Menem Huseyn'in Divanesi
Administrator
Üyeyi Alkışla 1204
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 1441
Allahumme Eccilli Veliyyikel Ferec
|
 |
« : 13 Ocak 2010 16:13:25 » |
|
Iğdır’ın demografik yapısı ilginç bir özellik göstermektedir. Nüfus akışı yoğundur. Iğdır’dan büyük şehirlere ve Avrupa’ya yoğun bir göç varken, diğer şehirlerden de Iğdır’a yerleşenler çoğalmaktadır. Hemen hemen dünyanın her ülkesinde ve her şehrinde bir Iğdırlı aile yaşamaktadır. Ancak bu Iğdırlıların “Iğdır Sevdaları” bitmemekte, imkanlar ölçüsünde Iğdır ziyaret edilmektedir. Çünkü her Iğdırlı, ölenlerinin mezarını ziyaret etmek, doğup büyüdüğü toprakların kokusunu içine çekmek istemektedir. Iğdır’da doğmayanlar da anne babalarından, mutlaka “Iğdır’ın özlemini” duyarak Iğdır’ı merak etmektedirler. Iğdır’da yaşayan Azerilerin % 100’ü Şii’dir. Yani Caferi itikadına göre ibadet etmektedirler. Iğdır’da Caferi itikadına göre yaşamak bir sorun değil. Çünkü sosyal hayat Caferi geleneklerine göre düzenlemiştir. “Ölü Bayramı”, “Navruz Bayramı”, “Hz. Hüseyin’in Matemi”, “ Baca baca”, gibi belirli günler anılırken, çocuklar temel dini ve kültürel bilgileri almaktadırlar. Iğdır’ın dışında yaşayan Azeri Türkleri, bu kadara şanslı değiller…. Çünkü Türkiye’nin okullarında dini bilgiler Hanefi Mezhebi’nin anlayışına göre verilmektedir. Yurt dışında da dini bilgiler konsolosluklar aracılığı ile, ya da Türkiye’den gönderilen din kültürü öğretmenleri aracılığı ile yine “Hanefi Mezhebine” göre verilmektedir. Yaşadığınız apartmandaki insanlarında büyük çoğunluğu “Sünni’dir”. Her halükarda, çocuklarımız “Hanefi Mezhebi’nin” baskısı altında yetişmektedir. Hele okuldaki öğretmen biraz bağnaz ise, ve sizin çocuğunuz biraz dindarsa yandınız… O bağnaz öğretmen, sizi de, çocuğunuzu da, yalan sözleri ile bunaltır…. Peki ne yapalım? Doğru olduğuna inandığımız inancımızı mı değişelim? Yoksa direnelim mi?... İşin püf noktası galiba burada.. İnancınızı değişmek, ya da direnmek… Tabiî ki tercihimiz, direnmektir… Hem de, doğruluğundan şüphemiz olmayan inancımızda direnmek… Neden inancımızın doğruluğundan şüphemiz yok? Bu soruya cevap vermek için ister istemez “Peygamber “ dönemine gitmemiz gerek: Sevgili Peygamberimiz “Veda Haccında” “Gadir-i Hum” denilen yerde, kendisinden sonra yerine vekalet edecek adamın “Hz. Ali “ olduğunu açık bir şekilde söyledi. Buna rağmen, Peygamber ölür ölmez, Ebubekir, Ömer, Osman üçlüsü tarafından sözde bir seçim yapılıp, Hz. Ali devre dışı bırakıldı, halife olarak Ebubekir seçildi.. İşte “Hariciliğin” temeli böyle atıldı. Müslümanlar arasına nifak böyle sokuldu. Peygamber’in vasiyetini dinleyenler, Hz. Ali’yi, Ebubekir, Ömer, Osman üçlüsüne direnmemesi nedeniyle “istenmeyen adam” olarak ilan ettiler. Oysa, Hz. Ali, Müslümanların bölünmesini istemediği için, malum ittifakı içine sindirmişti. “Belki düzelir”,diye beklemişti. Ancak Ebubekir’den sonra her nedense seçim yapılmayarak halifelik Ömer’e, daha sonra da Osman’a geçecekti…. Osman, öldürülüp, halifelik için “Hz. Ali’ye” halifelik teklif edildiğinde, artık yapacak bir şey kalmamıştı… Çaresiz bir şekilde “halifeliği” kabul eden Hz Ali’nin karşısına, Osman’ın amcası oğlu Muaviye çıktı… Peygamber’in dul karısı Ayşe’yi de yanına alarak, Hz. Ali’ye savaş açtı… Cemel Vakası(656) ve Siffin Savaşı’nda(657), Hz. Ali üstün gelmesine rağmen, Hakem Olayı’nda Muaviye’nin hakeminin hilesine boyun eğdi…. Hz. Hamza’nın ciğerini çiğ çiğ yiyen Hind’in oğlu Muaviye, savaş boyunca çeşitli hilelere başvurdu. Kur’an’ın sayfalarını mızrakların başına geçirdi. İçindeki halife olma isteğini söylemeyerek, Osman’ın öldürülmesini bahane edip, etrafına adam topladı. Muaviye’nin hakem olayındaki hilesinden sonra ortaya çıkan “Hariciler” Hz. Ali’yi öldürdüler. Muaviye’nin kötülükleri yüzünden, Peygamber’in soyu tükendi ve binlerce Ehl-i Beyt dostu hunharca öldürüldü. Hz. Hasan’ı Muaviye zehirletti. Yerine geçen oğlu Yezit, 72 masumu öldürdü. Yıllarca, Peygamber’in soyuna, cami minberlerinden küfür edildi. Yezid’in katliamından sadece İmam Zeynel Abidin sakat olduğu için sağ kalabildi. O zamanki geleneklere göre sakat olan erkekler ve kadınlar öldürülmüyordu. Müslümanlar arasına sokulan nifak tohumlarını derinleştirmek için, Peygamber Efendimizi sadece iki yıl tanıyan Ebu Hureyra’nın ağzından 5000 civarında hadis yazdılar.(Bu hadislerin büyük bir bölümü sonradan uydurulmuştur.) Aynı kaynaklar çocukluğundan beri Hz. Peygamber’in yanında yetişen, amcası oğlu, damadı, O’nun uğrunda ölümü göze alabilen Hz. Ali’den, sadece 500 hadisi doğru olarak kabul etmişlerdir. Dört mezhep te (Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli) Emeviler döneminde kurulmuştur…
Yezid’in zulmünden sağ olarak kurtulan İmam Zeynel Abidin’in torunu olan Cafer-i Sadık, babası İmam Muhammed Bakır tarafından iyi bir alim olarak yetiştirildi. Zamanının en bilgin dini alimlerindendi. Sosyal hayatta görülen karışıklıklar Cafer-i Sadık’ın huzurunda çözülürdü. Hanefi Mezhebi’nin kurucusu Nu’man Bin Sabit (İmam Azam) Cafer-i Sadık’ın öğrencisidir. Görüldüğü gibi bir tarafta Peygamber’in Soyu vardır, öbür tarafta Ebu Süfyan’ın soyu.. (Yezid’in dedesidir). Bir taraf, dedesi olan Peygamber’in yolundan çıkmamak için seve seve ölüme gitmektedir. Allah tarafından en çok sevilen, Kur’an’da “habibim” diye hitap edilen, Alemlerin Efendisi Hz. Peygamber’in o mübarek dudakları ile öptüğü Hüseyin’in boynunu kesen kalleş kılıç, öbür tarafın elindedir. Birazcık inancı olan, hangi tarafı seçer? Emeviler döneminde çıkarılan dört mezhebi mi? Yoksa Peygamber’in: “Onlara dost olan benim dostum, onlara düşmanlık eden, benim düşmanımdır.” dediği, Hasanla Hüseyin’nin(Ehl-i Beyt) tarafını mı? Ehl-i Sünnet’e itikadına göre ibadet eden kardeşlerime “inancı yoktur” ya da “inançları batıldır” demem… Diyemem!... Haddimi aşmış olurum. Ama Ehl-i Sünnet din alimlerine sitem etmekteyim. Doğruyu, söylemekten kaçındıklarını düşünmekteyim… Nitekim yıllarca Diyanet İşler Başkanlığı yapmış sayın Süleyman Ateş, emekli olduktan sonra yazmış olduğu kitapta “namazın üç vakitte kılınabileceğini” yazmıştır.. Canlı izlediğim bir TV programında spikerin:”Bu konuyu neden daha önce yazmadınız?” sorusuna :” Ben Kur’an’ı, emekli olduktan sonra tesvir etmeyi öğrendim. Daha önce namazın, üç vakitte kılınabileceğini bilmiyordum!...” diye cevap verdi… Böylesine önemli bir konuyu, bir diyanet işleri başkanının bilmediğini inandırıcı bulmak mümkün değil… Ehli Sünnet inancındaki kardeşlerimizde Hasan ve Hüseyin’in Hz. Peygamber yandaki önemini bilmektedirler. Ancak iş onların hakkını gasp edip, onları öldürenlere geldiğinde, tavırları biraz değişmektedir. Muaviye, Yezit ve onların sülalerinin yaptığı zulümler konuşulduğunda: “ Canım bunlar, o zamanın siyasi olaylarıdır.” Diyerek, Ehli Beyt’e haksızlık yapıldığını kabul etmemektedirler. Ebubekir , Ömer, Osman ve Muaviye “sahabe” olarak kabul edilmekte, Ehli Beyt’e yanlış ve haksızlık yaptıkları düşünülmemektedir. Oysa durum öyle değildir. Ehl-i Beyt’e açık bir haksızlık yapılmıştır. Yapılan haksızlık Peygamber’in kendisinedir, vasiyetinedir, torunlarınadır. “Bunlar siyasi olaylardır” diyerek savunma yapılamaz.
Ama ne yapalım. Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz de tıpkı bizler gibi, dini inançlarını önce ailelerinden, sonra okullarda öğrenirler. İşin tarihçesini de pek bilmezler. Allah’a inanmak için izledikleri en doğru yolun, kendi izledikleri yol olduğunu düşünürler… Bu düşüncelerle yetişen insanların Caferi İtikadine bakış açıları müspet değildir. Konuyu iyi bilen alimlerde konuşmazlar veya konuşturulmazlar… Iğdır dışında yaşayan Caferiler kendilerini ifade edene kadar, akla karayı seçmektedirler. İbadet şekilleri nedeniyle horlandıkları, aşağılandıkları, hatta taciz edildikleri bir gerçektir. Yeteri kadar Dini bilgisi olmayan ailelerin çocukları, Caferi itikadini zaman içerisinde terk etmektedirler. Burada Caferi din alimlerine, sivil toplum kuruluşlarına ve aydınlara büyük görev düşmektedir. Caferilik ve Ehl-i Beyt sevgisi her platformda anlatılmalıdır. Çocuğunu kaybetmek istemeyen anne ve babalar da, kendi ibadet şekillerini çocuklarına öğretmelidirler. Allah ölenlerimizi Ehl-i Beyt’in yanından, kalanlarımızı ise Ehl-i Beyt’in yolundan ayırmasın…
|