|
huseyinruhullah
|
 |
« : 14 Aralık 2008 00:00:25 » |
|
İKİNCİ BÖLÜM: EBU'L-FAZL'İL-ABBAS (A.S)'IN FERDİ VE KİŞİSEL ÖZELLİKLERİ BİRİNCİ FASIL: HZ. EBU'L-FAZL (A.S)'IN CİSMİ ÖZELLİKLERİ
Allah'ın inayet ve lütfüdür ki İslam kahramanı Ali'nin canı olan Abbas'ta, şecaat ve şehametle birlikte, zahiri güzellik de doruk noktasındaydı. İmanı, güler yüzlülüğü, çekiciliği, merhametliliği, kerem ve güzel ahlaka sahip olması da babasının yolunu ve yöntemini takip ettiğinin bir göstergesiydi. Abdumenaf'a "Mekke'nin Nuru" ve Peygamberimizin babası Abdullah'a "Harem'in Nuru" dendiği gibi, vücudunda zahiri ve batini güzelliklerin birleştiği Abbas'a da "Ben-i Haşim'in (Haşim oğullarının) Nuru" diye hitap edilmekteydi. Abbas (a.s)'ı görenler şöyle diyor: "Abbas, güzel ve gösterişli idi. Büyük ve cüsseli bir ata bindiğinde ayakları yerde sürünüyordu ve kendisine Haşim oğullarının Nuru diye hitap olunuyordu." Ayrıca, rivayette geldiği gibi hazretin ibadetinden dolayı alnında secde izleri bulunmaktaydı. Bu da yüzündeki nura ve güzelliğe ayrı bir güzellik katıyordu.
İKİNCİ FASIL: ŞECAATİ
Konuya geçmeden önce şecaatin ne demek olduğunu bilmemiz gerekir. Şecaat, nefsani bir olay ve kişinin korkusuzluğunun alametidir. Birinin şecaatli olduğunu anlayabilmek için çarpışmalarındaki konuma dikkat etmek gerekir. Bir kimse, savaş kahramanları etrafını sardığı zaman, kılıçların gölgesini hissettiği an ölümün kendisine doğru geldiğini gördüğünde sarsılır, kaçar ve fırsat kolluyorsa, onun şecaatlikle yakından uzaktan bir ilişkisinin olmadığı anlaşılır. Ama eğer er meydanında kılıçlara doğru ilerliyor, ölüme meydan okuyor ve sanki kılıçlar ondan korkuyormuşçasına saldırıyorsa buna, şecaat yularını eline almış denir. Tarihler bu iki grup insanlarla doludur; şecaatliler taifesi ve korkaklar taifesi… İşte şecaatinden bahsedeceğimiz, şecaat ve şehamet mektebinde yetişmiş, kahramanlık çeşmesinden su içmiş olan bir Kerbela ve bir Hüseyin kahramanı olan Abbas (a.s)'ın şanı, tarihçilerin şahadetine göre Kerbela vakıasından önce bile dillerdeydi. Şöyle ki Ebu'l-Fazl (a.s) Sıffîn savaşında İmam Hüseyin (a.s)'ın kolu konumundaydı ki yapılan hamlede engellenmiş olan su, tekrar İslam ordusuna kazandırılmıştır. Abbas (a.s) Sıffîn savaşına da babası Ali (a.s) ile birlikte katıldı. Muaviye bu savaşta, Müminlerin Emiri Ali (a.s) ve Abbas (a.s) aleyhine çok çalışmıştı. Tarihte anlatılan bazı olaylara veya savaştaki davranış ve hareketlere baktığımızda bu büyük insanın babasından, çok güzel dersler aldığını ve gerçekten de Allah'ın aslanının yavrusu olduğunu müşahede etmekteyiz. Tarihçiler Sıffîn savaşında, Abbas'ın konumunu şöyle yazıyorlar: Muaviye'nin ordusu, suyun önünü alarak Ali (a.s)'ın askerlerinin bu sudan istifade etmesini önlediler. İmamın umumi bir hücum emrinden önce, İslam ordusundan durum ve davranışından bile şecaatli ve kahramanlığı tahmin edilen heybetli birisi yüzü kapalı bir halde ileri çıktı. Biraz ilerleyerek Muaviye'nin ordusu önünde durdu. Ortalığı inleten bir haykırış ile: Sizin en şecaatliniz kimdir? diye bağırdı. Muaviye yüksek bir sesle Ebu Şe'sa'yı çağırarak ona: "Sen Şam halkının en cesur savaşçısısın git ve bu gururlu genci sustur, onun başına gelenler başkalarına ibret olsun" dedi. Ebu Şe'sa ise bunu kabul etmeyerek: "Bütün Şamlılar beni, kahraman kişilerle savaşan biri olarak biliyorlar. Bir kişiyi öldürmek için meydana gitmem bana yakışır mı? Ben, onun işini bitirmesi için çocuklarımdan birini göndereceğim" dedi. Derken Ebu Şe'sa, kendisi gibi kahraman olan çocuklarından birini gönderdi. Bu düşman kahramanı, alnını kaşlarına kadar bir parçayla bağlayan bir gencin karşısına dikildi ve teke tek dövüş başladı. Sonunda gencin darbeleriyle düşman yere yığıldı. Bunu gören Ebu Şe'sa sinirli ve tedirgin bir halde ikinci oğlunu bununla savaşması için gönderdi. Ama çok geçmeden oda kardeşinin akıbetine duçar oldu. Harezmi'nin yazdığına göre Ebu Şe'sa tekebbüründen kaynaklanan bir inatla yedi oğlunu da bu gençle savaşması için gönderdi ama hepsi o kahramanın eliyle doğranıp öldürüldü. Olaylara şahit olan Ebu Şe'sa sinirinden patlayacak bir halde kendisi recez (övücü şiirler) okuyarak gencin önüne dikildi. Ama ne yapmalı ki genç bir zaman sonra onu da aynen çocukları gibi perişan ederek onların yanına gönderdi. Alnını bağlamış olan genç, benimle savaşacak biri yok mu? diye bağırdı. Bunu duyanlar gördüklerinin korku ve vahşetiyle, hayatı ölüme satıp, gencin karşısına çıkma cesaretini bulamamıştılar. Tabi ki dostlar da en az gencin kendisi kadar sevinmiştiler. Zira bu hareket ve kahramanlığı sadece Ali'de görebilmişlerdi… Başka birinin de bu şekilde olması onları düşündürmüştü. Derken genç orduya geri döndü. Ali (a.s) onu yanına çağırarak yüzünden parçayı açtı. Herkes onu tanıyabilmek için can atıp onun kim olduğunu görmek istiyorlardı. Müminlerin Emiri Ali (a.s) onu bağrına basarak yüzünden öptü. Tarihçiler, Abbas (a.s)'ın Sıffîn'de olduğunda yaşının kaç olduğuna dair kesin bir bilgi vermemişlerdir. Yalnız henüz yüzünde tüy bitmeyen bir genç diye tarihe geçmiştir. Ama Allame Hüseyin Nuriye göre Abbas (a.s) Sıffîn savaşına katıldığında on yedi yaşlarındaydı. Yine kardeşi İmam Hasan (a.s)'ın şahadetinde yaklaşık 24 yaşlarında olan Abbas (a.s) kardeşinin pak ve temiz bedeninin İslam ve Peygamber düşmanları tarafından ok yağmuruna tutulduğunu görünce kendisine çok ağır gelmişti. Sabrı taşan Abbas, elini kılıcına atmış ama İmam Hüseyin (a.s) tarafından kardeşleri Hasan (a.s)'ın vasiyetinden dolayı yatıştırılmış ve hırsını içine gömmüş, dini, akidesi ve İmamı uğruna canını vereceği gün ve yeri beklemeğe koyulmuştur. Abbas (a.s)'ın şecaati ve kahramanlığıyla ilgili olayları bu kadarıyla sınırlıyor ve konumuzu Peygamber efendimiz (s.a.a)'den gelen bir hadisle noktalıyoruz:
لو ولدناس ابو طالب کلهم لکانوا شجاعا
"Eğer bütün insanlar Ebu Talib'in soyundan gelseydiler, onların hepsi şecaatli ve kahraman olurlardı." Hz. Abbas'ın Savaş Tekniği Hz. Abbas (a.s)'ın adından da anlaşıldığı gibi Abbas, Araplarda pehlivan meydanlarda aslan gibi saldıran, heybetinden düşmanlarının suratlarını astığı kişi anlamına gelir. Kureyşler Hz. Abbas (a.s)'ın düşmanlarla savaşındaki yiğitliklerini ve tek başına yüzlerce insanı cehenneme göndermesini şöyle sıralıyorlar: 1- Hz. Abbas (a.s) meydanda kendi soyunun pehlivanlarını recez halinde sayıyordu. Bu düşmanın ruhiyesinin zayıflayıp güçsüz hale gelmesinde çok etkili bir şeydir. 2- Ata binmenin ince ayrıntılarını çok iyi biliyordu. 3- Bineğin hareket halinde, belinden arkasına dönüp kendisini arkadan koruyabiliyordu. 4- Elinin hareketini atın hareketiyle aynı ayarda yapıp, böylece kılıcının darbe gücünü geliştirerek her bir darbede bir kişiyi yere serebiliyordu. 5- Hz. Abbas'ın geçmesine engel olmak isteyen atlılar, bir yere yığıldıklarından gerçekte birbirlerine engel oluyorlardı. Bir yerde toplanmaları Hz. Abbas (a.s)'ın daha güzel saldırıp, kılıçla onları tek tek attan yere düşürmesini sağlıyordu. 6- Hz. Abbas (a.s) atını çok süratli sürdüğü halde kılıcının yere düşeceği kadar eğiliyordu. Düşmanına yaklaştığı anda doğrulup darbesini alttan yukarı doğru vuruyordu. Düşman bu fenni bilmediklerinden dolayı her zaman kılıcın havadan geleceği beklentisinde olduklarından siperlerini kafalarının üzerinde tutarlardı. Bundan habersiz olduklarından kafaları kesiliyordu. İSİM VE LAKAPLARI Sekka:
"و يلقب السقاء: لانه استقی الماء لاخيه الحسين عليه السلام يوم الطف
" "Abbas (a.s)'a, kardeşi İmam Hüseyin (a.s) için su talebinde bulunduğundan kendisine "Sekka" denilmiştir." Curmi b. A'la Zubeyir'den o da amcasından şöyle naklediyor: Abbas b. Ali dünyaya geldiğinde ona "Sekka" denildi ve "Ebu Kırba" künyesi verildi." Bab'ul-Hevâic: Hz. Abbas (a.s), düşman İmam Hasan (a.s)'ı terör etme düşüncesinde olduğundan dolayı her zaman kardeşini canı gönülden koruyordu. Hz. Abbas kardeşi İmam Hasan (a.s)'ın şahadetinden sonra da Hz. İmam Hüseyin (a.s) için koruyucu ve hizmetçilik yapıyordu. Hz. Abbas, halkın isteklerini ve hacetlerini İmam Hasan ve İmam Hüseyin (a.s)'a ulaştırdığı ve onlardan gelen emirleri de halka ulaştırdığı için o hazrete "Bab'ul-Hevâic" yani hacetler kapısı denilmiştir. Kamer-i Beni Haşim: Hz. Abbas (a.s) çocukluğunun ilk günlerinden fevkalade güzel ve sevimli bir çocuktu. Onu çocukların hepsinden güzel buluyorlardı. Bu yüzden herkes ona "Kamer-i Beni Haşim" lakabını taktılar. Çünkü Arapların genel örflerinde, fiziki olarak güzel olduğu kadarıyla, cesaretli, yiğit ve korkusuz olup maneviyat güzelliği de olan kimselere "Kamer" yani "Dolunay" unvanı verilirdi. Eğer Arapların bu genel örfünü inceleyecek olursak, Tarihte Haşim'in babası olan Abdumenaf'a dahi "Kamer-i Betha" denilirdi. Peygamber efendimiz (s.a.a)'in babasına bile "Kamer-i Harem" denilmiştir. Bi'setten önce ve sonra rüyasında ayı gördüğünden Ay'ı, Peygamber Efendimizin mübarek vücudu olarak tabir ediyorlardı. Bir gün müminlerin annesi Safiyye (Huyey b. Ahtab'ın kızıydı) rüyasında Ay'ı, Medine'nin göklerinde ve daha sonra ayın onun evine indiğini görür. Yahudi ve zengin birisi olan Safiyye'nin kocası bu rüyayı yorumlatıp anladığında, Safiyye'nin yüzüne yumruklarla darbe indirmişti. Zira artık biliyordu ki, Medine'nin Ay'ı Hz. Muhammed (s.a.a)'dir. Çok geçmeden Safiyye O Hazretin hanımı olacağını anlamıştı… Evet, Safiyye'nin kocası Hayber savaşında Hz. Ali (a.s)'ın eliyle öldürüldü. Safiyye esir oldu, bir müddet sonra serbest bırakıldıktan sonra, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) ile evlendi. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a)'in annesi Amine (a.s) da Hz. Muhammed (s.a.a)'e hamile olduğunda rüya aleminde "Ay" görmüştü ki o anda kayıptan birisi şöyle söylemiş: "Bu kadın hamiledir, rahminde beslediği çocuk, gelecekte bu ümmetin efendisi, önderi olacaktır." Hz. Abbas (a.s)'a da "Kamer-i Beni Haşim" lakabı verilmiştir ki bu lakap onun manevi ve cismi özelliklerini göstermektedir. Saki-yi Teşnekan: Hz. Ebu'l-Fazl'il-Abbas (a.s)'ın bu lakapla lâkaplanması, onun yiğitlik ve fedakarlığından kaynaklanmaktadır. Zira o Kerbela'da İmam Hüseyin (a.s) ve onun yakınlarına su getiriyordu. Düşman Fırat nehrini muhasara altına alarak su götürülmesine engel olmak istedi. Bir çok kez su getirdi. Ama Aşura günü bu kutsal vazifesini yerine getirirken Rabbinin çağrısına "lebbeyk" dedi ve şahadet şerbetini içti. Abd-i Salih: Abd-i Salih "Salih kul" anlamındadır. Anlam olarak Aşura kahramanına en çok yakışan unvanlardan birisidir. Bu unvanı İmam Cafer-i Sadık (a.s) Hz. Ebu'l-Fazl'il-Abbas (a.s)'ın ziyaret namesinde buyurmuştur. Dolayısıyla imamet makamını derk eden birisi için, İmam tarafından birisine böyle bir unvanın verilmesinin ne demek olduğunu, O hazretin ne derece kutsal, şahsiyetli birisi olduğunu anlamak pek de açıktır. Etles: Hz. Ebu'l-Fazl'il-Abbas (a.s)'ın lakaplarından bir de Etles'tir. Etles; şecaatli ve yiğit anlamına gelmektedir. Şehid: Bu unvan da Hz. Ebu'l-Fazl'il-Abbas (a.s)'a verilen unvanlardan birisidir. Şehid-i Kerbela: Bu unvan da, hazretin ziyaret namesinde gelmiştir. Herkes onu "Şehid-i Kerbela" diye anmaktadır. İmam Zeyn'ul-Abidin (a.s), o hazretin şahadetindeki azametini, maneviyat makamındaki parlaklığını ifade eden hadisi şerifinde şöyle buyuruyor: "Amcamız Abbas'ın Allah yanında öyle bir makamı vardır ki, kıyamet günü bütün şehitler ona gıpta edeceklerdir."
KÜNYELERİ Ebu Kırba: Kırba, su kaplarına denilir. "Ebu Kırba" ise bu kapların sahibi anlamına gelmektedir. Arapça dilinde her kim, herhangi bir şeyle çok bulunur ve birlikte olursa, o kelimenin (eşyanın) başına ebu ekleyerek o şahıs anılır. Hz. Abbas (a.s) da Kerbela'da su getirme vazifesini üstlendiği ve su kapları ile su getirdiği için ona "Ebu Kırba" lakabı verilmiştir. Hazret küçüklüğünden beri Arabistan yarım adasında makam ve övgü olarak önemli sayılan "Ebu Kırba" lakabına sahipti. Zira O küçüklüğünden beri su taşıyıp susuzları doyurmak ile meşgul idi. Bu yüzden O'na "Ebu Kırba" denilmiştir. Haşim oğulları Kabe'nin perdeci görevliliğini üstlenmişlerdi. Mekke şimdide olduğu gibi o zamanda da hacıların ve yolcuların uğradığı, konakladıkları mekan idi. Haşim oğulları Kabe'nin perdecileri olduklarından ziyaretçilerin su ihtiyaçlarını karşılıyorlardı. Özellikle Abdulmuttalib zemzem kuyusunu kazmış, Ebu Talib (a.s) ise "Meş'ar'ul-Harem", "Arafat" ve "Mina"nın yollarının kenarında kuyular kazıp sular çıkarmıştı. Bu yüzden Ebu Talib (a.s)'a "Saki-yi Hecic" deniliyordu. Ve hacılar bu sulardan faydalanırlardı. Kısaca tarihe dikkat edilirse Mekke'de su ulaştırma organizasyonunu Haşim oğulları üstlenmiş ve bu işin başkanlığını kendileri yapmışlardı. Hz. Ebu'l-Fazl'il-Abbas (a.s) da bu güzel sünneti devam ettirdiğinden ona "Ebu Sirbe" ve "Sekka" denilmiştir. Ebu'l-Fazl: Bu unvanın Hz. Ebu'l-Fazl'il-Abbas (a.s)'a verilmesi konusunda iki tane yorum yapmak mümkündür. Ebu'l-Fazl denilmesinin sebebi şuydu: Onun Fazl adında bir oğlu vardı. Zira ona Ebu'l-Fazl denildi. Yani Fazl'ın babası anlamındadır. Hz. Abbas (a.s) ahlak ve faziletlerde çok yüce derecelere ulaştığından ve en güzel ahlakı simgeleyen özellikleri gösterdiğinden O'na bu unvan verilmiştir. Yani o faziletlerin babasıdır. Bu güzel ahlaklara sahip olmak isteyenler, mutlaka ondan öğrenmeli ve o kapıyı çalmalıdırlar. Büyük ariflerin hayatına dikkat edilirse, dini meselelerde takıldıklarında, o hazretin kapısını çalmakla rahmet kapılarının yüzlerine açıldığı görülmektedir.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: KERBELA OLAYI BİRİNCİ FASIL: İMAM HÜSEYİN (A.S) İLE HZ. ABBAS (A.S)'IN YEZİD'E BİAT ETMEKTEN KAÇINARAK MEDİNE'DEN ÇIKMALARI
Muaviye cehenneme vasıl olduktan sonra, bütün ısrarlara rağmen İmam Hüseyin (a.s) ve O'nun fedakar fedaisi Abbas (a.s) biat etmekten kaçındılar. Muaviye, Recep ayının 15. günü Hicri 60. yılda, Şam şehrinde öldü. Yezid, babasının öldüğü gün "Havariyyin" denen bir yaylada idi. Ancak babasının ölümünün üçüncü günü onun kabri başına gelebildi. Yezid babasından sonra yeşil sarayda oturarak Şam halkının ziyaret hücumuna uğradı. İşte zamanın şairleri Yezid'in gözüne girebilmek için şiirleri ve kasideler söylemeye başladılar. Onu, değerli ve kerim babasını kaybettiğinden dolayı sabır ve metanete davet ettiler. Zira o, Yezid'e dünyanın şirin, saltanat ve krallığını bırakmıştı. Yezid'in hilafet bayramı meclisindeki törende söylenmiş olan hitabe ve şiirleri, Hacib, "el-Beyan ve't-Teybin" kitabında zikretmiştir. Yezid, bu tören ve toplantılarda yapmış olduğu konuşmalarda, eskiden beri içinde kalmış olan kin ve nefretten bahsetmeğe ve Haşim oğulları ile kanlı mücadeleye girişeceğini anlattı ve halka, kendisinin hak ve haktan yana olduğunu, yakında kendisinin Haşim oğullarından nasıl intikam ve öç alacağını anlattı. Kültürel olarak geri bırakılan, özellikle İslam kültür ve anlayışından yoksun ve hak ile batılı ayırt edemeyen halk da onunla beraber olduğunu kendisinin emriyle her şeyi yapacaklarını dile getirdiler.
Yezid'in İmam Hüseyin (a.s)'dan Biat İstemesi Kendisini başarılı gören Yezid, babası döneminde kendilerine biat etmeyen Ali ve taraftarlarına karşı ayrı bir kin ve nefret duygusu içerisinde harekete başladı. Babası bile Ehl-i Beyt ile huşunet ve zorlukla mukabele etmemesini istediği halde Ali ve evladının halk arasında olan dostluk ve sevgisi onu tedirgin ediyordu, içindeki buğz ve hıyaneti körüklüyordu. Bu dönemlerde İmam Hüseyin (a.s), Hz. Abbas (a.s) ve diğer Ehl-i Beyt Medine'de idiler. Ümeyye oğullarından hilim ve fesahate sahip olan Velid b. Utbe, Medine valisi idi. Muaviye tarafından tayin edilmiş ve Yezid döneminde de görevini sürdürmekteydi. Osman'ın amcası oğlu Mervan b. Hekem de ( Osman'ın aleyhindeki fitnelere de adı karışmıştı) Medine'de bulunmaktaydı. Medine'yi tamamen kendi kontrolünde gören ve saltanatın vermiş olduğu bir sarhoşlukla babasının uyarı ve ikazlarını da dikkate almayan Yezid, Medine valisi Velid'e şöyle bir mektup yazdı: "Allah'ın kullarından biri olan Muaviye, kendisine hilafet ve kudret başarısı verilmiş ve sonunda Allah onu kendisine çağırmıştır. O Allah'ın takdir ve iradesiyle yaşadı ve neticede ölümle buluştu. Ey Velid! Şunu bil ki Allah, Osman b. Avfan'ın kanını Ali yandaşlarından alacaktır. Zira bizler hak tarafı ve adalet peşinde olanlarız! Evet, ey Velid! Benim mektubum eline ulaşır ulaşmaz Medine halkından benim için biat al. Yine Hüseyin b. Ali, Abdullah b. Zübeyr ve Abdullah b. Ömer'den bana Müslümanların halifesi unvanıyla biat etmelerini iste. Elbette onları zorlamalı ve her ne pahasına olursa olsun onlardan biat almalısın. Kim olursa olsun, bana biat etmelidir." Yezid'in mektubu Medine valisine ulaştığında Medineliler, Muaviye'nin ölümünden habersiz idiler. Mektubu alan vali Velid, onu iyice okuyup içeriğinden haberdar olur olmaz Amr b. Osman'ı çağırarak onu Muaviye'nin ölümünden haberdar etti ve hemen hareket edip İmam Hüseyin, Abbas b. Ali, Muhammed b. Hanefiyye ve Abdullah b. Zübeyr'i nerede olurlarsa, bulup kendisine getirmesini emretti. Amr hayret ederek, neden bu kadar acele ettiğini sorunca, Velid sinirlenerek Amr'a şöyle bağırdı: "Görmüyor musun Muaviye ölmüş ve ben bu haberin Medine'de yayılacağından kokuyorum. Zira Hüseyin ve taraftarları halk tarafından ayrı bir muhabbet ve sevgiye sahiptirler. Onlar Muaviye'ye de biat etmemişlerdir. Halk Hüseyin'in, kardeşi Hasan'ın Muaviye'yle antlaşması yüzünden sustuğunu biliyor. Eğer Hüseyin Muaviye'nin öldüğünü duyarsa, kardeşinin ahd ve sözünün de sona ermesi demektir. Dolayısıyla kendisi özgür ve istekli bir şekilde Yezid'in biatine girmeyecek ve onu halife olarak tanımayacaktır ve Medine'de sorun oluşturacaktır. Bir an evvel onlardan biat almam gerekiyor ki Medine halkı biat etmek için bir engelle karşılaşmasın. Eğer onlar biat etmezse, halk da biat etmekte zorluk çıkaracaktır." Bunları duyan Amr, valiyi onaylarcasına kafasını salladı ve şunları ekledi: "Amma şunu bil ki Hüseyin ve kardeşi Abbas'ı getirmek benim için çok zor olacaktır." Amr, bunları aramaya koyuldu ve hiç birini evinde bulamadı. İmam Hüseyin ve Hz. Abbas'ın her zaman olduğu gibi geceleri Resulullah (s.a.a)'in haremini ziyaret etmekte olduğunu haber aldı. Valinin emirlerini ulaştırmak için oraya gitti ve valinin sözlerini İmam Hüseyin (a.s)'a ulaştırdı. İmam Hüseyin (a.s) ise: "Sen git benim kendim Vali ile görüşürüm" diye buyurdu. Bu arada Abdullah b. Zübeyr İmam Hüseyin (a.s)'a dönerek "Bu gecenin vaktinde neden bu kadar alelacele çağırılıyoruz?" diye sordu. İmam Hüseyin (a.s) önceki gün rüyasında Muaviye'nin evinde ateş yandığını ve minberinin yandığını görmüş ve Abdullah'ın sorusunu şöyle yanıtlamıştı: "Bana göre, büyük bir ihtimalle, tağutları olan Muaviye ölmüş ve Velid bizlerden Yezid için biat almak istiyor. Ama şunu bilmelidir ki, bu arzusuna hiçbir zaman ulaşamayacaktır." Yine orda bulunan Abbas (a.s) da bu biatin yapılmayacağını ve İmamın sözlerini onayladı. Abdullah, İmam Hüseyin (a.s)'dan kendisinin vali Velid'i görmeye gidip gitmeyeceğini sordu. İmam Hüseyin (a.s) ise: "Evet gideceğim" diye buyurdu. Abdullah, Velid'in hile ve kurnazlık yapacağını hatırlatınca İmam Hüseyin (a.s) şöyle devam etti: "Ben hiçbir şeyden korkmuyorum" ve kardeşi Abbas'ı çağırarak otuz kişilik silahlı bir grup yanına almasını emretti. Bunların hazır olmasıyla hep beraber o akşam saati Velid'in yanına gittiler. İmam Hüseyin (a.s) yanındakileri dışarıda bırakarak, kendisi yalnız başına Medine valisi Velid'in evine girdi. Meşhur tarihçi -Harezmi- şöyle diyor: İmam Hüseyin (a.s) Velid'in evine gireceği zaman yanındakilere şöyle dedi: "Eğer tehlikeli bir durum baş gösterirse, ben sesimi yükselteceğim ve sizler hemen eve girersiniz." İşte İmam Hüseyin (a.s) elindeki Peygamber'in asası ile Velid'in evine girdi ve Mervan b. Hekem de valinin yanındaydı. Şüphesiz Velid, Mervan'ı da çağırtarak vuku bulan olay hakkında İmam Hüseyin (a.s) ile dostlarının Yezid'e biat etmeleri sorununu halletmek hususunda yardım almaktaydı. Halbuki Muaviye ölümünden önce bunların biati hakkında zorluk çıkarılmaması ve fazla üzerlerine gidilmemesini istemişti.
İmam Hüseyin (a.s)'ın Biatten Kaçınması İmam Hüseyin (a.s) Velid'in evine girdi. Meclis resmiyete kavuştuğunda Velid, Muaviye'nin ölüm haberini verdi ve açık ve net bir şekilde İmam Hüseyin (a.s)'dan Yezid'e biat etmesini istedi. Ama İmam Hüseyin (a.s) sözü uzatmadan şöyle buyurdu: "Benim gibi birisinin gizlide biat etmesi doğru değildir. Halkın tamamını biate davet ederken beni de çağırırsın. Çünkü böyle biatin başka hükmü de vardır." Velid ise İmam Hüseyin (a.s)'ın halkla da olsa Yezid'e biat etmeyeceğini bildiği halde çaresiz bu öneriyi kabullenmek zorunda kaldı ve şöyle dedi: "Bu güzel bir iştir ve bu işi seçmen de kendi üzerinedir." Artık oradan ayrılmak için ayağa kalktığında Mervan Velid'e şöyle dedi: "Yazıklar olsun sana! Hüseyin buradan ayrılırsa artık hiçbir zaman biat etmeyecektir. Artık böyle bir ortam da bulamayacaksın, sonunda işiniz ölüp öldürmeye çekecektir. Müminlerin Emiri Yezid'in emirlerini uygulamaya başla ve Hüseyin'i biat edinceye dek hapset veya onun başını kes." Bu kötü ve tehdit edici sözleri duyan İmam Hüseyin (a.s) şiddetle sinirlendi ve Mervan b. Hekem'in üzerine yürüyerek şöyle buyurdu: "Ey zina zade, ey Zerka'nın oğlu! Sen mi beni öldürmek istiyorsun, yoksa Velid mi? Bu yalan ve günah bir sözdür." İmam Hüseyin (a.s)'ın sinirlendiğini gören Mervan korkudan titremeğe başladı. Ve İmam (a.s) Velid'e dönerek şunları buyurdu: "Şunu çok iyi bilmelisin ki bizler nübüvvet hanedanı ve risalet madeniyiz. Ve bildiğin gibi Yezid sarhoş ve şarap içen ve günahsız insanların ölümüne sebep olan birisidir. Onun fısk-u fücuru Meşhur ve maruftur. Benim gibi nübüvvet, risalet ve taharet aslı birisi, malum vaziyette olan Yezid'e asla biat etmeyecektir. Dolayısıyla azıcık düşün ki bizim hangimiz İslami hilafete daha layığız?!" Buna karşılık Velid b. Utbe İmam Hüseyin (a.s)'a şiddetli ve tehdit edici bir karşılık verdi. İmam Hüseyin (a.s) ise ona bağırmaya başladı. Dışarıda bekleyen Hz. Abbas İmam Hüseyin (a.s)'ın sesini duyuyordu. Kılıcını kabzasından çıkararak eline aldı ve yanındakilere hazır olmalarını buyurdu. Nöbetçilerin engeline takılmadan içeriye girdiler. Hz. Abbas ve Haşim oğullarının gençleri ki şecaat ve yiğitlikleri Meşhur ve maruftu, İmam Hüseyin (a.s)'ın yanına geldiler. Şiddetli bir şekilde İmam (a.s)'ı korumaya alarak, evden dışarı çıkardılar. Bu olay, Cuma gününün akşamı Recep ayının 27'sinde Hicri 60. yılda vuku buldu. İmam Hüseyin (a.s) biat etmeden ve herhangi bir zarar görmeden Velid'in evinden dışarı çıktı. Taberi şöyle yazıyor: İmam Hüseyin, Hz. Abbas ve silahlı adamları evi terk ettiklerinde Mervan-ı Hekem Velid'e dönerek: "Benim önerimi kabullenmedin ve önemli bir fırsatı kaçırdın. Halbuki onu tutuklayarak katledebilir veya işini bitirebilirdin. Artık bilmelisin ki ona bir daha ulaşamayacak ve biat için fırsat bulamayacaksın." Velid ise şöyle cevap verdi: "Ey Mervan! Nasihati kendine ayır. Zira senin nasihatin dinimin yok olmasıyla tamamlanıyordu. Acaba Hüseyin'i, Yezid'e biat etmiyor bahanesiyle öldürmem mümkün müdür? Şunu bilmelisin ki, Hüseyin'in kanını döken biri kıyamet günü ağır bir günah yükü ile gelecektir. Allah'ın lütfünden mahrum olacak, günah ve kötülüklerden temizlenmeyecek ve Allah'ın elemli azabına duçar olacaktır. Böylece Medine hakimi İmam Hüseyin'den Yezid'e biat almakta muvaffak olamamıştı. Ertesi gün Mervan İmam Hüseyin (a.s) ile görüştü ve uzun bir söyleşi ardından İmam (a.s)'ı Yezid'e biat etmesi için ikna etmeye çalıştı. Hatta onu Yezid'den gelebilecek huşunetle tehdit etti ve korkuttu. Ama İmam Hüseyin (a.s) şiddetli bir şekilde Medine'de son sözünü şöyle vurguladı:
علی الاسلام اذا بلبيةالامة براع مثل يزيد
"Ey Mervan! Şunu bil ki, eğer İslam ümmeti Yezid gibi bir öndere kalırsa artık İslam ile veda edilmeli ve İslami kuralların fatihası okunmalıdır. Evet, ben ceddim Resulullah (s.a.a)'in şöyle buyurduğunu duydum: "Hilafet makamı Ebu Süfyan soyuna haram ve yasaktır. Ve eğer Muaviye'yi benim minberimde oturduğunu görürseniz, onu indirin ve karnını parçalayın." Ama Medine halkı Muaviye'yi Peygamberin minberinde gördüler ve onu indirmediler. İşte şimdi Allah, günahlarından dolayı, Yezid gibi fasık ve günahkar birini onları musallat etti." Mervan'a da bakılırsa onun da dosyası temiz değildi. O, Hekem b. As'ın oğludur. Hekem, İslam'ın mukaddesatına açıkça ihanetinden dolayı Peygamber (s.a.a) onun öldürülmesini caiz kılmıştı. Osman'ın amca oğlu olduğundan Beni Ümeyye'ye hoş görülmeye çalışıyordu. İşte bu Mervan, İmam Hüseyin (a.s)'ın sözlerini duyunca, O'nun şiddet ve hiddetini ve yine Abbas'ın kılıcına iyice sarıldığını ve gazaplı bir şekilde baktığını görünce, oradan ayrılmak zorunda kaldı. Bu olaylardan sonra Muhammed b. Hanefiyye, İmam Hüseyin ve Hz. Abbas'a nasihatlerde bulundu ve Yezid'den gelebilecek tehlikelerin defedilmesi için İmam (a.s)'ın Yezid'e biat etmesini istedi. Ama İmam Hüseyin (a.s) tarihlere ışık tutan şu sözleri buyurdu: "Ey benim kardeşim! Bil ki, yeryüzünde benim için sığınacak, barınacak bir yer dahi kalmamış olsa ve beni savunacak ve destekleyecek birileri olmamış olsa dahi ben hiçbir zaman Yezid'e biat ve itaat etmem." İmam Hüseyin (a.s)'ın yanında olan ve bu olaylara ve önerilere şahit olan Abbas (a.s) üzülüyor, kardeşi ve İmamı olan İmam Hüseyin (a.s)'a dönerek şöyle arz ediyor: "Ben de senin görüşünü destekliyorum, sana itaat ediyorum ve hiçbir zaman senin itaatinden ayrılmayacağım." İmam Hüseyin (a.s) Muhammedi Hanefiyye'ye olan sözlerine şöyle devam etti: "Ben, Allah'ın izniyle Medine'den ayrılıp Mekke'ye gideceğim. Bu yolculuk için kardeşim Abbas ve diğer kardeşlerim, kardeşimin oğulları ve şialarım hazırlandılar. Onların görüş ve düşünceleri benim görüşümdür. Ve sen ey kardeşim, Medine'de kalabilir, benim gözüm olursun, burada olan olayları bana iletirsin." İşte bu haberler, özellikle Hz. Abbas (a.s)'ın kılıç çekmesi, İmam Hüseyin (a.s)'ı hiçbir zarara uğramadan Medine valisinin evinden uzaklaştırılması, Yezid'e ulaşmalı ki, Şam'da şiddetli bir şekilde kabarmaya başlar ve bu olayları sonuçlandırmak ve İmam Hüseyin (a.s) ile Abbas'tan mutlaka biat alınması kararını alır. İmam Hüseyin (a.s) Medine'den Ayrılıyor Hüseyin b. Ali (a.s) kardeşlerini, bacılarını ve ailesini alarak hicri 60. yılın 28 recep akşamı Medine'den ayrılır. Altı günlük bir yolculuktan sonra şaban ayının üçünde Mekke'ye ulaşır. Yaklaşık Zilhicce ayının sekizine kadar orada ikamet ederler. Orada bulunan tanınmış, önemli ve belli başlı kişilerle toplantılar, görüşmeler ve fikir alış verişinde bulunurlar. Ama İmam Hüseyin ve Hz. Abbas için Allah'ın haremi olan Kabe'nin hürmet ve ehemmiyeti her şeyden daha önemliydi. Çok dikkat ederler ki Kabe'nin yanında onların kanı dökülmesin ve Allah'ın hareminin hürmeti korumuş olsun. İbn-i Abbas şöyle diyor: İmam Hüseyin (a.s) kendisi gibi, Yezid'e biat etmemek için Medine'den Mekke'ye gelen Abdullah b. Zübeyr'e şöyle buyurdu: "Babam Ali şöyle buyuruyordu: "Birileri Mekke'de öldürülürse Kabe'nin ihtiramı yok olmuş olur ve ben o kimse olmak istemiyorum." Yine eğer Mekke şehrinden bir karış dahi olsa dışarıda öldürülmem, onun içinde öldürülmemden daha iyidir. Zira ben biliyorum ki Beni Ümeyye hedefine ulaşmak için nerede olursam olayım bana ulaşacaklardır. Yahudilerin Cumartesi gününe ihtiramsızlık ve Allah'ın emrine tecavüz ettikleri gibi Beni Ümeyye de Allah'ın kanunlarını korumayacak ve bana zulüm ve sitemde bulunacaklardır." İşte İmam Hüseyin (a.s) yaklaşık 125 gün Mekke'de ikamet etmiş ve Allah'ın emin hareminden ayrılmak zorunda kalmıştır. İmam Hüseyin, Hz. Abbas ve beraberlerinde bulunan kişiler (ki yaklaşık 200 kişi civarında idiler) hangi yolda, niçin hareket ettiklerini ve sonuçta Allah yolunda şehit olacaklarını biliyorlardı. Tabi Mekke'de de bazı insanlar İmam Hüseyin ve Hz. Abbas'a, Yezid'le karşı karşıya gelmemeleri için Kufe'ye gitmemelerini tavsiye ediyorlardı ama onlar büyük bir hedef peşindeydiler, o hedefe ulaşmadan rahat edemezlerdi. O hedef, İslam dinini Yezid gibi din tanımazın tahrifinden korumak hedefiydi. Bunun için ne pahasına olursa olsun ona biat etmeyeceklerdi. İmam Hüseyin (a.s)'ın Diğerlerinden Farkı Tarih boyunca Ali taraftarlarının Muaviye ve yandaşlarıyla anlaşmadığı ve her birinin belli başlı hedeflerinin olduğu her aklı salim kişilerce tanınmakta ve yine Hüseyin'in Ali'nin yolunu, Yezid'in de Muaviye'nin yolunu izlediği de yine herkes tarafından bilinmektedir. İşte Hz. Ali (a.s) yolunda olan İmam Hüseyin (a.s) Medine'den ayrılırken bu mukaddes kıyamıyla ilgili olarak hedef ve amaçlarını şöyle açıklıyordu: "Ben ceddimin ümmetini ıslah etmek ve düzeltmek için kıyam ediyorum. Amacım sadece iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmaktır. Yine ceddim Resulullah ve babam Ali'nin gittiği yoldan ilerleme hedefindeyim." İşte İmam Hüseyin (a.s) ve Hz. Abbas (a.s) babalarının gittiği yoldan gitmekte ve Kur'an'ın nurani yolunu takip etmekteydiler. Onlar kendi kıyamlarıyla, şehvet, unvan, refah ve maddi menfaatler peşinde değillerdi, belki bütün yaşayışlarında zulme karşı durmak, fasit ve zalim hakimlerin karşısında durmak ve özellikle onlar için önemli olan şey İslami vazifelerini yerine getirmek ve Allah'ın rıza ve hoşnutluğunu kazanmak idi. Azıcık dikkat edildiğinde görülüyor ki, İmam Hüseyin (a.s) herkesin Mekke'ye geldiği günlerde (ki çok mübarek günlerdir) oradan gözyaşlarıyla ayrılıyor ve şöyle buyuruyordu: رضی الله رضانا اهل البيت, نصبر علی بلائه و يوفينا اجور الصابرين "Biz Ehl-i Beyt, Allah'ın rızasını dikkate almaktayız. Allah'ın razı olduğu şeylere biz de rıza gösterecek ve hoşnut olacağız. Bu yolda bize ulaşacak olan belalara karşı sabırlı olacağız. Allah da sabredenlerin karşılığını mutlaka verecektir." Daha önce de belirttiğimiz gibi İmam Hüseyin (a.s)'ı Irak ve Kufe'ye doğru hareket etmekten alıkoymak isteyenler vardı. Bunlardan birisi de Abdullah b. Cafer idi. Taberi ve İbn-i Esir'in, İmam Cafer Sadık (a.s)'dan naklettiklerine göre, İmam Hüseyin (a.s)'ın hareketinden sonra Abdullah, oğulları Avn ve Muhammed ile gönderdiği mektupta şöyle diyor: "Seni Allah'a and veriyorum ki bu mektubu alır almaz kararından vazgeçip Mekke'ye dön. Zira bu yolculukta sizlerin (sen ve çocuklarının) öldürülmenizden kokuyorum, sen hidayet bayrağı ve müminlerin ümidisin, senin ölümünle Allah'ın nurunun sönmesinden kokuyorum. Hareket etmekte acele etme ki ben de sana ulaşmak için hareket edeceğim."
|