HUSEYNİ SEVDA!..
Administrator
Üyeyi Alkışla 1706
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 7218
|
 |
« : 27 Nisan 2009 20:16:51 » |
|
BİRLİK NASIL OLUŞUR
Müslümanlar, içerisinde batılın bulunmadığı, hiç bir yolla batılın kendisine sızamayacağı "Ona ne önünden ne de ardından batıl yanaşamaz...”(Fussilet: 42) hiçbir tahrif elinin de ona uzanamayacağı "Şüphe yok ki Kur'ân'ı biz indirdik ve koruyucusu da bizleriz.”(Hicr: 9) mukaddes Kur'ân'ı kerime, onun açıklayıcısı olan Resul-i Ekrem(s.a.a)'in sünnetine ve Ehl-i beyt'e sahiptirler.
Hiçbir şeye muhtaç olmayan tek bir ilaha inanır, Peygamberleri Hz. Muhammed bin Abdullah'ı vahyin emin ve koruyucusu bilir, Kur'ân ve sünnete itaatte bulunur, Ehlibeyt(a.s)in yüce makamını itiraf eder, aym kıbleye yönelerek namaza dururlar. Ayrıca birçok helal ve haram konusunda da ortak görüştedirler. Ama bazı ilmi ve mezhebi ayrıntılarda görüş farklılıklarına varmaları doğal bir hak ve ilmi tartışmaların kaçınılmaz özelliklerindendir. Bundan dolayı, görüş ayrılıklarının hiç bir surette bu ümmetin evlatlarım tefrikaya düşürecek boyutlarda olmaması gerekir.
Peygamber (s.a.a) ve onun Ehl-i beyti'nin bulunmadığı ve şeriat hükümlerinin direk olarak onlardan öğrenilmesinin imkânsız olduğu bir dönemde, şer'i hükümlere onların bize öğrettiği şekliyle ulaşabiliriz. Bu yoldaki tek a-zığımız ise kitap, sünnet ve o yüce insanlardan öğrendiğimiz kurallardır. İşte tam bu noktada Özelliklede sosyal yaşam dairesinin genişlemesi, yeni oluşumlar, ortaya atılan yeni iddialar ve yeni konuların ortaya çıkmasıyla mezheplerin ilmi ve fikhi görüş ayrılıkları şekilleniyor.
Bu durum ilmi bir gerçek olmakla beraber zorunluda olsa içtihad babında kendini gösterir. Çünkü müçtehitlerin tüm "gerçek şer'i hükümleri" eksiksiz olarak elde etmeleri mümkün değildir. İçtihad eden birisi bazen doğru bir hüküm elde ederken bazen de edemez. Müçtehit şer'i kurallar dâhilinde hareket ettiği müddetçe sorumluluk altına girmez, aksine kendisine mükâfat bile var elbette İslam dünyasının önde gelen âlimleri, içtihad kapısının açık olmasını fırsat bilerek, tek kaynak olan Kur'ân ve sünnet ışığında ilmen kabul edilmiş usul dâhilinde yapılacak araştırma ve tartışmalarla bu sorunu genel kural ve başlıklar altında belirleyebilir, yine Kur'ân ve sünnet çerçevesinde taassuptan uzak, yersiz polemiklere girişmeksizin, asılsız fikir ve eğilimlerden kaçınarak, zayıf hadis ve senetsiz rivayetleri gerçeklerinden ayırt edebilir ve söz konusu ihtilafı sorunlarını geride bırakıp tam bir görüş birliğine varabilirler.
Böylesi bir yaklaşım ve yöntem düşünülür veya uygulanırsa bir diğerinin fikirlerini benimsemeseler dahi, en azından birbirlerini hoş karşılar ve tüm bu görüş ayrılıklarına rağmen karşılıklı saygı anlayışla tek bir safta yer alabilirler.
Örnek vermek gerekirse;
Eğer Hanefi mezhebi uleması, İmamiye Şia'sı ve Şafii mezhebi müntesiplerinin, kazanma gücü bulunan şahısların zekâttan yararlanamayacağı veya bedenden kan sız-masıyla abdestin bozulmayacağı fetvalarım içeren ve bunların sahih deliller ile gerçek sünnete uygun olduğu şeklindeki beyanatlarıyla karşılaşırlarsa, her ne kadar kendi mezheplerinde bunun aksi ise de, söz konusu durum herhangi bir sorun yaratmayacaktır.
Aynı şekilde. İmamiye Şia'sı ve Hanbelî mezhebinin namazdaki birinci teşehhüdün vacip olduğuna dair delil göstererek vermiş oldukları fetva, diğer mezheplerce vacip olmamasına rağmen, onların nefret ve hışmına uğrayacağı anlamına da gelmez.
Yine aynı duyarlılıkla hareket edilirse, cemaat namazını farz bilen Hanbelî mezhebine, bu hükmü farz olarak değil de müstehap olarak kabul eden Şia, Şafii, Maliki ve Hanefi mezhepleri tarafından herhangi bir sataşma söz konusu olmayacaktır.
Allah'u Teâla'nm da razı olacağı bu tarz devam ettirilirse, İmamiye Şia'sının, Kur'ân ve sünnetten kâfi deliller göstererek, bu delillere dayandırdığı ve şartlan oranında helal sayılabilecek muta nikahı ve yahut din, can, mal ve haysiyetin korunması için, yapılan araştırmalardan sonra vacip olabilen takiye mevzusu ki, bunların hepside kitap, sünnet, akli delil ve müminlerin yaşantılarına bakılarak kabul edilmiştir, diğer bir mezhep mensubu veya uleması tarafından doğru kabul edilmese bile herhangi bir sorun yaşatmayacaktır. Çünkü bu fetvaların kaynağı ve çıkış noktası İslam ulemasının, kabul ettiği bir kaynaktır.
Kur'an, sünnet ve gerçek temel esaslar göz önünde bulundurularak şer'i hükümler çıkarmak, İslam'ın gerçeklere ulaşabilmek için vesile kılıp, tasvip ettiği ilmi bir konu ve meşru bir yöntemdir. Bütün İslam âlimleri ve araştırmacılarının da, böylesi bir yöntemi esas alarak, bu şiar paralelinde çalışmaları gerekir. Böyle bir tutum sergilemek yüce dinimizin, büyük ilim erbabı şahsiyetleri ve sönmeyen parlak yıldızları tarafından, caiz görülmüştür ve (Dörtten az veya çok gibi bir sınırlamayı) kabul etmemişlerdir. Bu münasebetle çağımızın hür düşünürlerinden "Mısır el- Ezher Üniversitesi" yüksek öğrenim kurulu başkanı değerli alim şeyh Muhammed Şaltut, Şia'nın da hüküm çıkarma konusunda kabul gördüğü kaynaklara dayanarak, dört Ehl-i sünnet mezhebine hitaben yayınlamış olduğu fetvasında İmamiyc şiasının da diğer mezhepler gibi taklit edilmesinin caiz olduğunu belirtmiş ve bu fetvası yine aynı üniversitenin öğretim görevlisi olan Dr. Şeyh Muhammed Fehham tarafından da teyit edilmiştir.
Şeyh Şaltut; Halkın bir kısmı, Müslüman bir şahsın sağlıklı bir şekilde ibadet ve İslam hükümlerini uygulayabilmesi için dört mezhepten birine tabi olması gerektiğini söylüyor. Acaba siz bu konu hakkında ne düşüyorsunuz? Diye kendisine yöneltilen soruya verdiği yanıtla tarihi sayılabilecek fetvasını vermiş oldu: Caferi adıyla meşhur olan Şia'nın oniki imam mezhebi, diğer mezhepler gibi hak ve ona uymak diğer Ehl-i sünnet mezheplerinden birine uymak gibi caizdir."
Evet, eğer bu şekil İslami ve meşru bir üslup ile olayların üzerine gidilir ve bu tarzda bir yaklaşım kullanırsa ve bunda da ısrarlı olunur ise ıslah edici alimler ve bir takım Müslümanlar, ayet ve rivayetlerden yola çıkarak ve hiçbir aykırılık taşımadığı halde kabul edilir bir üslup kullanmalarına rağmen inandıkları "recat"([2]) akidesinden dolayı bu derece rencide edilmezdiler. Yine eğer Allah tarafından da kabul görülen bu yöntem örnek alınırsa Müslüman âlimlerce büyük bir çoğunluğunun ayet ve rivayetlere dayandırıldığı, yöneltilen sorulan incelikle cevaplandıran, şüpheleri bertaraf edip sorunları kökünden çözen "beda"([3]) konusunun böylesi eleştiri ve saldırılara maruz kalmaması gerekirdi. Eğer bazı Müslümanlar, eldeki rivayet ve hadislere uygun olarak "sakaleyn" hadisine inanıyor ve fıkıhta da Peygamber (s.a.a)'in Ehl-i beyt'ini taklit ediyorlar ise beşinci mezhep adı altında onlardan kaçmamak gerekir.
Yüce Allah'ında hoşuna gidecek bu haklı yaklaşımla sevgi ve nefretin ölçüleri belirtilir, usuli ve dini kurallar ile Kur'ân'ı Kerim ve Peygamber(s.a.a)'in sünneti çerçevesinde "Meselelere"([4]) yaklaşılırsa, ümmetin birliği sağlanmış olur ve bu birlik karşısında hiçbir bağnaz düşman tutunamaz.
Bu haklı görüş ile yazmış olduklarımız konunun sadce bir bölümünü oluşturuyor.
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
HÜSEYNİ SEVDA!.. Ateşlere atılırken, İbrahim gibi “Hasbunallahu we ni’mel wekil” zikriyle, Allah’tan başka kimseden yardım istememenin adıdır, Hüseyni Sevda. Karanlık denizlerde Hut’un karnında, Yunus gibi sadece Allah’a el açmanın halidir, Hüseyni Sevda. Nefsine aldanıp ilah olduğunu savunan Firavun ve ordusunu, denize batıran Musa’nın elindeki asa’dır, Hüseyni Sevda. Peygamberlerin hatemi, kainatın efendisi,Allah ’ın habibi Hz. Muhammed (s.a.v)’ın “Ümmeti! Ümmeti” derken, Mübarek gözlerinden dökülen gözyaşlarından bir damladır, Hüseyni Sevda. Kerbela çölünde yalnız… Kerbela çölünde yardımsız… Kerbela çölünde bikes bırakılan İmam Hüseyin’in; “Heyhat mine zillet!.. İslam için öleceksem, ey kılıçlar alın canımı! feryadıdır. Dünya hayatına önem vermeyip, kendini kardeşlerine feda etmenin… İzzet ve şeref ile şehadete kucak açıp, ''Kulli yevmin Aşura kulli erzin kerbela'' diyebilmenin adıdır
|