|
huseyinruhullah
|
 |
« : 19 Aralık 2008 00:51:40 » |
|
YİRMİNCİ HİKAYE
VEFASIZ DOSTLAR VE MESUT TALİH
Hasan Bin Muhammed Semerî der:
Ebu Amr-ûl Kazî’nin bir komşusu vardı. Bir zamanlar fakirliğin zorluk ve sıkıntıları onu sarmışken birdenbire eline çok fazla mal geçti ve durumu düzeldi. Öyle bir seviyeye geldi ki zamanın sultanı onun malını yağmalamak istedi.
Ebu Amr-ûl Kazî, o adamla olan komşuluğu münasebetiyle Sultan’ın ona bir şey yapmaması için aracı oldu.
Hasan Bin Muhammed Semerî diyor:
Ben, Kazî ve onun komşusuyla zamanla dost oldum. Aramızda bir samimiyet meydana gelince ona:
_ “Bir zamanki el darlığından nasıl şu anki servete ulaşabildin?” diye sordum,
Önce inkâr etti, bana söylemek istemedi. Ama ısrarım üzerine bana:
_ “Babamdan bana çok fazla servet kaldı. Ben de toy olduğumdan dolayı bir endişem yoktu.O malı dostlar ve arkadaşlarla yiyiyor ve eğleniyorduk. Paraları her türlü yola harcıyorduk.
Aradan pek zaman geçmeden, o büyük servetten geriye hiç bir şey kalmadı. Öyle bir yere ulaştı ki, evin kapı ve pencerelerini satıyor, onunla ekmek yiyiyor ve maişetimi sürdürüyordum.
Satabileceğim bir şey artık kalmadı. Sonunda, annemin dikerek sattığı kumaşla geçinmeye başlayacak bir duruma düştük. Onunla da geçinemeyeceğımız ortadaydı. Durumumuz çok kötüydü. Menfaâtçı dostlar beni çaresiz bırakmış, cehalet beni bedbaht etmişti. Derken annemin el emeğine muhtaç bir hale gelmiştim.
Sıkıntılı olduğum bir gecede yatarken rüyama bir şahıs girerek bana:
_ “Mısır’da zenginlik ve servet senin yüzüne çok kısa zamanda gülecektir” dedi.
Sabahleyin uykudan uyandığımda Ebu Amr-ûl Kazî’nin yanına gittim. Ondan, komşuluk ve daha önce ona yaptığım iyiliklerin hatırı için bana, meşgul olmam için Mısır’da bir iş bulmasını istedim.
Sonunda Mısır’a gittim. Bir müddet geçtiği halde önümde herhangi bir hayır kapısı açılmadı. Bir türlü rahat ve huzur göremedim. Çok zor koşullarda yaşadığım için en son dilencilik yapmaya karar verdim. Onurumun kırılmaması için bu işi gündüzün yapmaya cesaret edemezdim. Geceleyin dilencilik yapmayı düşündüm. Evden çıktım ve bocalaranak gezmeye başladım. Şaşkın şaşkın sokaklarda gezerken önüme bir kaç kişi çıkıp etrafımı sardılar. Yabancı olduğumu farkettiklerinde bana:
_ “Doğru söyle, sen kimsin?” diye sordular. Ben de başımdan geçenleri bir bir anlattım. Ve:
_ “Rüyada, burada benim için hayırlı bir kapının açılacağını gördüm. Fakat burda henüz bir şeye ulaşamadım. Ve şimdi de evlerden dilenmek istiyorum” dedim. Önce inanmadılar, hatta bana bir kaç kırbaç bile vurdular. Ancak söylediklerimin doğru olduğuna dair yemin etmem üzerine benden el çektiler. Onlardan biri:
_ “Ömrümde senin kadar ahmak birini görmemiştim. Bir kaç yıldır rüyada, bir şahsın gelip bana şöyle söylediğini görüyorum; ‘Bağdat’ın falan mahallesinin falan sokağında bahçeli bir ev bulunmaktadır ( verdiği adres, evimin adresiydi). Bahçenin falan yerinde bulunan ağacın altında otuz bin altın dinar gömülüdür” dedi.
Adamdan o adresi duyar duymaz sanki vucudum komple kulak kesildi. Sözlerini pür dikkatle dinlerken dilinden dökülen kelimeler tam da oturduğum evin tarifesiydi. Adam:
_ “Ben bu rüyayı görmeme rağmen asla ona teveccüh etmedim. Ama sen o kadar ahmak birisin ki bir rüya uğuruna kendi vatanından ayrılmış, bu uzun ve uzak olan yolu göze almışsın” diyerek yakındı.
Ben onlara bir şey söylemedim, o geceyi bir mescitte geçirdim. Sabahleyin adamın tarif ettiği adres olan kaldığım eve acilen gittim. Derken o ağacın altına, adamın dediği yere baktığımda aynen o miktarda para buldum. Bunu üzerine Allah û Taâla’yı çokça tesbih ve takdis ettim.[30]
İşte o zamandan sonra mukemmel bir rafaha ve huzura kavuştum. Ama bu farkla, elime geçen bu kadar para ve servetin değerini biliyor ve israftan uzak duruyorum. Başımdan geçenler bana tecrübe oldu; gerçekte samimi olmayan dost ve arkadaşlara parayı sebepsiz harcamamak ve helal olmayan masraflardan el çekmek, vefasız dost ve arkadaşların peşinden gitmemek gerekmektedir.
Elbette benim ilk servetim babamdan kalma bir mirastı ve onun için herhangi bir zahmet çekmemiştim. Ancak mâsum İmamlar’dan birinin şöyle dediğinden habersizdim:
_ “Mal, makam, şöhret, nimet v.s, eğer meşru ve helal yoldan kazanılmışsa hesabı ve sorgusu vardır; ‘onu nerelere ve niçin harcadın?’
Ancak, eğer gayrı meşru ve haram bir yoldan ele geçirilmişse iki sorgusu vardır; ‘1- Niye bu mal için günah işledin? 2- Niye onu gereksiz yere harcadın?’ ”
Şimdilik hem pişmanım hem de ümitvarım. Allah û Taâla’dan beni affetmesini ve başarı ihsan etmesini diliyorum ki bir daha aynı günahlara girmeyeyim.
--------------------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------------------
YİRMİ BİRİNCİ HİKAYE
GÜNAHTAN KORUNMANIN MÜKÂFATI
Bir şahıs hikaye eder:
Ben demirciler çarşısından geçiyordum. Bir demircinin demiri ateşle dolu olan ocakta işlettiğini gördüm. Ama ne göreyim! Demirci, demiri ocağa koyup kızartıyor, maşayla demiri tutması geregirken elini ocağa koyuyor ve kıpkırmızı demiri dışarı çıkarıyordu.
Ben durdum, çok şaşırdım; ‘Bu ne biçim deri, et ve kemiklerdir ki, ateşi bile tanımıyor’ diye hayret ettim. ‘Bu şahıs, elini ocağa nasıl koyuyor ve kıpkırmızı demiri dışarı çıkarıyor da eli hiç yanmıyor? !’ diye söylendim. Sonunda dayanamadım ve ilerledim. Adamın hal - hatırını sorduktan sonra:
_ “Görmekte olduğum bu manzara nedir?” diye sordum.
Aşırı ısrarım üzerine:
_ “Bu durum, Âlevî bir kadının duâsının eseridir. Olayın özeti şudur: “Kıtlık ve kuraklığın hakim olduğu bir yıl yaşadık. Benim buğdayım ve yemeğim vardı. Bir gün Seyyit bir kadın yanıma geldi ve dedi:
_ “Ben Âlevî bir kadınım. Ben ve çocuklarım açız. Bize borçla bir yemek ver”.
Ben onun güzelliğinden çok etkilendim ve ona zina teklifinde bulundum.
Kabul etmedi ve gitti. İkinci defa geldi, ben yine o haram teklifte bulundum. Kabul etmedi ve:
_ “Ben şimdiye kadar kendimi bir haramla kirletmedim” dedi.
Çaresizlikten dolayı üçüncü sefer de gelerek:
_ “Teslim oldum. Fakat bir şartım var; tenha bir yerde olsun. Çünkü benim şerefim var. Yaptıklarımdan kimse haberdar olmasın” dedi.
Ben de kabul edip onu tenha bir yere götürdüm. Âlevî kadın titremeye başladı. Ben:
_ “Ne oldu?” diye sordum.
_ “Ben senden tenha bir yer istedim ve kimsenin görmemesini şart koştum” dedi.
_ “Burası tenha bir yerdir. Burda ben ve senden başka kimse yok” dedim.
_ “Allah'ın her yerde görücü olduğunu ve seni gördüğünü bilmiyor musun? Allah’ın seni şu an görmekte olduğunun farkında mısın?” dedi.[31]
Ben bu acı gerçekle yüz yüze geldiğmde kadına:
_ “Bana yazıklar olsun! Benim aslında titremem gerek” dedim. Nefse sırt çevirerek Âlevî kadına el uzatmaktan vazgeçtim. Benim yüzümü Allah'a çevirdiği için ona çok teşekkür ettim. Ona pirinç, buğday ve taâmdan bir miktar azık verdim. O da bana şöyle duâ etti:
_ “Ateşte yakılmama sebep olacak davranıştan vazgeçtiğin için, Allah ta dünya ve ahiret ateşini sana haram etsin”. O, bu duâyı ettikten sonra dünya ateşi beni yakmıyor.[32]
O, günah işlememenin semeresini bu dünyada gördü.
Halk arasında bilinen bir sözle; bazen insan, yüz yıllık bir yolu bir günde kat’ediyor.
Adam, bir an etkilenip derinden baktığında, çok kısa bir zamanda kıyameti ve Allah'ın âzabını hatırladı. Bu tefekkür, seri ve ani bir şekilde semeresini gösterecek kadar etki yaptı.
Bu kadın bir Seyyitti. Âlimlerimiz ve büyüklerimiz, Seyyitlere ihtiram gösterilmesini ısrarla istemişler. Özellikle mü’min oan Seyyitlere özel bir saygı gösterilmesinin gerekliliğini vurgulamışlar. Zira onlar kendilerini en güzel şekilde muhafaza edebilseler, zaten Allah û Taâla özel bir lütüfla tüm mü’minleri kuşatıcıdır.
--------------------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------------------
YİRMİ İKİNCİ HİKAYE
FEDÂKARLIĞIN NETİCESİ
Malik Dinar anlatır:
Hac yapmak için bir kafileyle beraber Mekke’ye doğru yola çıktık. Kufe’ye vardığımızda hazırlıklarımızı tamamlamak üzere iki-üç gün orda bekledik.
Bu günlerden birinde, bir harabenin yanından geçiyordum. Harabeye giden bir kadın gördüm. Birilerinden gizlenmek ister gibi etrafına bakıyordu. Derken ölü bir tavuğu koltuk altına yerleştirerek harabeden ayrıldı.
Kadın evine ulaşana kadar ben de peşinden gittim.
Kapıyı çaldı. Bir kaç çocuk gelip ona kapıyı açtılar ve:
_ “Anne! Acaba bize bir şey getirdin mi?” diye sordular.
_ “Evet, size bir tavuk getirdim. Şimdi size pişiririm ve sonra yersiniz” dedi.
Bu olanlara hayret ettim. Kadının neden böyle yaptığını merak ettim.
Seyyit olan o kadına seslenerek:
_ “Seni az önce takip ettim. Ölü bir tavuğu aldığını gördüm. Ölmüş olan bir tavuğu yemek te haramdır. Niye böyle yaptın? Ben sebebini öğrenmek istiyorum” diye sordum. O cevaben:
_ “Meselenin hakikatı şudur; bir kaç gündür evde hiç bir şey kalmamış. Komşumuz et pişirmişti. Etin kokusu çocuklarımı mahzun etti. ben de; ‘ölü bir tavuk gibi bir şey dahi bulabilirsem getirip pişirir ve çocuklarımı onunla teskin ederim’ şeklinde karar aldım” dedi.
Ben durumun vehametini idrak ettiğimde, Hacc için ayırmış olduğum takriben on bin dirhem parayı kadına verdim. Onunla kendine ve çocuklarına harcamasını söyledim.
Malik Dinar daha önce Hacc’a gitmişti. Bu seferki gidişi ise müstahaptı. Burada daha acil gördüğü bir hayır yolunda parasını harcayarak Hacc’a gidemedi. Malik, Kufe’de kalıp geçimi için su satmaya başladı.
Hacılar Mekke’ye gittiler. Döndüklerinde Malik onları karşılamaya gitti. Hacılarlarla bir araya geldiğinde:
_ “Sen neden ‘ben gelmiyorum?’ dedin ki. Sen her yerde daha önde görünüyordun. Ne zaman döndün? Biz seni Mina’da ve Arafat’ta gördük” dediler.
_ “Ne tuhaf! Ben Kûfe’deydim” dedi.
Bir adam Malik Dinar’ın yanına gelerek:
_ “Siz Malik Dinar mısınız?” diye sordu.
_ “Evet” dedi.
_ “Bu paralarını al, senin bendeki emanetindir”
_ “Ne parası?”
_ “Bir gün Mina’da biz çadırdayken bir şahıs geldi ve: ‘Kûfe ehlinden misiniz?’ diye sordu. Ben ‘evet’ dediğimde; ‘Kûfe’ye gittğin vakit bu para kesesini Malik Dinar’a ver’ dedi ve ayrıldı.
Malik: “Vallahi bu para benim değildir” dedi.
Malik o paraları alıp saydığında tam olarak on bin dirhem çıktı; derken rüyada birinin ona şöyle söylediğini gördü: “Bu dünyevî bir kazançtır, dünyadaki âmelinin karşılığıdır. Ahiret kazancın da ayrıca muhafaza edilmektedir”.
Allah û Taâla, Malik’in yerine Hacc yapmak üzere bir me’murunu, onun kıllığında görevlendirmişti.
Böylece Malik, Haccını yerine getirerek sevabından mahrum kalmadı. Dostlarının gözleri önünde görülen bu gaybi me’mur Malik sanıldı. Bununla beraber dünyada kaybettiğine, hemen karşılıkta bulunuldu. Zira erdemli bir iş Allah'ın yanında asla kaybolmaz.
Bir çok insan, bu gibi işleri daha fazla ve daha iyi yapmlarına rağmen neden böyle bereketlerden mahrum kalıyorlar?
Çünkü; sadaka, infak, hediye ve fedâkarlık gibi salih âmellerin yerini ve zamanın dakik bir şekilde tesbit etmek gerekir. İşlenen âmelin gayesi olan ihlasın yerini kendini beğenmişlik gibi hastalıklar almamalıdır. Böylece; dünya ve ahirette semersi görülebilsin.
İnsan rastgele fedâkarlık yapmakla değil; bunu nerde, ne zaman, kime ve niçin yapması gerektiğinin bilincinde olmalıdır. Yoksa semeresi görülmez, yahut çok azı görülür.
Çokları vardır ki; malını, makamını, şöhretini ve şerefini veriyor da bunların faydasını göremiyor. Kurân’ın tâbir ettiği şekilde: “Hem dünyada hem de ahirette hüsrandadırlar” .
--------------------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------------------
YİRMİ ÜÇÜNCÜ HİKAYE
GAYBÎ ME’MUR
Bir kaç müslüman, Afrika çöllerinden biri olduğu sanılan bir yerde yolculuk yapıyorlardı. Kurak çölde giderlerken sussuzluk ve sıcaklığın tesiriyle halden düştüler. Onların her biri bir yere düşerek artık ölülümü beklemeye başladılar.
Aniden, beyaz elbiseler giymiş olan yaşlı bir adam onların yanıbaşına geldi ve ‘kalkın su içın’ diye seslendi.
Başlarını kaldırdıklarında, beyaz elbiseler giymiş bir adamın elinde bir su kabının olduğunu gördüler. Onların hepsi içtiler ve kendilerine geldiler. Adama hemen sorduler:
_ “Sen kimsin, ey Allah’ın kulu! Bu çölde gelip imdadımıza yetiştin. Biz sussuzluktan ölmek üzereydik”. Yaşlı adam:
_ “Ben cin taifesinden bir müslümanım. Cinler de insanlar gibi; hem müslüman olanları, hem de kafir olanları vardır. Hem zalim olanları, hem de merhemetli olanları vardır. Ben kendim müslümanım. Ben bizzat kendi kulaklarımla Peygamber (s.a.a)’inden şöyle buyurduğunu işittim:
_”Müslüman, müslümanın kardeşidir. Birbirlerini terk etmemeli ve birbirlerine ihanet etmemelidirler”.[33]
Din kardeşlerimin sıkıntıda olduklarını, onların her birinin bir köşede inlediklerini ve Allah’a yalvarıp yakardıklarını işittim. Sanki biri size su getirmemi emretti” dedi. Sonra gözümüzün önünden ansızın kayboldu.
Bazen insan, dostlardan bir toplulukla yolculuk eder. O dostarın arasından Allah’a âşık birinin olması, tüm cemaâtın emniyette kalmasına sebep olabilir. Zira Allah û Teâla, o ferdin hatırı için diğer fertleri de muhafaza eder veya onları sıkıntılardan kurtarır.
--------------------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------------------
YİRMİ DÖRDÜNCÜ HİKAYE
GENCİN ÖLÜM HABERİ
Rivayetlerin birinde şöyle geçer:
Nebi Davut (a.s) zamanında; Hz. Davut (a.s)’ı çok seven ve kendisiyle devamlı irtibatta olan bir genç vardı. Bu genç, Hz. Davut’un huzuruna her çıktığı vakit, Hz. Davud’un Zebur okuduğunu görüyordu. Genç, bundan çok etkilendiği için diğer işlerini unutarak zamanını orda geçiriyordu.
Hülasa, bir gün ölüm meleği Hz. Davut(a.s)’ı görmeye geldi. Sohbet sırasında gence dikkatle bakınca Hz. Davut (a.s) sordu:
_ “Arkadaşıma neden dikkatle bakıyorsun?”
_ “Gelecek hafta aynen bu günde onun ölüm vaktidir”
_ “Ölüm vakti kesin midir?”
_ “Evet” dedi ve gitti.
Hz. Davut (a.s) bu genci Allah için çok sevdiğinden dolayı epey üzüldü. Gençle ilgilenerek onu teselli etti ve:
_ “Acaba evli misin?” diye sordu. Genç “hayır” deyince Hz. Davut (a.s) kendi kendine, ‘bu genç ömrünün son haftasını yaşıyor ve bekârdır. En iyisi onu evlendiryim de ömrünün son günlerini güzel geçirsin’ dedi.
İsrailoğullarından ihlaslı ve şefkatlı bir adama meseleyi açıklayarak kızını hemen o gece, Allah için, o gençle evlendirmesini istedi. O şerefli adam da hemen itaât ederek kızının yanına gitti. Kız da olumlu yanıt verince evlilik işleri rastgitti ve döğünleri yapıldı.
Bu genç, Hz. Davut(a.s)’ın yanına, yedinci güne kadar da gitmeye devam etti. Son gün Hz. Davut (a.s) gencin ölüm haberini beklediği ve cenazesini kaldırmak üzere hazırlandığı halde bir türlü haber gelmedi. O genç te her zamanki gibi yine geldi ve herhangi bir şeyden söz etmedi.
Derken aradan bir hafta daha geçti ve nihayet Azrâîl geldi. Hz. Davut (a.s):
_ “Neden o genç ölmedi?”
_ “Aslında onun ölüm vakti kesinleşmişti. Fakat; siz, o kız, kızın annesi ve babasıyla öyle bir iş yaptınız ki Allah ta ona bir lütufta bulunmayı hak gördü. Ona gösterdiğiniz o alaka ile, Allah'ın rahmet çeşmelerini onun üstüne akıttınız. Onu muhabbetle kucakladığınızda şöyle bir nida yükseldi:
_ “Biz, sizden daha yüceyiz, Biz de ona rahmet ve muhabbet ediyoruz. Bu yüzden gencin ömrü uzatıldı”[34]
Allah'ın lütfü gencin üstüne aktığında kesinleşmiş olan ölümünü geciktirdi. Muâllak olan ölüm öyle bir ölümdür ki, güzel âmellerle sonraya ertelenir. Akrabaları ziyaret etmek, yoksullara yardım etmek, insanların dertleriyle dertlenmek, hastaları ziyaret etmek, insanları bağışlamak ve gençlerin sorunlarını çözmek gibi âmeller, hemen gelebilecek olan ölümün ve belânın engellenmesine-geciktirilmesine yol açarak tabiî bir şekilde, sonradan dünyadan göç etmeye sebep olabilirler. Nitekim o gencin gençliğinde kesinleşmiş olan alınyazısı te’hir edildi ve Allah'ın dileğiyle eceli tabiî ölümle değiştirildi.
--------------------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------------------
YİRMİ BEŞİNCİ HİKAYE
ONBEŞ YIL ARADAN SONRA FELÇLİ ŞİFA BULDU
Âlevî bir kadın, ayaklarından başlıyarak, yavaş yavaş bütün vucuduna yayılan bir felç hastalığına müptela oldu. Bu felç hastalığı öyle bir duruma geldi ki hasta, kendini sağa – sola çeviremiyor, bu hareket için bile birisinin yardım etmesi gerekiyordu.
Bu kadın, yaklaşık on beş yıl bu halde kaldı. Bu müdette ona bakan bir hizmetçisi vardı. Müptela olduğu hastalığın üzerinden on beş yıl geçince, bir sabahın erken vaktinde uyanırken hastalığının tamamıyla geçtiğini ve selamete kavuştuğunu gördü. Bütün hastalığı bertaraf olmuş; eli, ayağı ve bedeninin diğer âzaları kâmilen iyileşmişlerdi. Kendisi de kuvvet bulmuş ve kimseden yardım almadan işlerini görebilecek duruma gelmişti. Komşuları ve onun durumundan haberdar olan herkes, kendisinin ansızın iyileşmesine hâyret etti. Çünkü; ‘dün akşam bile felçli olan bir şahıs nasıl olur da hemen bu sabah iyileşiyor, zorluk çekmeden diğer insanlar gibi yürüyor, yiyiyor ve diğer işlerini görebiliyor. Bu mu’cizeden başka bir şey olamaz’ diye merak ediyorlardı.
Âlevî kadın, iyileşme şeklini şöyle anlattı:
_ “Benim hizmetçim olan kadın, o gece beni kendi başıma bıraktı. Onun tavırları beni çok fazla üzdü. Kalbim kırıldı, yaşamaktan pişmanlık duydum. Bu yüzden çok ağladım, dertlerimden ve çaresizliğimden dolayı Allah'a yalvarıp yakardım. Ağlayarak:
_ “Artık yaşamak istemiyorum, bu sıkıntılardan kurtulmak için benim canımı al!”dedim. Ağlaya ağlaya uyuyakaldım.
Rüyada üzerimde elbise olmadığı bir halde yere düşmüşken yanıma bir adamın geldiğini gördüm. Ben korkarak:
_ “Ey adam, Allah'tan kork, Resül’ünden utan! Bir namahrem olduğun halde nasıl bana bakabiliyorsun?” dedim. Adam:
_ “Ben senin ceddinim” dedi.
Ben onun İmam Ali (a.s) olduğunu zannediyordum. Ben:
_ “Ya Emirel Mü’minin! Nasıl bir belâ ve mûsibete düccar olduğumu görüyor musun?” dedim. Adam:
_ “Ben senin ceddin Muhemmed’im” dedi. Ben tekrar ağlayarak ona:
_ “Ya Resulüllah! Benim için Allah'tan şifa dile” dedim. Resulüllah (s.a.a)’ın mübarek dudağının hareket ettiğini gördüm, ancak ne dediğini anlayamıyordum. Sonra bana şöyle buyurdu:
_ “Allah'ın adıyla ayağa kalk!”. Ben mübarek elini tutarak:
_ “Nasıl kalkayım” diye sordum. Buyurdular:
_ “Her iki elini de bana uzat!”.
Her iki elimi de uzattım ve her nereye gittiyse ben de onunla gidiyordum. Sonra beni oturttu ve kaldırdı. Bu hareketi üç defa tekrarlayarak üç sefer şöyle buyurdular:
_ “Allah û Taâla sana afiyet verdi ve seni iyileştirdi”. Aynı zamanda bana şunları emretti:
_ “Allah'a şükret, tâkva ve ihlası şiâr edin”.
Ben uyandığımda hâla Hazret (s.a.a)’nin sesi kulağımda yankılanıyordu. Sanki onu yanı başımda hissediyordum. Bana hizmet eden kadını çağırdım. Yine ona bir işim düşmüş sanarak isteksizce davrandı ve bana sert bir şekilde cevap verdi. Bir çıra yakmasını istedim, çünkü ‘az önce rüyamda varlık ve yaradılış nurunu gördüğümü’ söyledim, o da bir çıra yaktı. Ben ilkin ona rüyamı anlattım. O:
_ “İnşaallah, Allah sana şıfa veriyor. Müptela olduğun bu uzun hastalık döneminden kurtuluyorsun” dedi. Elimden tutarak beni ayağa kaldırdı. Hizmetçime yaslanarak biraz yürüdüm ve tekrar oturdum bunu üç kez tekrarladım. Sonunda tek başıma ayağa kalkarak yürümeye başladım. O zamandan beri sözkonusu hastalıktan kurtularak normal yaşamıma geri döndüm. Şu ana kadar kendimde herhangi bir sorun hissetmedim”.
Böylece ağlayan yanık bir kalple Allah'a sığınması, kadının on beş yıllık ömrü olan bu hastalıktan kurtulmasına ve şifa bulmasına sebep oldu.
Deyimlerde geçtiği gibi; bıçak kemiğe dayandığı ve insanın Allah'tan ölümünü istediği bir vakitte bilinmelidir ki, zafer, mânevi bir irtibatın ardından kesin olarak gelir, başarıyla sorunları bertaraf eder. Zaferden sonra nimet takdir edilmeli ve Allah, çokça zikredilmelidir. Zira ilahi lütüfler çok nadir insanlara nasip olmaktadır.
İnsan, nimete sahipken değerini ve kiymetini pek bilmez.Ama nimeti elden kaçırınca feryat etmeye başlar. Kaçırdığı nimetlerden dolayı sürekli Allah'a şikayetlerde bulunur.
Balığın suda nasıl yüzdüğüne bakınız. Sanki, devamlı suda kalacak ve hiç çıkmıyacakmış gibi rahat rahat yüzer. Suyun balık için ne derece önemli bir nimet olduğunu öğrenmek isterseniz, onu kuyruğundan tutup dışarı çıkarın ve yere atın. Görün nasıl da çırpınır! Kısa bir zamanda imdadına yetişmezseniz hareketten düşer, yavaş yavaş ağzını açıp kapatır ve sonunda can verir.
Kendinize bakınız. Nimetlere gark olduğunuzun farkında mısnız? Bunu farketmek istiyorsanız hastanelere ve polikliniklere uğrayın. Karnı ağrıyan, başı ağrıyan, kulağı ağrıyan, apandisinden dolayı ölmek üzre olan hastalara baktığınızda, büyük bir nimet olan iyi bir sağlığa sahip olduğunuzu anlarsınız.
--------------------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------------------
YİRMİ ALTINCI HİKAYE
DERT VE BELANIN DÖNÜŞÜMÜ
‘Beğa’ namıyla bilinen Ebu Faracül Katip anlatır:
Ben bir zamanlar Halep’te[35] oturuyordum. Bütün bedenimin felç olduğu bir hastalığa yakalanmış ve hiç hareket edemiyordum. Hareket etme kabiliyetim kalmadığı için bir köşeye düşmüştüm. Bu hastalık öyle beni eritmiş ve zayıf düşürmüşdü ki bir deri, bir kemik kalmıştı.
Üç yıl boyunca bu vaziyette kaldım. Bütün doktorlar ve hekimler bana ilaç bulmada ve beni iyileştirmede âciz kalmışlardı. Beni hayatımdan ve selametimden ümitsiz etmişlerdi. Bu hastalıktan kurtulmanın hiç bir çıkış yolunu göremiyordum. Artık ben de hayattan ümit kesmiş olarak ölümümü beklemekteydim.
Ebu Farac adında bir dostum vardı, birbirimizi çok seviyorduk. Güçlü bir irtibata sahip olduğumuz için sık sık beni ziyaret etmeye geliyordu. Beni çok sevdiği için, bu yatalak halimi gördüğünde epey ağlayıp sızlıyordu. Ölümümden önce, sanki ölmüşüm gibi matemimi tutuyordu. Beni her gördüğünde gözlerinden yaşlar akar ve sonunda dayanamayıp hüngür hüngür ağlardı.
Ben hastalıktan dolayı zaten çok zayıftım. O dostumun ağlamaları ve sızlamaları da benim acılarımın artmasına ve hastalığımın beni daha çok yıpratmasına sebep oluyordu. Kendi kendime: ‘Uşağımdan, benim adıma Ebu Farac’a şunları söylemesini istiyeceğim; seni eve almamak gibi bir nezaketsizliği gösteremem. Fakat hastalığım, senin ağlamalarınla daha da artıyor. Senin, benim yanımda ölümümden bahsetmen acılarımı artırıyor. Artık o ağlamaları görmeye takatım kalmadı. Beni görmeye gelmek istiyorsan ağlamayı, sızlamayı ve feryat etmeyi bırakmalısın. Gamlarımı ve acılarımı artırmamalısın. Eğer bunları yapamazsan lütfen ziyaretime bir daha gelme ve kendini de boşuna yorma’ dedim.
Henüz söyleceklerimi tam olarak tasarlamamışken Ebu Farac, her günkü gibi tekrar ziyaretime geldi. Gözüm ona iliştiğinde yine rahatsız oldum ve ‘eğer o ağlar ve inlemeye başlarsa ben içimi dökerim’ diye kararımı veriyorken Ebu Farac:
_ “Ey benim dostum! Sana bir müjdem var” dedi.
_ “Ne müjdesi?”
_ “Şöyle bir rüya gördüm: Sıffın şehitlerinin de bulundukları bir mezarlıkta, bir gurup insanla türbeleri ziyaret ediyorduk. Derken bir odanın çevresinde tevaf yapan başka bir gruba ulaştığımızda:
_ “Bu kabir kimindir” diye sordum.
_ “Âmmar Bin Yasir’indir” dediler.
Ben o mezarın içine girdim. Orda; beyaz elbiseler giyimiş, yaraları daha taze, saçları kanlı olan yaşlı bir asker gördüm. Halk, “bu Âmmar Bin Yasir’dir” diyorlardı.
Ben yanına giderek selam verdim, o da selamımı aldı. Halk bir bir soru soruyordu, kendisi de cevaplıyordu. Ben neyi sorayım diye düşünürken aklıma hemen sen geldin. Âmmar’a:
_ “Ey Âmmar! ‘Beğa’ namıyla bilinen Ebu Faracül Katib’i tanıyor musun?” diye sordum.
_ “Evet” dedi.
_ “O, şiddetli bir hastalığa müptela olmuş, üç yıldır tedavi oluyor fakat bir türlü iyileşemiyor” dedim.
_ “Evet, biliyorum” dedi.
_ “Acaba o, şifa bulup iyileşir mi?” diye sordum.
_ “Evet O, hastalıktan kurtulacaktır. Ama senin bir oğlun, yakın bir zamanda aynı hastalığa yakalanacaktır, sen ondan kork!” dedi.
Ben uyanır uyanmaz senin selamete kavuşma haberine sevinirken, oğlumun hastalık haberine de kahroldum. İnşaallah iyileşip Allah'tan selamet bulursun” dedi.
Ebu Farac’ın otuz yaşındaki oğlunun sağlığı tam yerinde olmasına rağmen bir müddet sonra hastalandı ve gün geçtikçe hastalığı şiddetlendi. Nihayet hastalığının dördüncü gününde vefat edip Allah'a kavuştu.
Ben de, selamete kavuşma haberini alınca çok sevindim ve hastalığımın yavaş yavaş etkisini kaybetmeye başladığını hissediyordum. Kısa bir zamanda mükemmel bir sağlığa yeniden kavuştum.
--------------------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------------------
YİRMİ YEDİNCİ HİKAYE
PEYGAMBER HANIMINA İFTİRA
Safvan, Allah Resûlü (s.a.a)’in kervanından geride kalmıştı. Kervana yetişmek için dönerken yolda, derin bir uykuya dalmış olan birini gördü.
Safvan deveden inerek uykudaki kişinin çevresinde dolaştı. Kim olduğunu merak edip bakarken, bunun Hz. Peygamber’in hanımı olan Aişe olduğunu gördü. Safvan şaşırdı ve yüksek sesle şöyle dedi:
“Biz Allah'tan geldik ve yine ona dönücüleriz”
Peygamber (s.a.a)’in eşi bu şekilde, çölde yalnız kalmıştı. Aişe, safvan’ın sesiyle uyandı. Safvan, Aişe’yi kervana ve Hz. Muhammed (s.a.a)’e ulaştırdı. Resülüllah, Aişe’ye:
_ “Niye geride kaldın?” diye sordu. Aişe:
_ “Hareket emrini işittiğim vakit hazırlanmak için kenara çekildim. Çadırıma döndüğümde gerdanlığımı düşürdüğümü anladım ve onu aramaya çıktım. Döndüğümde askerler hareket etmişlerdi. Ben, Safvan’ın sesini işittiğim zamana kadar bir köşeye çekilip yatıyordum” diye cevap verdi.
Dedikoducular, Peygamber (s.a.a)’in eşi hakkında ileri - geri konuşmaya başladılar; ‘Peygamber (s.a.a)’in genç eşi, Safvan’la ilişkilidir’ dediler.
Medine’ye ulaştıklarında, Aişe hastalandı ve yatağa düştü. Böylece bu dedikodularla ilk başta ilgilenemedi. Aişe’nin hastalığı artınca babası olan Ebubekir’in evine gitti. Babasının evinde yirmi gün kaldıktan sonra Hz. Peygamber (s.a.a)’in evine döndü. Bu arada dedikoduların dozu gittikçe artıyordu. Bu dedikoduları duyunca tekrar Hz. Peygamber (s.a.a)’in evinden babasının evine gitti.
Bu dedikoduların üzerinden bir ay geçti. Hz. Peygamber (s.a.a) çok çaresiz kaldı ve Allah'ın elçisi olan Cebrail (a.s)’ı beklemeye başladı.
Hz. Peygamber (s.a.a) bu meselenin tahkiki için hizmetçilerine, Aişe’nin cariyesine ve Hz. Ali (a.s)’a başvurdu. Bunların tümü de, Aişe’nin temiz olduğuna kanaât getirdiler, ‘bu ithama sebep olan bir amelinin bulunmadığını’ söylediler.
Hz. Peygamber (s.a.a) Ebubekir’in evine giderek Aişe’ye: _ “ Eğer böyle bir iş senden meydana gelmişse tövbe et” diye buyurdular. Aişe:
_ “Bir şey yapmadım ki tövbe edeyim. Madem halk ta bana inanmiyor, bana düşen sabretmektir. Ta ki Allah bu vaziyetimi aydınlatsın” dedi.
Derken bir ay geçti ve Allah'ın elçisi geldi. Takriben on ayet getirerek Hz. Muhammed (s.a.a)’i, Aişe’yi ve Safvan’ı temize çıkradı. Böylece Peygamber (s.a.a)’in gönlü yatıştırıldı ve iftiracıların ortaya atmış oldukları dedikoduların asılsız olduğu anlaşıldı. Bu mesele Peygamber (s.a.a)’in zaferiyle aydınlığa kavuştu. “...Neden müslümanlar, yapılan dedikodulara dikkat etmiyorlar? Özellikle zina gibi bir iftirayı tahkik etmek için dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Müslümanlar böyle iftiraları birbirlerine nakletmesinler ve bu gibi dedikoduları tekrarlamasınlar ki kiyamette şiddetli bir azaba düccar olmasınlar...”.[36]
Değerli müslüman okuyucular!
Zahiri surette Aişe, yapılan iftiralar karşısında ilk başta mağlup oldu. Ancak Allah, O’nun imdadına ulaşarak isnat edilen töhmetlerden kendisini temizledi. Peygamber (s.a.a)’in eşini bu asılsız itifiralardan tenzih etti.
Hakikatte olmadığı halde ortaya bir dedikodu atıldığında kendimizi kaybetmemeli ve gerçekte vukubulmuş gibi davranmamalıyız.
Diğer taraftan dedikoducular ve yalancılar şunu iyi bilmelidirler ki, bu işlerinin sonunda, rezillik onları beklemektedir. Ortaya attıkları o iftiralar ve dedikodularla birinin onurunu kirlettiklerinde, bu işin akibetini ve neye yol açacağını bilmelidirler. Gerçi bir kaç gün işleri rast gidebilir ve bu dedikodularıyla eğlenebilirler ama sonunda zafer, gerçeklerin ve hakkın olacaktır. Allah'ın âzabı iftiracıların ve yalancıların üzerinedir.
--------------------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------------------
YİRMİ SEKİZİNCİ HİKAYE
İYİLİĞİN NETİCESİ
Basra şehrinde iki kardeş yaşıyorlardı. Babalarının ölümünden sonra onlara büyük bir servet miras kaldı. Onlar da eşit ve şerî bir şekilde bu serveti kendi aralarında taksim ettiler.
O kardeşlerden biri, parasını çalıştırıp değerlendirerek gün be gün sermayesini artırdı. Böylece bu kardeşin maddî durumu çok iyi bir seviyeye ulaştı. Ama diğer kardeş parasını gereksiz bir şekilde israf etti, savurganlıkla öyle bir hale geldi ki, bu servetinden geride hiç bir şey kalmadı. Derken yoksul ve muhtaç bir duruma dütü.
Bu esnada zengin olan kardeş, ticari bir yoculuğa çıkmaya hazırlanyordu. Fakir düşmüş olan kardeş onun yanına gelerek:
_ “Ben o kadar muhtaç bir duruma düşmüşüm ki bir yerlerde çalışmaya hazırlanmışım. Senin de bu sefer sırasında işçilere ihtiyacın olacak. Beni işçin olarak kabul edersen senin yanında çalışacağım. Böylece beni başkalarının yanında çalışmaya muhtaç etmemiş olursun” dedi.
Zengin olan kardeş, kardeşinin doğru söylediğine inandı ve aklından herhangi bir aldatma ve hile geçmeden kardeşine bir binek ayarladı. Zengin kardeş, bir yol arkadaşı ve kardeşi ile yola koyuldu.
Bir kaç günden sonra, altında su kaynağı bulunan bir dağa ulaştılar. Fakir kardeş:
_ “Burada biraz otursak, yemek yesek ve hayvanlarımız da dinlenseler hiç fena olmaz” dedi.
Zengin hardeş bu isteğini kabul etti. Oraya indiler ve yemek sofrasını kurdular.
Kardeşi ve yol arkadaşları olan şahıs hayvanlara su vermek için ordan ayrıldılar. Yaklaşık bir saate kadar Tacir kardeş yemek yemeden onları bekleyedurdu. Yaklaşık bir saat geçince fakir kardeş tek başına dönerek, öncelikle kaçmasınlar diye ordaki hayvanları bir yerlere bağladı. Tacir:
_ “O şahıs nerde?” diye sorunca kardeşi:
_ “O biraz uzanıp dinlenmek için dağa çekildi, sonra gelir” dedi. Bunu söyledikten hemen sonra eline bir taş geçirerek kardeşine hamle yaptı.
Kardeşi ona:
_ “Ne yapıyorsun?”diye sordu. Fakir kardeş:
_ “Babamızın servetini âdaletsiz bir şekilde taksim ederek onunla ticaret yapacağını, beni kendi yanında işçi olarak çalıştıracağını, benim de hiç bir şey demeyeceğimi, canın istediği her şeyi yapacağını ve kendini elimden sağlam olarak kurtaracağını mı hayal ediyorsun?” dedi ve kardeşini taşlamaya başladı. Zengin kardeşinin ellerini ve ayaklarını yaraladı. Onun üzerine giderek yaralı ellerini ve ayaklarını bağladı. Bıçağını çekti, kardeşini yere yatırdı ve göğsüne çıktı. Derken bıçağını kılıfından çıkarmak istedi. Ama ne mümkün? Bıçak bir türlü çıkmıyordu. Bu sefer diğer eliyle çekmeye çalıştı. Bıçağı çok sert çekmeye çalışırken bıçak birdenbire kılıfından fırlayıp boğazına sapladı. Yere düştü, şiddetle azap çekerek can verdi. Bir müddet sonra bıçağın üzerinde kalan parmaklarının üzerindeki ve avucunun içindeki kanlar kurumuştu.
Tacir kardeşin elleri ve ayakları bağlı, sofra oracıkta serili ve hayvanlar da bağlıydı.
Bu vaziyetinin üstünden bir gün geçtiğnde oraya bir kervan geldi. Fakat bu gelen kafilenin yolu Tacir’in oturduğu yerden gayet uzaktı. Hayvanlar kervanın sesini işittiklerinde gemlerini kopararak kervana doğru kaçmaya başladılar. Kervandaki insanlar gelen bu hayvanları yakalamaya çalışırlarken, hayvanlar bu sefer de Tacir’in bulunduğu mevkiye doğru kaçtılar.
Kafiledeki insanlar da oraya ulaştıklarında mevcut durumu gördüler. Tacir’in ellerini - ayaklarını çözdüler ve ondan kazayı sordular. O da olayı ayrıntılı bir şekilde açıkladı. Hep beraber, Tacir’in yol arkadaşını görmek için peşinden gittiler. Ama maâlesef onu da ırmakta öldürülmüş olarak buldular. Sonra Tacir’in yükünü hayvanlara bindirerek, onu selametle kendi maksadına ulaştırdılar.[37]
Tacir, yapmış olduğu iyiliğin neticesini zor durumdayken gördü. Vefâsız kardeş te kendi amelinin ateşinde yanıp yokoldu.
“Âlemin kılıcı çekilmişse bile
Allah istemezse, hiç bir damar kesemez,”
--------------------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------------------
YİRMİ DOKUZUNCU HİKAYE
BİR RUHANİNİN BORCU
Alim, Müttakî, Merhum Hacı Mirza Muhammed Sadr nakletmişlerdir:
Merhum Ceddim Molla Abdullah Behbehanî, Şeyh Murtaza Ensari’nin öğrencisiydi. Dünyevî hadiselerin etkisiyle çok fazla borca girmişti. Öyle ki bu borcu 500 Tümen ( takriben 20 yıl önce)’e ulaşmıştı. O, üstadının yanına giderek müptela olduğu derdini söyledi. Üstadı biraz düşündükten sonra:
_ “Tebriz’e git. İnşaallah bir kurtuluş yolu bulursun” dedi.
O da harekete geçerek Tebriz’e vardı ve o dönemde Tebriz âlimlerin en meşhur olanlarından biri olan Merhum Cuma İmamı’nın evine gitti.
Merhum Cuma İmamı onunla o kadar ilgilenmedi. O da geceyi Cuma İmamı’n evinin dışında bulunan avlusunda geçirdi. Sabah namazından sonra evin kapısı çalındı. Evin hizmetçisi kapıyı açtığında, kendisini Tebriz’in ticaret reisi olarak tanıtan kişi, Cuma İmamı’nı istedi. Cuma İmamı kapıya çıkarak geliş sebebini sordu. Tüccarların Reisi:
_ “Acaba geçen akşam ilim ehlinden bir kişi size gelmedi mi?” dedi. Cuma İmamı:
_ “Evet. Kutsal Necef Şehri’nden bir ilim adamı geldi. Henüz onunla sohbet etmediğim için kim olduğunu ve niçin geldiğini bilmiyorum” dedi. Tüccarların Reis’i:
_ “Rica ederim, misafirinizi bana tanıtın” dedi. Cuma İmamı:
_ “Sorun yok. O şeyh bu hücrededir” dedi.
Tüccarların Reisi gider, büyük bir hürmetle değerli Şeyh’i kendi evine götürür ve o gün tüccarlardan takriben 50 kişiyi öğle yemeği için davet eder. Öğle yemeğinden sonra:
_ “Ağalar! Geçen gece evde yatıyordum. Rüyada şehir dışına çıktığımı gördüm. Birden o eşsiz mübarek yüzlü Hazreti Emirül Mü’minin(a.s)’ın atlı olarak şehrimize doğru geldiğini gördüm. Koşup mübarek ayaklarını öptüm ve arzettim:
_ “Ey Mevlam! Ne oldu da bizim şehre teşrif ettiniz ve mübarek ayaklarınızla şehrimizi tezyin ettiniz”. İmam (a.s):
_ “Epey borcum var. Borcumu eda etmek için şehrinize geldim” dedi.
Uykudan uyanıp düşüncelere daldım. Rüyamı şöyle tabir ettim: ‘Hazret’in dergahına yakın olan bir kişi borçlu olduğu halde şehrimize gelmiş olmalı! Biraz daha düşündüğümde Mevla’nın dergahına en yakın olanlar Seyyitler ve âlimlerdir dedim. Nereye gideyim de onu bulayım diye arayışa girdim. Eğer ilim ehlidense âlimlerden birinin evine gitmiş olmalıdır’ şeklinde karar kıldım.
Derken sabah namazını eda ederek onu aramaya çıktım. Öncelikle âlimlerin evine, sonra misafirhanelere ve kervansaraylara bakmayı hedeflemiştim. Ama güzel bir tesadüfle önce Cuma İmamı’nın evine gittim ve bu değerli Şeyh’i orada buldum. Böylece bu Zat-ı Âlî, Necef ûlemalarından olup Hazreti Emirül Mü’minin (a.s)’ın yanından (türbesinin) geldiğini anladım. Bizim şehrimize borçlarını eda edebilmek için gelmişlerdir. 500 Tümen’den fazla borcu var. Ben kendim 100 Tümen verdim” dedi. Orda bulunan tüccarlar da kendilerine göre bir miktar para verdiler. Böylece borcundan daha fazla para birikmiş oldu. Şeyh’in borç sorunu kalmadığı gibi, kalan parayla da Necef’te kendine bir ev satın aldı.
Merhum Ayetûllah Sadr şöyle devam eder: _ “Miras olarak bana kalan bu ev hâla mevcuttur”.[38]
Genelde sıkıntıların üstesinden gelebilmek için biraz sabır ve tahammül etmek gerek. Ancak, müsibetlere karşı mücadelede insanın ayakları sarsılır ve istikametini kaybederse, hem kendini harap eder hem de ahiretini rüzgara verir.
Bedenî ve maddî sıkıntılarla çıkmazlar, genelde bir hastalık gibiderler. Örneğin, bazen insan geceleyin sapasağlam olarak yatar, ancak sabahleyin bir hastalığa yakalanmış olarak uyanır. Eğer bu durumda hemen tedavisi için uğraşarak bilgili ve uzman doktorların yanına gider de, uzun sürebilecek iyileşme sürecine tahammül gösterirse, eski sağlığına tekrar kavuşabilir. Fakat hastalandığı gibi ağlar, feryad eder ve inlerse, değil ki hastalığın iyileşmesi, belki durumun daha da kötüye gitmesine sebep olabilir.
--------------------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------------------
OTUZUNCU HİKAYE
YAVRUSU ÖLDÜRÜLEN FİL
Havastan gerçek zühd ehli olan bir kişi ilginç bir hikaye nakleder:
Bir zamanlar dostlardan bir kaç kişi ile gemiye binerek yoculuk ediyorduk. Denizde kopan bir fırtına sebebiyle gemimiz kırıldı. Geminin tahta parçaları yardımıyla kendimizi, üzerinde hayat bulunmayan bir adaya ulaştırdık. Yanımızda bulunan bütün yemeği bir kaç gün içinde yedik. Artık yiyebileceğimiz hiç bir şey kalmayacak bir noktaya geldik.
Helak olacağımıza kanaât ettik. Zira, yiyebileceğiniz hiç bir şey kalmamıştı. Yekdiğerimize:
_ “Geliniz! Eğer bu adadan kurtulabilirsek, mutlaka yerine getirmek üzere herbirimiz ihlasla bir adak sunalım. Şimdi herkes adağını sunsun. Bunu; ya kendi üstüne vacip kılacağı bir ibadet üzerine ya da herhangi bir günah ve mâsiyetten el - etek çekme üzerine kararlaştıralım” dedik.
Herkes adak sunarak kararını bağladı.
Aramızdan biri:
_ “Ben bütün ömrümde şu kadar müddet oruç tutmayı”.
Diğeri:
_ “Günde bir kaç rek’ât namaz kılmayı”.
Üçüncü kişi:
_ “Ben bir kaç defa Hacc’ı yayan olarak tavaf etmeyi”
“üzerimize vacip biliyoruz” şeklinde adaklarını açıkladılar.
Hülasa bütün o dostlar, mâsiyeti terk ve ya ibadeti icra üstüne karar verdiler. Nitekim sıra bana ulaştığında ben bir şey söylemedim.
Onlar:
_ “Sen de bir adak sun!” dediler.
Ben de benzer bir adak sunmak istedim. Ama gayri ihtiyari dilime şu geldi:
_ “Fil etini yemeyeceğim”. Dostlarım:
_ “Şimdi şaka ve espiri zamanı değil. Mûsibetlerle boğuştuğumuz böyle bir halde ne biçim bir adak sunuyorsun?” şeklinde tenkit ettiler. Ben:
_ “Allah'a kasem ederim şaka yapmıyorum ve mizah yapma amacında da değilim. Siz, herbiriniz birer adak sunarken ben de, ‘kendim ne adayabilirim’ diye tefekkür ediyordum. Fakat bu dilek, gayri ihtiyari dilime geldi. Belki, Allah û Taâla bu düşünceyi kalbime attı ve bu cümleyi dilime getirtti ki hikmeti yerine gelsin.
Bir saât geçtikten sonra, kendi aramızda şöyle bir karara vardık. “Her birimiz adanın bir tarafına gidecek ve yemek için bir şeyler bulmaya çalışacak, sonra da oturduğumuz aynı ağaçın altına tekrar dönüp toplanacak”. Yol arkadaşları bir müddet sonra bir fil yavrusunu buldular, onu öldürüp kızarttılar ve açlıktan ölmesinler diye hemen yemeye başladılar.
Benden de, fil yavrusunun etini yememi ve açlıktan kendimi ölüme terk etmememi istediler. “Olur ki Allah bizim için hayırlı bir kapı açar da bu adadan kurtuluruz” dediler. Ben de cevaben:
_ “Fil etini yemeyeceğim diye dilekte bulunduğumu unutunuz mu? Belki bu dileğin hikmeti, açlıktan ölmem gerektiğidir. Her halukarda ben adağımdan caymayacağım ve bu fil yavrusunun etinden yemeyeceğim” dedim.
Dostlarım o etten yediler ve her biri, bir ağacın altında istirhate çekildiler.
Çok geçmeden kükreyen bir fil çıkageldi. Onun kükreyiş sesinden dağların bile sarsıldığını düşünüyorduk. Korkudan hepimiz ölümü gözümüzün önünde görüyorduk. Sığınabileceğimiz herhangi bir yer de yoktu. Herkes nefesini tutup şehadetini getirdi ve günahlarından tövbe ettiler.
Fil bize yaklaştığı vakit yol arkadaşlarımın üstüne tek tek giderek hepsini tepeden tırnağa kadar bir bir kokluyor, yavrusunun kokusunu aldığı her birinin gövdesini ayaklarıyla eziyordu.
Sırayla bütün arkadaşlarımı öldürdükten sonra yanıma geldi. Ben yerde sinmiş bir vaziyette, olanları seyrediyor, Allah'ı tesbih ediyor ve şehadetimi dile getiriyordum.
Fil bana yaklaşınca korkudan kendimi yere attım ve heyecandan can vermek üzereydim. Fil beni kokladı, durdu. Tekrar kokladı, durdu. Bunu bir kaç defa tekrarladı. Halbuki diğerlerini kokladığı gibi öldürüyordu. Son bir kez daha kokladıktan sonra hortomuyla beni havaya kaldırdı. ‘Beni dostlarımdan farklı bir şekilde öldürmek istiyor’ diye düşündüm. Ancak fil, beni sırtına bindirdi. Ben de sırtında oturarak iyice yerleştim. Dengemi sağlam bir şekilde kurduktan sonra fil harekete geçip sürâtle koşmaya başladı. Benim ölümümü geciktirdiği için Allah û Taâla’ya şükrettim. Hayatta kalmaya ümidim giderek arttı. Ancak koşmakta olan filin sürâtinden bütün âzalarım incindiler.
Sabah olunca fil beni yere bıraktı ve yavaş yavaş gözümün önünden uzaklaştı. Ben kurtulduğuma inanamıyordum. Nitekim güneş yükselmeye başladı ve ben kendimi bir anayolda görünce Allah'a çok fazla şükrettim, O’na sayısızca hamdettim.
Yola koyularak, takriben iki fersah yol aldım. Derken büyük bir şehir gördüm. Şehre girdiğimde başımdan geçenleri şehir halkına anlattım. Onlar çok hayret edip bana:
_ “Senin anlattığın yerle bu şehirin arasında bir kaç günlük mesafe var” dediler. Yol yorgunluğumu giderene kadar o şehirde kaldım. Nihayet selamletle kendi vatanıma ve şehrime geri döndüm.
--------------------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------------------
OTUZ BİRİNCİ HİKAYE
SADAKANIN KARŞILIĞI
Yaşlılığın kendisini aciz ve güçsüz bıraktığı bir kadın vardı. İhtiyarlıktan doğan güçsüzlük onu evde oturtmuş ve belini bükmüştü. Bu yaşlı kadının dünyadaki gözü, ümidi ve çok sevdiği tek bir oğlu vardı.
Yaşlı kadının bu oğlunun sefere çıktığı bir zaman geldi. Yolculuğu o kadar uzun sürdü ki, artık annesi döneceğinden ümit kesmişti.
Yaşlı kadın bir gün evin avlusunda oturmuş ve belki oğlu seferden her an döner diye gözünü kapıya dikmişti.
Yaşlı kadın, öğle yemeği için kendine bir parça ekmek hazırladı. Derken bir fakir evin kapısını çaldı, gurbet ve fakirlikten şikayet ederek yaşlı kadından bir yemek istedi.
Yaşlı kadın “gurbet” kelimesini fakirden işittiğinde, gurbette olan oğlunu hatırladı. Tereddüt etmeden önündeki ekmeği fakire; ‘belki gurbette olan oğlunun feryadına da ulaşan birileri olur’ ümidiyle verdi.
O gün yaşlı kadın zorluk ve açlığa tahammül göstererek fakiri doyurdu.
Çok geçmeden oğlu sapasağlam seferden döndü. Ve yaşlı kadının gözü aydınlandı. Yaşlı kadın ondan, ilginç yolculuğunu anlatmasını istedi. Oğlu:
_ “En zorlu hadise ve tehlikeler yolculuğumun sonlarında meydana geldi. Bir gün ben, içinde aslanlar olduklarından dolayı herkesin korktuğu bir korukluktan geçiyordum. Aniden bir aslan koruluktan çıkıp, beni bindiğim attan düşürerek koruluğun içine götürmek istedi. Fakat gömleğim, sanki beni ısırıp götürmesini engelledi. ‘Nasıl böyle oluyor da aslanın keskin dişlerinden amanda kalıyorum’ diye hayretler içerisindeydim. Sonsuz âzamete ve büyüklüğe sahip olan bir şahıs gördüm. O şahıs yanımıza geldi, gömleğimi aslanın agzından çıkarıp beni güzelce yere bıraktı ve silahsız olarak, aslanı sert bir şekilde yere attı. Ona:
_ “Ey köpek, git! Lokma, lokmaya karşı” dedi.
Aslan, o adamın elinden kurtulduğunda sürâtle koşup kayboldu. O adam da ansızın kayboldu.
Ben kısa bir zamanda kendime geldim. Sapasağlam olduğumu hissederek ayağa kalktım. Daha önce birlikte olduğum kafileyi aramaya koyuldum. Onlara ulaştığımda başımdan geçenleri anlatınca çok şaşırdılar. Ben, o adamın aslana; “lokma, lokmaya karşı” demesinin sırrını anlayamadım.
Yaşlı kadın bu kelimeleri duyduğu vakit biraz düşündü ve oğluna o olayın gününü ve saâtini sordu. Derken aydınlandı ki; bu vakit, yaşlı kadının o fakire bir parça ekmek verdiği vakitti.
Yüce Allah o fedâkarlığın mükafatını, arslanın ağzından yaşlı kadının oğlunu kurtararak verdi.
-------------------------------------------------------------------------------- [1] Babası zamanın büyük âlimlerinden olup Nûr köyü sakinlerindendi.
[2] “Herkim Allah'a tevekkül ederse O, ona yeter (Talak: 3).
[3] Fecir Sûresi: 14.
[4] İsra Suresi : 81
[5] Kurtuluş zorluktan sonradır.
[6] “Kurân Bakışında Nehcül Belağa . c .4 sh: 15
[7] “Faracü Bâdeş- Şidde”. Sh: 206 – 9. Hikaye.
[8] Enfal Sûresi: 29.
[9] Açıklama: “ Kurân Kıssaları “adlı kitapta.
[10] “ Hudsazi Der Mekteb-i Kurân” adlı kitaptan.
[11] Faracü Bâ’ de şidde
[12] Bakara: 152.
[13] “Allah’ın masiyetlerinden korunun” (Nehcül Belağa: Kısa Kelimeler-330.)
[14] Bkz: “Çeşm ve Nigah” adlı kitap.
[15] Cuma :8.
[16] Saf : 2.
[17] Yakup (a.s), Yusuf’un ayrılığına 40 yıl ağladı ve gözleri kör oldu.
[18] Bu iki kardeş, aynı anneden olup Yakup’un büyük sevgisi altındaydılar.
[19] Kurân’ı mecit (Yusuf:93-97).
[20] İmam Sadık (a.s)’ın yakın arkadaşlarından biriydi.
[21] “Faracü Bâdeş- Şidde”. Sh: 38 .
[22] Gafir sûresi: 60
[23] Hicr sûresi: 49
[24] “Faracü Bâdeş- Şidde”. Sh: 58
[25] Enâm sûresi: 161
[26] Gafîr Sûresi: 60
[27] “Faracü Bâdeş- Şidde”. Sh: 65
[28] Râd: 24
[29] “Faracü Bâdeş- Şidde”. Sh: 32
[30] “Faracü Bâdeş- Şidde”. Sh: 170
[31] Âlak sûresi: 14.
[32] “Tezkire-i İbni Cüzî”_Seyyitlerin faziletleri bölümü
[33] Usulu-l Kafi.
[34] Biharül Envar, 6. cilt.
[35] Sûriye’nin kuzeyinde şu anki adı Menced olan bir şehirdir.
[36] Nur Sûresi: 12-21. açıklama: “Kıss – ı hayi Kur’an” adlı kitapta. Terc: Mustafa Zamani. Sh: 470-477,
[37] “Faracü Bâdeş- Şidde”. Sh: 321.
|