VII. AKLÎ DELİLLER : Müt’a nikâhı için “haramdır” diyenlerin aklî ve sosyolojik delillerinin de olduğu inkar edilmez! Onların ileri sürdükleri bu delilleri ise şu şekilde sıralayabiliriz:
1. Müt’a nikâhında talak, iddet, neseb ve miras gibi hukûkî hükümler cereyan etmez. Oysa bunlar normal bir nikâhın hükümlerindendir. Bu bakımdan müt’a meşrû bir evlilik sayılamaz!
(139) 2. Nikâh şehveti teskin etmek için değil; sadece ırz ve namusu korumak ve çoluk-çocuk sahibi olmak için meşrû kılınmıştır. Müt’ada ise çoluk çocuk sahibi olmak diye bir şey yoktur; sırf şehveti teskin vardır! Bu açıdan da müt’a nikâhı meşrû bir nikâh değildir.
(140) 3. Zinada meniyi boşa verip israf etmek vardır ve bu yüzden de “sifâh” adını almıştır. Müt’a nikâhında da durum bundan farksızdır. Dolayısıyla müt’a nikâhı bir tür zina ve sifahtır. Bu bakımdan meşrû olması imkânsızdır!
(141) Abdullah b. Zübeyr, Abdullah b. Ömer, Saîd b. Müseyyeb, Urve b. Zübeyr ile Mekhûl müt’a nikâhına zina ve sifah gözüyle bakanlardan! Hanefîlerden Ebûbekr er-Râzî el-Cessâs bunlara büyük sahâbî Abdullâh b. Abbâs’ı da dahil ediyor ve bu görüşü hararetle savunuyor!
(142) 4. Müt’ada özellikle kadın açısından onur kırıcı, aşağılayıcı bir durum vardır. Namus adeta pazarlık konusu edilmekte ve para karşılığı satılmaktadır!
5. Dâimî (süresiz) nikâhı bir şeyi tümüyle satın alıp mülk edinmeye, müt’a nikâhını da icâra akdine, yani bir süreliğine kiralamaya benzetebiliriz. Zira dâimî nikâhta, meselâ zaman şartı öne sürülemez; satın almada da durum aynıdır. “Şu malı iki aylığına satın alıyorum” denmez. Müt’a nikâhında ise zaman şartı koşma durumu vardır; bu bakımdan “Şu malı iki aylığına kiralıyorum.” demeye benzer. Oysa ırz ve namusun belli bir süreyle kiralanması doğru değildir!
(143) CEVAPLAR Cevap : Özellikle Hanefîlerden
Ebûbekr er-Râzî el-Cessâs’ın bayraktarlığını yaptığı bu sözde aklî delillere sırasıyla cevap vermeye çalışalım:
1. Müt’a nikâhında iddet ve neseb hükümlerinin cârî (geçerli) olduğunu daha önce defalarca izah ettik. Ayrıca, sırf talak ve miras yok diye bu nikâha haram demenin imkansız ve bunun yanlış olduğunu da ortaya koyduk. Çünkü bu sözde aklî gerekçeyi ileri sürenler başta; tüm Ehl-i Sünnet mektebi, “aralarında miras cereyanını kabul etmediği” halde; bir müslüman erkeğin kitap ehli bir kadınla evliliğine izin veriyor! Miras olmadığı halde bu evliliği meşrû kabul ediyor! Bu çelişkinin sebebi ne? Neden bu câiz de öbürü câiz değil!?
Dolayısıyla müt’a nikâhı da meşrû bir nikâhtır ve dâimî nikâhtan en çarpıcı farkı “süreli” olmasıdır. Buna rağmen o da bir evliliktir; kadın o süre içinde bir başka erkekle kesinlikle evlenemez. Bu esnada sadece kocasının eşidir. Çocuk olursa nesebi belli (yani babasına ait) olur. Kadın, evlilik bittiğinde veya kocası öldüğünde iddet bekler. Talaka ise, nikâh zaten süreli olduğu için gerek yok. Bunun neresinde gariplik var!?
Hem Allah ve Rasûlü bu nikâha izin verirken talak ve miras var mıydı? Bu gibi sözde aklî delillerle, Allah ve Rasûlü’nün verdiği hükmü reddetmeye mi çalışıyorsunuz?
2. Nikâhın sırf ırz ve namusu korumak ve çoluk çocuk sahibi olmak için meşrû olduğu; müt’a nikâhında ise böyle bir şey olmadığı için meşrû olmadığı iddiası ne kadar ön yargılı ve ne kadar câhilce bir iddia! Böyle bir “delil”i çıkaran akla şaşmak elden bile değil!
Şimdi söyler misiniz: Bir insan, sırf şehevî arzularını yatıştırmak için dâimî bir nikâhla evlenemez mi? Böyle bir nikâh için “haramdır” diyebilir misiniz? Bu ne biçim mantık, Allah aşkına!? Fakihler (İslâm Hukûku alimleri), evlenmediği takdirde zinaya düşecek bir kimse için; “evlenmesi farzdır / vâcibtir!” demiyor mu?
(144) Onların bu fetvası, sırf şehevî arzuları tatmin için de evlenilebileceği konusunda sizce yeterli değil mi yoksa!?
Bu mantıkla yola çıktığımızda, tamamen kısır olan birisiyle evlenmeye “haram” demek gerekir. Sizce bir erkek tamamen kısır yada çocuk doğurma ihtimali kalmamış bir kadınla, bir kadın da aynı özelliğe sahip bir erkekle evlenemez mi? Buna “haramdır!” diyebilir misiniz!?
Hem “azil = cinsel ilişki esnasında, hamileliği önlemek için meninin dışarı boşaltılması” neden meşrû kılınmış?
(145) Allah'ın Rasûlü (s) buna neden izin vermiş? Nikâhtan ve cinsel ilişkiden maksat mutlaka çoluk çocuk sahibi olmak olsaydı; Allah'ın Rasûlü (s) azle izin verir miydi? Kaldı ki böyle bir durumda, bir kimsenin, Allah uzun ömürler verirse, ömür boyu kaç çocuğu olur!?
Diğer yandan; müt’a nikâhında çoluk çocuk sahibi olmak düşüncesinin bulunmadığını nereden biliyorsunuz? Bu tür iddiaları nereden bulup çıkarıyorsunuz? Bir kimse dâimî nikâhla evli; fakat hiç çocukları olmuyorsa, mutlu bir evlilikleri varsa; üstelik çocuk sahibi olmak için ikinci bir dâimî evliliği göze alamıyorsa; böyle birisi müt’a yoluyla neden çocuk sahibi olamasın!?
3. Zinanın, sırf meniyi boşa vermekten dolayı haram kılındığı iddiası korkunç bir iddia! Yani, meni boşa verilmeyip de çocuk peydahlanırsa; zina “zina” olmaktan çıkacak mı!? Bu ne sarhoşluk ve ne dediğini bilmezlik! Mezhep taassubunun böylesi görülmüş mü? Sırf mezhebi kurtarmak uğruna katlanılanları görüyor musunuz!?
Sizce bir erkeğin, eşiyle sevişirken cinsel ilişkiye girmeden menisi boşalsa; menisini boşa verdiği için haram mı işlemiş olur!?
Az önce de ifade ettiğimiz gibi; azilde de meninin boşa verilmesi var. Öyleyse azil için “caiz değil” mi diyeceksiniz? Arkasından azil yapılacak bir cinsel ilişki için de “zina” benzetmesi mi yapacaksınız? Bu durumda Allah, Rasûlü ve bütün İslam hukuku alimleri size ne der?
Madem “müt’a” zina gibi bir şey; o zaman Allah ve Rasûlü neden ona izin verdi? Neden onun uygulanmasına göz yumdu? Yoksa el-Cessâs gibi “O zaman zina değil idi; sonra zina oldu!”
(146) mu diyeceğiz!? Böyle saçmalık mı olur? Bütün bunlar Allah ve Rasûlü’ne iftirâ değil mi? el-Cessâs, zinanın haramlığının “aklî = çirkinliği akıl ile sabit” olduğunu kabul ettiği halde
(147); aklın çirkin kabul ettiği bir şeye Allah ve Rasûlü’nün izin verdiğini burada nasıl iddia edebiliyor!? Bu ne çelişki ve bu ne sarhoşluk!? Ey el-Cessâs! Bunlar sana hiç yakışıyor mu!? Bütün bu “akıl almaz” yorumların sebebi ne? Mezhebi kurtaralım derken, ne durumlara düştüğünün farkında mısın acaba!? İnsan bunları söylerken haya etmez mi?
* Rivâyetlerden Abdullâh b. Ömer’inkine bir denecek yok. Bu söz gerçekten ona aitse; Allah'ın Rasûlü’ne iftirâ atmış demektir ve bu durum sadece kendisini bağlar.
İbn Zübeyr ile İbn Müseyyeb’e ait rivayetlere de bir diyeceğimiz yok; bunlar onlara uyar ve kimseyi bağlamaz!
İbn Abbâs’a izafe edilen rivâyet ise hem kendisinden gelen en sahih ve en sağlam hadislere ters; hem de isnad bölümünde yer alan “Hâşim oğullarının azadlısı
Ebû İshâq” şahsı ve durumu meçhul birisi!
(148) Dolayısıyla söz konusu rivâyet zayıf ve asılsız!
Hem Abdullâh b. Abbâs, böyle bir söz sarfedecek kadar câhil, Allah ve Rasûlü’nün izin verdiği bir şeye “sifâh” diyecek kadar edepsiz olabilir mi? Siz İbn Abbâs’ı iyi tanıyor musunuz? Asıl İbn Abbâs’ı “câhil” duruma sokup “edepsizliğe” mahkum eden, bu uydurma rivâyetleri ona isnad eden kimseler câhil ve edepsizdir!
Kaldı ki Abdullâh b. Abbâs’tan müt’anın “sifâh” olmadığına dair sahih bir rivâyet de gelmiş bulunuyor.
(149) Urve b. Zübeyr ile Şamlı Mekhûl’e gelince; sözlerini alın duvara çarpın!
4. Müt’a nikâhında madem namus pazarlık konusu ediliyor, madem ki kadının onuru zedeleniyor; o halde Allah ve Rasûlü buna neden izin veriyor!? Allah'ın Rasûlü (s) böyle bir nikâhın uygulanmasına neden göz yumuyor!? Durum böyle olsaydı Allah ve Rasûlü buna izin verir miydi? Bunlar ne biçim iddia? Bu iddiaları öne sürenler, Allah ve Rasûlü’nü ne duruma soktuklarının farkında mıdırlar acaba!? Yoksa “câiz ve helal iken namussuzluk anlamına gelmiyordu, onur kırıcı bir tarafı yoktu. Haram kılındıktan sonra durum değişti!” mi diyeceksiniz!!!?
Oysa, normal nikâhta olduğu gibi, müt’a nikâhında da zorlama yoktur ve her şey karşılıklı rızaya dayalı olarak yapılmaktadır. Buna razı olan bir kadın böyle bir şeyi aklına getirmiyor da size n’oluyor? Hem müt’a nikâhının dâimî nikâhtan en göze çarpan farkı “süreli” olmasıdır. Bunun neresinde onur kırıcı bir şey var! Bir kadınla süreli evlilik onur kırıcı ise, onunla devamlı evlilik de onur kırıcı olmaz mı? Bu nasıl bir akıl ve bu nasıl bir mantık?
Diğer yandan; şayet müt’a nikâhında “ücret” söz konusu olduğu için ırz ve namus pazarlık konusu ediliyor, geçici bir süreyle kiralanmış oluyorsa; bu durum dâimî nikâhta yok mu sizce!? “Mehir” diye bir şey duymadınız mı siz hiç? Bu mantıkla yola çıktığınızda; müt’ada “ücret” olduğu için bir kadın bir süreyle kiralanmış oluyorsa; dâimî nikâhta “mehir” bulunduğu için bir ömür boyu kiralanmış; hatta adeta satın alınmış olmuyor mu? Allah aşkına söyleyin: Sizler aklınızla mı, yoksa duygularınızla mı konuşuyorsunuz!?
Bir kadını, müt’a nikâhıyla evlenmek değil; böyle yobazların ve ne dediğini bilmezlerin sözleri ileri üzer.
5. Dâimî nikâhı “tümden satın almaya”, müt’ayı ise “bir süreyle kiralamaya” benzeten bu yaklaşımı; el-Cessâs dışında kimsede göremedim! Kadını bir eşyaya benzeten, onun onurunu tümden rencide eden bu sözleri; el-Cessâs gibi bir ilim adamına yakıştıramadım doğrusu! Hoş, el-Cessâs bu konuda kendisinden beklemediğimiz pekçok ilginç, akıl ve mantık dışı sözler sarfediyor! Ve bütün bu sözler, bilmem farkında mı, kendi ağırlığını hafifletiyor!
İşte; “aklî ve sosyolojik delil” diye ileri sürülen tüm iddiaların akıl-mantık ürünü olmadığı bütün çıplaklığıyla meydanda. Bunlar tamamen “müt’a zaten haramdır” ön yargısıyla yola çıkılmış, bütünüyle duygu ve his kokan yaklaşımlardır. Bunlar ortaya konurken, farkındaysanız, Allah ve Rasûlü’nün konumu tümden unutulmuştur! O halde akıl ve mantık değil, his ve taassup kokan bu sözleri “aklî delil” diye ileri sürmek, cidden ayıptır!
Bu türden korkunç ve akıl-mantık dışı iddiaların temelinde, hiç kuşku yok,
{Bir konuda ayet yada hadisler, alimlerimizin görüş ve ictihadlarına ters düşüyorsa; alimlerimizin görüş ve ictihadlarını alır, ayet ve hadislerin neshedildiği yada bir şekilde yorumlandığı kanâatine varırız!
}(150) sakat mantığı yatıyor
Oysa Allah (c) şöyle buyuruyor:
{Allah ve Rasûlü bir konuyu hükme bağladığı zaman, iman sahibi ne bir erkek ve ne de bir kadın için, kendilerine ait o konuda tercih yapma imkânı yoktur. Kim Allah ve Rasûlü’ne isyân ederse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (151) {Hayır; rabbına yemin olsun ki, onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda senin hükmüne başvurup, sonra da senin verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadıkları ve tam bir teslimiyetle teslim olmadıkları sürece, asla iman edemezler.” (139) bk. el-Cessâs,III,97,98~99; er-Râzî,X,50; es-Sâbûnî,I,458
(140) el-Kâşânî,II,273; Elmalılı,II,1327~1328; es-Sâbûnî,I,459; Vehbe Zuhaylî,IX,58
(141) el-Cessâs,III,97; es-Sâbûnî,I,459; Vehbe Zuhaylî,IX,58
(142) İbn Ebî Şeybe, el-Musannef : müt’a nikâhı bölümü; el-Cessâs,III, 95~97 Bunlardan bazılarının sözleri için bk. s.88~89,91,93
(143) el-Cessâs,III, 102~103
(144) bk. İbn Abdilberr, el-Kâfî:229; İbn Qudâme,VII,334; el-Kâşânî,II, 228; İbn Hümâm,III,187; el-Huraşî, Şerhu Muhtasar’il-Halîl:III,165; İbn Âbidîn,III,6; Bilmen,II,41~44; Davudoğlu,VII,210
(145) İki taraf razı olduktan sonra, azlin caiz olduğunda tam bir ittifak var. bk. Hanefîler = Qâdîhân,III,410; el-Merğînânî,III,400,X, 38; el-Kâşânî,II,334,V,126; İbn Hümâm,III,400; el-Aynî,XVI,396; İbn Âbidîn,III,175; Davudoğlu,VII,338~339 Mâlikîler = İbn Abdilberr, 257; el-Bâcî,IV,142; el-Huraşî,III,225 Şâfiîler = eş-Şîrâzî, et-Tenbîh: 159; en-Nevevî,X,9 Hanbelîler = İbn Qudâme,VIII,133 vd.; İbn’ül-Qayyim,IV,16~18; el-Hıcâvî, el-İqnâ’:III,240 İmâmiyye = Şehîd-i Sânî,II,68; Muhaqqiq el-Hıllî,II,214; Muhaqqiq Fâdıl el-Âbî,II,107; İmam Humeynî,II,242
ayr. bk. eş-Şevkânî,VII,290; Vehbe Zuhaylî,IX,85
(146) el-Cessâs,III,96
(147) el-Cessâs,V,24 ayr. bk. er-Râzî,XX,197~199
* Husün ve
Kubuh aklî midir, şer’î midir? Yani bir şeyin güzel ve çirkin, iyi ve kötü olduğu akıl ile mi bilinir, yoksa şer’î hükümlerle mi? Bu çok detaylı ve kelam ilminin en zevkli ve önemli konularından birisi. Başlıca iki görüş var bu konuda:
1. Aklîdir : Yani bir şeyin iyi yada kötü olduğu akıl ile bilinir. Akıl o şeyin iyi mi, yoksa kötü mü olduğuna karar verebilir. Allah bir şeyi emretmişse; o şey aslında güzel bir şey olduğu için emretmiştir. Bir şeyi de yasaklamışsa; o şey zaten kötü olduğu için yasaklamıştır.
Ehl-i Beyt mektebi, Mu’tezile mektebi ve içlerinde el-Cessâs’ın da yer aldığı; Ehl-i Sünnet mektebinin büyük bir kesimi bu kanaatte. Hiç kuşku yok; doğrusu da bu.
2. Şer’îdir : Yani bir şeyin iyi yada kötü olduğu akıl ile bilinmez. Akıl o şeyin iyi mi, yoksa kötü mü olduğuna karar veremez. Akıl bu işten anlamaz! Bir şey Allah tarafından emredildiği için iyi, yasaklandığı için kötüdür! Yani o şey emredildiği için iyi ve güzel, yasaklandığı için de kötü ve çirkin olmuştur!
Kur’an’ın ruhuna ve akla tamamen aykırı olan bu görüşü ise; Ehl-i Sünnet mektebinin “Eş’arî” ekolü benimsiyor.
Konu hakkında hem kelâm, hem de usûl-ü fıkıh kitaplarının ilgili bölümlerinden yararlanılabilir. Örnek olarak bk. Sadruşşerîa,I,328 vd.; el-Ğazzâlî,I,55 vd., el-İqtisâd:73 vd.; el-Âmidî, el-İhkâm:I,72 vd., el-Ğâye: 233 vd.; Adud el-Îcî, el-Aqâid’ül-Adudiyye:II,209 vd.; el-İsnevî,I,38 vd.; İbn Hümâm,II,89 vd., el-Müsâyera:151 vd.; İbn Abdişşekûr,I,25 vd.; Seyyid Bey, Usûl-ü Fıqh:II,211 vd.; M. Rızâ Muzaffer, Usûl-ü Fıqh:I,195 vd.; Ca’fer Sübhânî,I,231 vd.
el-Cessâs, “O gün zina değildi; sonra zina oldu!” derken; bu konuda kendi çizgisinin dışına çıktığının farkında mıdır; bilmem!
(148) ez-Zehebî,IV,489 İbn Hacer’in “makbul” demesi (et-Taqrîb:II,400); Ebû İshâq üzerindeki sis perdesini kaldırmaya yetmiyor maalesef!
(149) el-Cessâs,III,95; el-Qurtubî,V,132
(150) Oruç ile ilgili bir görüşünden (bk. el-Kâşânî,II,90,100 vb.) dolayı Ebû Yûsuf’a dayandırılan bu sakat yaklaşım, Ebul-Hasen el-Kerhî tarafından “prensip”leştirilmiş, el-Hâdimî (Mecâmi’ul-Haqâiq:305; el-Berîqa:I,86,120,324,III,327,IV,74), İbn Âbidîn (Tenqîh’ul-Fetâvâ’l-Hâmidiyye:II,333), Mahmûd Es’ad (Telhîsu Usûl-i Fıqh:508) vb. son dönem taklidçi Hanefî alimleri tarafından harâretle savunulmuş!
(Konunun genişçe bir münâkaşası için bk. Seyyid Bey, Usûl-ü Fıqh: I, 299~304)
Teorik olarak sayılı kişilerce dile getirilen bu prensip, ne yazık ki, pratikte hemen herkes tarafından kabul görmüş, kitlelere mal olmuş!
(151) Ahzâb sûresi: 36