstün örneklerdir. Kur'an-ı Kerim'in, hakikatini, bütün sebeplerin sebebini bilen onlardır. Onlar, en üstün örneklerdir. Fakirlik, yoksulluk ve her türlü zorluklar hızlı koşan atın maksadına ulaşmasından daha çabuk ulaşır onlara. Zorluklar çekerler, korku ve ıstırap içinde olurlar. Devamlı imtihanlarla karşılaşırlar. Bazıları yaralanır, bazılarınınsa başları bedenlerinden ayrılır. Onlar, uzak beldelere dağılmışlardır. Allah Teala, onların hürmetine hastaya şifa verir, yoksulu zengin eder. Onların hatırı için zafere ulaşırsınız, rahmet yağmuru yağar ve rızıklanırsınız. Onların sayısı çok azdır. Ama Allah Teala'nın yanında değerleri çok fazladır. Bir kısmı ise bizi görünüşte değil içlerinden severler.
En düşük derecede olan birinci kısımdakiler, bizi görünüşte severler ve bize karşı padişahlar gibi davranırlar. Dilleri bizimledir, fakat kılıçları bize karşıdır.
Üçüncü derecedekiler, bizleri görünüşte değil de içlerinden severler. Kendi canıma ant olsun, eğer bizi görünüşte değil, içlerinden sevselerdi gündüzlerini oruç tutarak ve gecelerini teheccüd ve ibadet ederek geçirirlerdi. Böyle olanların dünyayı terk ettikleri yüzlerinden belli olur. Onlar barış ve itaat ehlidirler. "
İmam'ın (a.s) bu sözleri üzerine, o adam, "Ben sizi hem görünüşte ve hem de gizlide sevenlerdenim" dedi. İmam, "Bizi hem görünüşte ve hem de içlerinden sevenlerin bir takım belirtileri vardır. Onlar o belirtilerle tanınırlar" buyurdu.
Adam "O belirtiler nedir?" diye sorması üzerine, İmam şöyle buyurdu:
"O belirtiler özel bir, akım sıfatlardır. İlki, onlar Allah Teala'yı olması gerektiği gibi tanımışlardır. Tevhid bilgilerini güçlendirip sağlamlaştırmışlardır. Daha sonra, Allah'ın ne olduğu ve hangi sıfatlara sahip olduğunu bilmişlerdir. Daha sonra imanın sınırlarını, hakikatini, şartlarını ve tevilini bilmişlerdir."
Sudeyr: "Ey Resulullah'ın (s.a.a) torunu, ben sizin imanı böyle nitelendirdiğinizi duymamıştım" diye arz etti.
İmam, "Evet" buyurdu. "Kime iman edilmesi gerektiğini bilmedikçe, imanın ne olduğunu sormak doğru değildir."
Sudeyr, İmam'dan buyruklarını biraz daha açıklamasını istemesi üzerine, imam şöyle buyurdu: "Allah Teala'yı içinden geçen hayallerle tanıdığını sana, kimse müşriktir. Allah'ı, manaya dikkat etmeksizin ismen tanıdığını sanan kimse, Allah Teala'nın mukaddes zatına hakaret ettiğini itiraf etmiştir. Çünkü isim hadis olup sonradan ortaya çıkmıştır.
İsim ve manaya taptığını sanan kimse de Allah Teala'ya şirk koşmuştur. Allah Teala'ya, idrakle değil de sıfatlarıyla tapıldığını sanan kimse işi gaybe bırakmıştır. Sıfatla sıfat sahibine bir arada taptığını sanan kimse ise tevhidden uzaklaşmıştır. Sıfatlananı sıfata nispet veren kimse ise büyüğü küçültmüştür (Allah'ı hakkını vererek takdir etmediler -En'am/91-)."
"O halde tevhidin yolu nedir?" diye arz edilince de şöyle buyurdu: "Bu konuda bahsedilebilir. Bundan çıkış yolu vardır. Hazırda olanın zatı sıfatından önce, gaipte olanın ise sıfatı zatından önce tanınır."
"Hazırda olanın zatı sıfatından önce nasıl tanınır?" diye sorulduğunda İmam (a.s) şöyle buyurdu: "İlk önce onu tanırsın ve onun bildiğini bilirsin. Daha sonra onun vasıtasıyla kendini tanırsın, ama kendini kendinle tanımazsın. Alemdeki her şeyin ona ait olup onunla olduğunu bilirsin. Nitekim Yusuf'un kardeşleri, Yusuf'a: "Sen Yusuf musun?" dediler. Yusuf, "Ben Yusuf'um ve bu da benim kardeşimdir" dedi. Burada Yusuf'un kardeşleri, Yusuf'u kendi vasıtasıyla tanıdılar, ondan başkasının yardımıyla veya kalplerinden geçen bir hayalle değil. Nitekim Allah Teala'da buyuruyor ki: "Sizin içinse onun bir ağacını bitirmek mümkün değildir."[19] Ve bunun anlamı ise şudur: Sizlerin kendi yanınızdan imam seçmeye ve istediğiniz herhangi birini hak imam bilmeye hakkınız yoktur."
İmam Sadık (a.s) buyuruyor ki:
"Allah Teala, üç grupla ne konuşur, ne onlara ilgi gösterir ve ne de onları temizler. Onlar için acıklı bir azap vardır: Biri Allah Teala'nın imam kılmadığı kimseyi imam edenler, ikincisi Allah'ın imam kıldığı kimseyi inkar edenler, üçüncüsü de bu iki grubun İslam'dan bir pay aldığını sananlardır. Oysa ki Allah Teala buyuruyor ki: 'Rabbin dilediğini yaratır ve seçer; seçim onlara ait değildir.'"[20]
Ama imanın sıfatına gelince, İmam (a.s) şöyle buyuruyor:
"İman ikrar edip huzu ve huşu ile ikrarı aşikar etmek ve imanla Allah Teala'ya yaklaşarak büyüğünden küçüğüne, tevhidden en son itaate kadar bütün farzları bilinçli olarak ard arda yerine getirmekten ibarettir. Kendine ulaşan Allah'ın farz kıldıklarından dediğimiz şeyleri yerine getiren kimse mümin olup iman sıfatıyla sıfatlanmayı ve mükafata ulaşmayı hakketmiş olur. Çünkü iman, genel olarak ikrardan ibarettir. Ve ikrar ise küçüğünden büyüğüne bütün itaatleri doğrulamaktır. O halde mümin, yerine getirerek mümin olmaya hak kazandığı şeyleri terk etmedikçe iman sıfatından çıkmaz. İman ismine ve iman manasına hak kazanmak, bütün büyük farzları yerine getirmek, büyük günahları terk etmek ve onlardan uzaklaşmakla olur. Bu sıfatlara sahip olarak küçük farzları terk eder ve küçük günahları işlerse mümin olmaktan çıkmaz. Büyük farzlardan birini terk etmeyip, büyük günahlardan birini işlemediği müddetçe mümindir. Çünkü Allah Teala buyuruyor ki: "Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin kusurlarınızı örteriz ve sizi onurlu-üstün bir makama dahil ederiz."[21]
Allah Teala bu ayet-i kerimede diyor ki: büyük günahların dışındakileri bağışlarız. O halde biri, büyük günahlardan birini işlerse büyük, küçük işlediği bütün günahlardan dolayı cezaya tabi tutulur. Mümini mükafata ulaştıran iman sıfatı budur."
Hadisin devamı vardır. Fakat biz bu kadarıyla yetiniyoruz. İsteyenler Allah'a, Ehl-i Beyt'e sevgi çeşitlerini açıklayan hadisin tamamını görebilirler.
Bu hadiste, diğer hadislerde toplu halde bir arada olmayan imanın çeşitleri yer almıştır. Her ne kadar diğer hadisleri de bir arada toplasak bu hadisten anlaşılan şey onlarda da ortaya çıkacaktır. Ehl-i Beyt'ten gelen hadislerin her biri, diğerini açıklayıp tefsir etmekte olup hiç biri diğeriyle çelişmez; aralarında bir miktar fark gözükse de bu rivayetin amacının ne olduğuna gereği kadar dikkat etmemekten kaynaklanmaktadır. Herkes kendi payını alsın diye, her rivayette makamlardan biri açıklanmış, diğer makamlara da işaret edilmiştir: "Böylece herkes içeceği yeri bilmişti. Allah'ın verdiği rızktan yiyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın."[22] [10] - Mücadele/11.
[11] - Hucurat/14.
[12] - Mâide/23.
[13] - Nisa/65.
[14] - Nisa/136.
[15] - Usul-u Kâfi.
[16] - Bakara/165.
[17] - Ra'd/28.
[18] - İbadetlerin kabulünde Ehl-i Beyt'i tanımanın şart oluşu konusu Ehl-i Sünnet alimlerinin de itiraf ettiği bir şeydir.
[19]- Neml/60.
[20]- Kasas/68.
[21]- Nisa/31.
[22]- Bakara/60.
|