|
UKAB
|
 |
« : 04 Ocak 2009 16:15:24 » |
|
12. Oturum
SOSYALİZM EKOLÜ ÜZERİNE İNCELEME VE ELEŞTİRİ
Bismillahirrahmanirrahim
"Hamd, bütün varlıkları yaratan, alemlerin Rabbı Allah'a mahsustur. Salat ve selam Allah'ın kulu, Resulü, habibi, seçkin kıldığı, O'nun sırrını koruyan, elçiliğini tebliğ eden efendimiz, peygamberimiz ve mevlamız Ebu'l Kasım Muhammed'e ve onun tertemiz, masum Ehl-i Beyti'ne olsun."
Eûzu billahi min-eş şeytan-ir recîm
(Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah'a sığınırım)
"De ki: Ey kitap ehli! Aramızda ortaklaşa (ölçü ve adil dengeyi sağlayacak) bir kelimeye gelin; (o da): Allah'tan başkasına kulluk etmememiz, hiçbir şeyi O'na ortak koşmamamız ve Allah'ı bırakıp bir kısmımızın bir kısmımızı rabler edinmememizdir."[1]
İnsan-ı kamil konusundaki okullardan biri de sosyalizm ekolüdür. Bu okulda insanlığın kemali ve (kusuru) eksikliği iki şeyde özetlenebilir: Kusur, insanın kişisel istikametlere yönelmesi; kemal ise, toplumsal hedeflere yönelmesidir. Bu, insanın "ben" hissi oldukça kusurlu olacağı ve ancak "ben" ortadan kaldırdığı zaman kamil olacağı anlamına gelmektedir; fakat bu, irfan okulundaki "ben"in yok edilmesiyle aynı manada değildir,
Arifler "ben"in, "O" için yok edilmesini istemektedirler. Yâni, birinci tekil şahıs zamiri olan "ben", üçüncü tekil şahıs zamiri "O"dan maksatları Allah'tır; "ben"in "O"nda yok olması, insanın Allah'da yok olması demektir.
Bu okul, "ben"in kırılması ve yıkılmasına taraftar olması bakımında arifler mektebiyle benzerdir. Ama bu bezerlik "O"nun ortaya çıkması için değildir, belki sadece "ben" zamirinin ortadan kaldırılması bakımındandır. Çünkü sosyalizm okulunda "ben", "biz"in ortaya çıkması için yok edilir. Onlara göre insan-ı kamil, arif olan bir insan değildir; kendi "ben"ini toplumda yok eden bir insandır. O öyle bir insandır ki "ben"i hiç hissetmez, hep "biz"i hisseder.
Başka okulların çoğu bu görüşü kabul etmişler, hatta "ben"i "O"nun ortaya çıkması için yok eden okullar bile. "Biz"in ortaya çıkmasına karşı çıkmamışlar ve "ben"in "biz"e dönüşmesini himaye etmişlerdir.
BU MEKTEBİN GÖRÜŞÜNÜN ÖZETİ
İnsan-ı kamil, "ben"ini "biz"e dönüştürmüş bir insan olarak bilen bu okula göre, hiçbir yerde "ben"e ait bir şey yoktur, "biz"e ait şeyler vardır; bu aidiyyet "biz" olmanın sebebidir.
İnsanlarla ilgili şeylere baktığınız zaman onların iki çeşit olduğunu görürsünüz: Biri, her toplumda bulunan "biz"le ilgili işlerdir. Mesela, acaba Fars dili bizim malımız mı dır? Hayır. "Ben" adı sizin malınız mıdır? Hayır. Onun malı başka birinin midir? Hayır. Fars dili bir toplumundur. Peki, vatan kimindir? Bir kişinin malı değildir, bir toplumun malıdır. Buna benzer her şey, yâni toplumu ilgilendiren her ne varsa bir ferdin değildir ve bunlar fertleri bir yapar.
Biz aynı dili konuştuğumuz için başklarıyla birlikteyiz, yâni dil "biz"e aittir, "ben"e değil. Aynı şekilde vatan da "biz"e aittir, bir kişiye ve şahsa ait değildir. İşte bunun için biz aynı kültüre sahibiz, aynı dine ve aynı gönüle sahibiz. "Biz"le ilgili her şeyin "ben"le alakası yoktur, bir yönü, yoktur; ortak bir yönü vardır, bu, fertleri "biz" yapar.
Öte yandan, özel yönü bulunan fertleri ayrı ayrı ilgilendiren şeyler de vardır: Benim evim, benim param, benim elbisem, benim halım ve benim otomobilim. Benim evim artık sizin değildir, benim malımdır; benim param sizin paranız değildir, bizim paramız da değildir, benim paramdır.
İnsanla ilgili bu tür şeyler özeldir.
Özellikle ilgili olan şeylerin "bencillik" olduğunu söylüyor. "Ben"i ne yapıyor? Kişisel mülkiyet, özel mülkiyet. "Bizi" ne yapıyor? Toplu mülkiyet, ortaklık. Öyleyse insanların kamil olmasının ölçüsü "biz" olmasıdır ve "biz" olmasının ölçüsü de özelliklerin ortadan kalkması ve sosyalizmin, özelliğin yerine geçmesidir.
Onların bir iddiasına göre insanlığın başlangıcında ortaya çıkan toplum, müşterek bir toplum olmuştur. Mülkiyet olmamıştır, "benim yerim", "senin yerin", "benim servetim" ve "senin servetin" söz konusu değildir. Her şey ortaktı. Beşer, bir cennette ve huzur içinde hayat sürmekteydi. Tıpkı eski dinlerin söylediği gibi bizim atamız başlangıçta cennette idi sonra isyan etti. İşte bunun için cennetten kovulmuş ve yeryüzünde yaşamaya mahkum edilmiştir.
Onlara göre bu konu, insanın cennette ortak bir hayat sürdüğünün ve "biz" olarak yaşadığının diğer bir tabiridir. "Ben"yoktu, bir isyandan sonra mahkum oldu ve bu isyan sebebiyle ortak cennetten kovuldu; o isyan kişisel mülkiyetin ortaya çıkmasıdır. Kişisel mülkiyet ortaya çıktığı zaman insan saadet cennetinden kovulmuş, sıkıntılara zorluklara duçar olmuştur, şimdi hala aynı şekilde bedbaht bir hayat sürmektedir.
İnsanın tekrar cennete dönebilmesi için edeceği tövbe, mülkiyetten tövbe etmektir. Eski dinlerin dediği gibi insanın sonra (tekrar) gideceği, öncekinden daha mükemmel ve daha güzel bir cennettir.
İnsan ne zaman bu büyük günahından tövbe eder de ferdi mülkiyet yerine ortaklığı getirirse, işte o zaman tekrar kendi insanlık ve ademiyet makamına ulaşır.
Mülkiyetin ortaya çıkmasının, zulmün ortaya çıkması olduğunu ve zulmün de mülkiyetten kaynaklandığını söylüyorlar. Bunun için (mülkiyetin ortaya çıkmasıyla), "sömüren" ve "sömürülen" ortaya çıktı. İnsan, sömüren ve sömürülen olduğu sürece eksiktir; beşerin arasında bu eşitsizlikler ve seviye farkları bulundukça mesela biri Demavend dağına çıkarken diğer biri de korkunç bir uçuruma düşerse insanlık asla saadet yüzü göremez; saadeti ancak bu farkları ortadan kaldırıp dümdüz bir çöl gibi eşit hale getirdiği zaman görebilir.
Bu beraberlik ve eşitliğin hakim olmasından sonra, kardeşlik ortaya çıkar. İşte o zaman insan, eksik insan değildir, mükemmel insandır.
Demek ki bu okul, insanın kemalini kişisel bağlılıkların kovulmasında ve insanın bütün ihtiyaçlarının ve onun arkasından gelenlerin, örneğin sömürenler ve sömürülenlerin (ki sömürme her iki tarafta binlerce kusur ve eksikliği yaratır, bunlardan biri kin diğeri de hırstır) kökünün kazınmasında görmekte ve insanın kemalinin ancak o zaman ortaya çıkacağını savunmaktadır.
BU MEKTEBİN TEMEL HATASI
"Ben"in "biz"e dönüşme ve "ben"in ortadan kaldırılma gayesi sosyalistlere mahsus bir düşünce değildir. Onlara ait olan, gösterdikleri yoldur ve o da şundan ibaret: "Ben"i ortaya çıkaran özel mülkiyet[2] ve "biz"i ortaya çıkaransa ortak mülkiyettir.[3]
Sosyalistlere şöyle bir cevap verilebilir: Acaba "beni ortaya çıkaran" dediğiniz şey, bir eşyanın mı insana, yoksa insanın mı bir eşyaya bağlı olmasıdır? Esas konu budur. Acaba insanla ilgili bir şey olsa, yâni insan ona sahip olsa ve eşya onun mülkü olsa, bu, "ben yapan"mıdır? Fertler arasına bir sınır mı çeker, bir kale mi inşa eder, birliği mi bozar, yoksa bunun aksi mi olur? İnsanın eşya üzerine mülkiyeti, eşyanın insana bağlı olması "benliğin" kaynağı değildir, konunun tersidir. İnsanın eşyaya sahip olması, eşyanın insan üzerinde mülkiyeti, yâni insanın eşyanın kulu olması bizim ariflerimizin tabiriyle eşyaya gönülden bağlılık "Ben"cil yapar. Para sahibi olmak insanı "ben" yapmaz ve "biz" olmayı ondan almaz, paraya kul olmak insanı "ben"cil yapar ve "biz" olmayı ondan alır.
Sosyalizm mektebi, "ben"ler "biz" olana kadar mülkiyetin ortadan kaldırılması gerektiğini söylüyor. Oysa İslam mektebi, mülkiyeti ortadan kaldır demiyor; insanı, insan yap, insanı iyi terbiye et, insana yüce fikirler ver diyor. Mesela insanın bir eşyaya sahip olduğunu düşünsek, eşya ona ait ise ve bir şeyin kulu değilse o insan özgürdür. Acaba hangi insan "biz"dir? O, manevi özgürlüğünden başka hiçbir şeyi olmayan bir insan mıdır? Eğer bir insanın hiçbir şeyi yoksa "biz"midir? Hayır, buna delil olarak şu gösterilebilir: Bir eşyaya bağlı olmayan, gönlünde bir eşyanın ilgisi bulunmayan bir insanı eşya kendine esir edemez. O hiçbir zaman "ben"cil olamaz. Onda "ben"yoktur ve daima "biz"dir.
Bu durumda her iki tarafa da şöyle örnek veriyorlar:
Biz bazı insanların dünyada eşyaya sahip olduğu halde, onların terbiyelerinin, ahlaklarının onları eşyanın kulu ve kölesi yapmadığını daima görüyoruz;[4] "züht" gerçek manada böyledir. Nehc-ül Belağa'ya göre züht (dünyayı terk etme), dünyadan bağımsız olarak yaşamak ve dünyanın kulu olmamaktır.
HZ. ALİ'YE GÖRE DÜNYA
Hz. Ali şöyle buyuruyor: "Dünya! Seni boşadım, hem de talak-ı selase ile, bu boşanmanın dönüşü yoktur. Ey Dünya! Benden uzak dur! Dünya! Allah'a and olsun ki sana, beni hor ve zebun edesin diye uymam ve teslim olmam!"[5]
Hz. Ali daima dünyanın karşısında, yâni eşyanın karşısında bir isyan ve baş kaldırma durumundaydı. Hiçbir zaman, ruhuna pençe atması için dünyaya müsaade etmedi. "Ben, beni istediğin yere götüresin diye yularımı senin eline vermem" işte bu, tam İslami zühttür, İslami ölçüler doğrultusunda dünyayı terktir. Özgür yaşamak ve kendini dünya nimetlerine satmamaktır.
Hz. Ali yine şöyle buyuruyor:
"Dünya pazarında, iki tür insan vardır: biri kendini satar parasını alır, diğeri de dünyada kendini satın alır ve hür bırakır."[6] Vaktiyle Hz. Ali, kendisinin olan dirhem ve dinarı eline alıp ona bir müddet bakmış ve şöyle buyurmuştur:
"Ey para! Sen avcumda oldukça benim değilsin". Bu, bizim söylediğimizin tam aksidir. Biz, "Para ancak benim cebime girdiği zaman benimdir; elimden çıktığı zaman benim değildir" diyoruz. Oysa Hz. Ali: "Sen benim elimde oldukça benim değilsin" buyuruyor. (Neden) Benim elimde oldukça benim değilsin! Senin malın olmalıyım, senin kölen olmalıyım, seni korumalıyım ki seni harcayayım. Seni korudukça, bekçiliğini yaptıkça sen benim hizmetimde değilsin, benim malım değilsin, çünkü ben senin hizmetindeyim ve ben senin malın olmuşum.
Hz. Ali bir kasabın önünden geçerken, kasap Hz. Ali'yi görünce:
"Bugün pek güzel etler getirdim, arzu ederseniz buyurun alın" dedi.
Hz. Ali:
"Param yok" buyurunca, kasap:
"Onun parası için sabrederim" dedi.
Hz. Ali:
"Ben kendi karnıma sabretmesini söylerim, neden senden et alayım ki sen de parası için bekleyesin? Ben sana bağlı ve borçlu olmamak için karnımı bekletirim" buyurdu.
"BENLİK"TEN KURTULMANIN YOLU GÖNLÜ TEMİZLEMEKTİR
İslam mektebi şöyle diyor; eğer insanı "ben" olmaktan kurtarmak ve "biz" yapmak istiyorsanız, onun içini ıslah ediniz, onun eşyanın kulu olmasına müsaade etmeyiniz, yoksa kişisel mülkiyetin inkar edilmesiyle, bu derdin devası olmaz.
Burada iki okulun varlığından bahsetmemiz lazım gelecektir. Bu ekollerden biri, "Mülkiyet işleriyle hiç ilgimiz yoktur, ne kadar farklılık olsa da önemli değildir, yalnız içe bakılır" diyor.
Öbür mektep de, "Evet, esas olan içtir, ama dış temizlenmedikçe iç temizlenmez" diyor. Biz İslam'da dışa da dikkat edildiğini görüyoruz. İslam, dıştaki uygunsuzlukların giderilmesini, mülkiyeti tamamıyla ortadan kaldırmadan, ister.
İslam, çeşitli yollardan, toplumun eşit olmasını ister ama aynı zamanda "ben"in "biz"e dönüşmesi için bunu yeterli görmez, bunun gerçekleşmesi için bir gerçeği ruhlara hakim kılmayı gerekli görür.
Edebiyatta geçen "muzaf" ve "muzafun ileyh"[7] olayını duymuşsunuzdur mutlaka. Sosyalizm ekolünde bütün dikkatini "muzaf"lara yönelterek "Bu muzaflar "ben" ile bir araya geldiğinde, mesela "Benim evim" veya "Benim param" olarak kullanıldığında "ben"i "ben" eder. Muzaflar özellik ifade ettiğinden "ben" ortaya çıkar. Öyleyse "muzaflar" yok edilmeli, ortadan kaldırılmalı" diyorlar.[8]
Ama bu mektep, "hayır" diyor. Hayır, bu "ben"in muzafları bir iş yapmıyor, iş yapan "ben"in "muzafun ileyh"leridir belirtileridir, diyor sonra da "Ben nedir?" Yâni bu "ben" neye bağlıdır? Eğer bu "ben" kişisel işlere bağlı ve sınırlı özelliklere sahip olursa "ben" "ben" olur..."[9] ama ruh toplumsal işlerle ilgili olursa, mesela bir fikre, iman ve Allah'a bağlı olursa, o zaman "ben", "biz"e dönüşmüş olur.
Bu okulun taraftarları şöyle diyorlar: Biz bir yandan çok eşyaya sahip olan, fakat "ben"leri "ben"likten çıkmış ve "biz" olmuş çok insan görüyoruz. Onların hiçbir şeye bağlılıkları kalmayıp "ben"leri "biz" olduğu zaman her şeye hem sahip olurlar, hem de onların, "ben"leri "biz" olur. Çünkü artık onların ruhları eşyaya bağlı değildir.
Hz. Ali, hayatta iken böyleydi. Onun yönelişlerle dolu bir hayatı vardı. Evinde eşi ve çocuklarıyla beraber bir gece yiyebileceği, yiyeceklerinden başka bir şeyi yoktu.
Hz. Ali, o zamanın dünyasında büyük bir ülkenin yöneticisi olduğu günleri yaşadı. Halkın canı üzerinde yetkiliydi. Devletin hazinesi elinin altındaydı. İsteseydi her çeşit nimete ulaşabilir ve "ben"ini her şekilde tatmin edebilirdi. Fakat ne her şey elinin altında olduğu zaman ve ne de hiçbir şeyi olmadığı zaman onun "ben"i, "ben" olmadı. O daima "biz" oldu. Daima kendini unutur ve başkalarını düşünürdü.
Demek ki bu felsefe doğru değildir, çünkü "ben"in "biz" olması için özel mülkiyetin ortadan kaldırılması lazım değildir.
BENLİK SEBEPLERİNİN MÜLKİYETTE SINIRLI OLMAYIŞI
Öte yandan sosyalizm ekolüne verilen başka bir cevapta şöyle söylüyorlar: İnsanın istediği ve ekonomik işler cinsinden olmayan o şeylerin hepsinin mülkiyetini ortaklığa dönüştürelim ki bir defa "ben" "biz" olsun. Hayatın bir bölümünde mülkiyetin sözkonusu olduğu ekonomik işler vardır. Ancak ekonomik işlere bağlı olmayan, mülkiyetin söz konusu olmadığı pek çok kısımlar da vardır, örneğin "makam" ve "kadın" konusu. Bunların kıymeti insan için ekonomik işlerden çok olmasa da, az değildir.
Bazen insan parası, pulu ve her neyi varsa bir kadının uğruna harcamaya hazırdır veya bütün servetini ve varlığını, dünya çapında, sosyal hayatta çok şöhreti olan bir makam elde edebilmek için kaybetmeye hazırdır. Bunları ne yapacaksınız? Acaba eşitlik olsun diye bütün kadınları birbirinin üzerine döküp, onlardan biri diğerinin aynısı olan tek tip bir kadın mı üretelim? Cinsel ilişkide ortaklık sorun olmasa bile -oysa bugün bütün komünist ülkelerde yoktur- sonuçta herhangi bir evde güzel bir kadın ve başka bir evde çok çirkin bir kadın olduğunda; bu konu tekrar "ben"liği gündeme getirir.
Peki makam nasıldır? Birinin sosyalist bir ülkenin başkanı olduğunu varsayarsak (tekrar ediyorum ki bu bir gerçek değil, sadece varsayımdır), o kişi beslenme ve ulaşım bakımından diğer insanlarla, halkla eşit midir? Mesela falanca sosyalist ülkenin başbakanı ekonomik imkanlardan faydalanma bakımından, filan fabrikada çalışan bir işçi ve filan tarlada çalışan bir çiftçiyle aynı seviyede midir? Bütün bu varsayımlar doğru olsa bile o başbakanlık makamında olduğu için her gün yüzlerce fotoğrafı gazetelerde yayınlanır, bir günde adı radyolardan bütün dünyaya duyurulur ve televizyonlardan dünyaya tanıtılır. Şimdi, fabrikanın bir köşesinde suskun oturan işçi de aynı imkanlardan yararlanabiliyor mu? Bunları onların aralarında paylaştırmak mümkün değildir. İşçi ile başbakanı eşitleyemeyiz.
Bir parti liderliği ister istemez bir kişiye mahsustur ve onun yardımcılığı başka birine, baş müdürlük de diğer birine... Böylece bir grup en üstte diğer grup da onun altında olacaktır. İdari makamlar da böyledir.
Hal böyle ise "ben"in, "biz"e dönüşebilmesi için sadece özel mülkiyetlerin ortadan kaldırılması da yetmez. Biz özel mülkiyetin kaldırıldığı yerlerde "ben"in "biz"e dönüşmediğini gördük; savaşlar, kavgalar ve tasfiyeler onların içine girer ve rekabetler açığa çıkar. Hatta bunların iki büyük devi (Çin ve Rusya) hala birbiriyle çatışma halindedirler.[10] Çatışmalarının sebebi de karşılarındaki emperyalizmdir, (Amerika'yı kastediyor) kendileriyle dostluk kursun diye birbirleriyle yarışıyorlar.
Bunların hepsi "ben"lerin "biz"e dönüşmediğinin işaretiydi ve onların söyledikleri palavradır.
Şurası doğrudur ve biz de kabul ediyoruz; mülkiyetin "benlik" yapan çok etkisi vardır. "Biz" olmayla çok çatışmaları vardır. Bunun için İslam'da servetin dengelenmesi çok mühimdir. Ancak bu, meselenin (bu eşitsizliklerin) ortadan kaldırılması için ve "ben"lerin "biz"e dönüşmesi için yeterli değildir. Sonra bu "biz" konusunun (onların arasında) lafu güzaftan başka bir şey olmadığını ve kendi aralarında ihtiyaç baş gösterince konunun daha farklı olduğunu görürüz.
Gerçek bir okul olarak burada "ben"in "biz"e dönüşmesinin insan-ı kamil olmanın ilk şartlarından biri olduğunu biliyoruz ve bunu kabul ediyoruz, ama bir kimsenin "ben"in "biz"e dönüşmesiyle insan-ı kamil olacağını sanması yanlıştır, doğru değildir.
Sosyalizm mektebi de tek değere sahip, tek boyutlu bir mekteptir. Buna göre: Bütün insani değerlerin "ben"in "biz"e dönüşmesinde olduğu doğru değildir. "Ben"in "Biz"e dönüşmesinden başka değerler de vardır. Biz önceden incelediğimiz okullarda bunlardan en azından birine önem verildiğini açıklamıştık. Öyleyse yalnız bir şeyi insanlığın değeri olarak bilmek doğru değildir.
"BEN"LERDEN (KURTULUP) "BİZ" OLMANIN YOLU; İMAN
İkinci olarak bu "ben", daha önce "O"na dönüşmüş olursa, hakikaten "biz" olur. Yâni ariflerin de dediği gibi "ben", "O"na dönmeden "biz"e dönüşmez. "Ben"lerin "biz" olmasının yolu "ben"lerin önce "O" olmasıdır, yâni Allah'a iman olmasıdır:
"De ki: Ey kitap ehli: Aramızda ortaklaşa (ölçü ve adil dengeyi sağlayacak) bir kelimeye gelin; (o da): Allah'tan başkasına kulluk etmememiz, hiçbir şeyi O'na ortak koşmamamız ve Allah'ı bırakıp kısmımızın bir kısmımızı rabler edinmememizdir."[11]
Muhatap, kitap ehli olanlardır: Ey kitap sahibi olanlar! Yahudiler, Hıristiyanlar, Mecusiler ve Zerdüştiler! Gelin hepimizin bir kelime ve hakikat etrafında toplanalım.
Bizim ve sizin aranızda ortak olan bir hakikat etrafında. Bu hakikatın özelliği "ben"den olmayışıdır, "sen"den olmayışıdır, "biz"den[12] ve "siz"den olmayışıdır. Genel anlamıyla "biz"den hikayet eden bir hakikattır. "biz"i de "siz"i de kapsar, hem "siz hem "biz" o hakikate ortağız.
Ben peygamber olduğum için Allah yalnız benim Allah'ımdır, Hıristiyan olduğun için senin Allah'ın değildir, Yahudi olduğun için senin Allah'ın değildir, Zerdüşti olduğun için senin Allah'ın değildir, diyemem. Bu taşın, bu suyun ve havanın Allah'ı değildir diyemem. O her şeyin Allah'ıdır. Onun her şeyle irtibatı vardır. Eğer insan O'na bağlanırsa sınırlı bir şeye bağlanmış olmayacağından "Benliği" sınırlandırılamaz.
O, benim veya senin bağlanacağın ve savaş çıkmasına sebep olacak bir para değildir.
O, her şeyi kendi etrafında toplayabilen bir gerçektir. Gelin topluca "biz", olalım, ama hangi araç vasıtasıyla?
Bir iman vasıtasıyla, bir fikir vasıtasıyla, bir kelime vasıtasıyla: Allah. Gelin topluca "biz" olalım, ama önce hepimiz "O" olmalıyız
"O" olduğumuz zaman, "O"nun karşısında olan bu benlikler aradan kalkınca, hepimiz tek renk oluruz, "O" oluruz. İşte o zaman hepimiz "biz" olalım diyebiliriz.
"Aramızda ortaklaşa (ölçü ve adil dengeyi sağlayacak) bir kelimeye gelin" Yalnız O'na tapınalım ve O'na ortak koşmayalım. Sonra buyuruyor:
"Allah'ı bırakıp bir kısmımızın bir kısmınızı rabler edinmememizdir." "O"na doğru gittiğimizde "O" oluruz. "O" olduğumuzda da "biz" oluruz. İşte yalnız o zaman "biz" olabiliriz. (Bu esnada) bazılarımız, bazılarımızı kendi rabbi (yâni kendi ilahı) olarak seçmez. Hanlık, beylik ve uşaklık ortadan kalkar; sömüren ve sömürülen lafları ortadan kalkar, seviye farkları ortadan kalkar, ama bir şartla; oradan başlamak şartıyla:
"Aramızda ortaklaşa (ölçü ve adil dengeyi sağlayacak) bir kelimeye gelin; (o da): Allah'tan başkasına kulluk etmememiz, hiçbir şeyi O'na ortak koşmamamız ve Allah'ı bırakıp bir kısmımızın bir kısmımızı rabler edinmememizdir."
İşte Kur'an'a inananların daima bahsettikleri "biz" olma, budur.
Namazda, Allah'a hamd ettikten sonra O'nu övüyoruz "Hamd, alemlerin Rabbi Allah'adır" diyerek Allah'a hitab ediyoruz ve söz veriyoruz. Ben yalnız namaz kılıyorum ve benim namazım kişiseldir. Yâni Allah'ım sana tapınıyorum, demek istiyoruz. Ancak bunu "yalnız, sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz" şeklinde söylüyoruz:
Ey Allah'ım "biz" yalnız sana tapıyoruz ve "biz" yalnız senden yardım istiyoruz.
"Ben" yalnız sana tapıyorum demiyoruz. Namazın sonunda; "Allah'ın selamı üzerimize ve Allah'ın salih kullarının üzerine olsun" diyoruz.
SADİ'NİN ŞİİRİNDE EKSİK OLAN MANA
Ademoğlu, birbirinin organı (gibi)dir. Ki aynı cevherden yaratılmıştır. Zamandan birine bir dert gelse diğer organların da düzeni bozulur. Başkalarının derdine aldırmıyorsan sana insan adını vermek yakışmaz.
Sa'di'nin bu şiiri çok önemli bir teşhiste bulunmuştur. Hem de haklı ve doğru bir teşhistir bu. Hz. Peygamberin bir hadisinin tam tercümesi gibidir. Ama biraz eksiktir ve o hadis-i şerifin tamamiyle aslı gibi değildir. O hadis-i nebevi şöyledir:
İman ehlinin, karşılıklı dostluk ve karşılıklı şefkati bir vücudun organları gibidir. Acaba bir vücudun parçalarından olan bir organ rahatsızlandığı zaman, diğer organlar rahat uyuyabilirler mi? O organ ne kadar acı çekerse çeksin (bize ne) diyebilir mi? Veya öteki organlar onunla beraber acı çeker mi?
Hz. Peygamber, diğer organların bu acı çeken organın acısını iki şekilde paylaştıklarını buyuruyor: Biri uykusuzluk diğeri de ateş (hararet)tir. Diğer organlar uyumuyor ve daima ateş içinde yanıyorlar. Örneğin bağırsakta bir rahatsızlık olsa veya böbrekte bir taş olsa, el de uyumuyor, baş da uyumuyor kalp de uyumuyor; beden asla istirahat etmiyor, çünkü bir organ acı çekmektedir. Ateş, bir organda ortaya çıkan bir rahatsızlığa karşı, bedenin tümünün bir tepkisidir.
Ancak Hz. Peygamber, "Mü'minin misali, bir vücut gibi olmasıdır" şeklinde buyurmakla vücudun bir ruh istediğine dikkat çekiyor. Bir vücudun bütün organlarının "O" olması sonra da "biz" olması için bir ruh lazımdır.
Acaba vücut ölmüşse siz bir organı kıtır kıtır doğrasanız, diğer organlar bunu hiç hisseder mi? Hayır. Çünkü vücutta ruh yoktur. Bütün mü'minleri bir yapan bu ruhtur. Çünkü bunlar o ruhta bir olmuşlar, "biz" olmuşlar ve birbirleriyle, dertleşmektedirler. İşte o ruh imandır; "Aramızda ortaklaşa (ölçü ve dengeyi sağlayacak) bir kelime"dir.
Çünkü mü'min iman sahibidir ve "Aramızda ortaklaşa (ölçü ve dengeyi sağlayacak) bir kelime" onlara hükmetmektedir. Onların "ben"leri "O" olmuştur. Zaten gönüldaş ve derttaş olmuşlardır. Ama "Ortak bir kelimesi" olmayan insanlar böyle değildirler.
Hz. Peygamber (s.a.a), mü'minleri, bir ruhu paylaşanlar ve ortak bir kelimenin hükmü altında olanlar diye tanıtmıştır.
Sa'di, "Ademoğlu birbirinin organıdır" demekle hata etmiştir. Ademoğlu, "Aramızda ortaklaşa (ölçü ve dengeyi sağlayacak) bir kelime" olmadıkça asla bir vücudun organı olamazlar ve değildirler. Ademoğlunun birbirinin organı olduğu yalandır.
Acaba Amerikalılar ve Vietnamlılar, Ademoğulları mıdır? Yoksa değil midir? Eğer Vietnamlıların Ademoğlu olduğunu, Amerikalıların Ademoğlu olmadığını veya tam aksini söylersek doğru değildir. Hayır, her ikisi de Ademoğludur ama Ademoğlunun bir vücudun organı olduğu yalandır.
Ademoğlu ne zaman bir ruh ve bir "ben" onlara hükmederse, yâni onların "ben"leri "O"da son bulursa, bir imanda hallolursa, onlarda hiç "ben" kalmadıysa, o zaman birbirleriyle dertleşirler. O zaman:
"Zamandan birine bir dert gelse
Diğer organların düzeni bozulur."
Demek ki bu ekolde insan-ı kamil konusunda yanlış bir hüküm vardır. Bütün değerler unutulmuş ve yalnız bir değer kalmıştır, o da "biz" olmaktır. Bu "biz olmak" doğru bir sözdür, yâni bir insanın "ben"i "biz"e dönüşmedikçe insan-ı kamil değildir, ama "ben"i "biz"e dönüşen bir insanın, insan-ı kamil olacağını sanırsanız yanılırsınız. "Biz" olmak insan-i kamil'in simasındaki hatlardan sadece biridir, onun simasının bütün çizgileri değildir.
Bir diğer hataları da "ben"leri ortaya çıkaran şeyin özel mülkiyet olduğunu sanmaları ve özel mülkiyetin kaldırılarak ortak mülkiyetin getirilmesiyle bu sorunun çözüleceği vehmidir.
TİLKİ İLE DEVENİN HİKAYESİ
Birkaç yıl önce derginin birinde bir hikaye okumuştum. O hikayede bir deve ile bir tilki arkadaş oluyorlar ve tilki deveye, gel ortak bir hayat sürelim, yaşadığımız bu hayatın şahsiliklerini, özel mülkiyeti ortadan kaldıralım, bir birimizle dost, müttefik olalım ve hatta birbirimizi "Yoldaş" diye çağıralım. Ben sana "Deve yoldaş" diyeyim; sen de bana "Tilki yoldaş" de; "ben" aramızda söz konusu olmasın. Hatta ben hiçbir zaman "benim çocuğum" demeyeyim; "Bizim çocuğumuz" diyeyim ve sende kendi yavruna "benim deve yavrum" deme, "bizim yavrumuz"de.
Gel "ben"i tamamiyle ortadan kaldırıp "biz"e dönüştürelim. Ben bundan sonra senin palanına "bizim palanımız" sen de benim kuyruğuma "bizim kuyruğumuz" de, böylece aramızda benlik sözkonusu olmaz, dedi.
Zavallı deve buna inanmıştı. Birkaç gün ortak bir hayat sürdükten sonra bir olay meydana geldi. Tilki birkaç gün avlanamadı. Çok huzursuz ve sinirli olduğu bir gün ortak evlerine geldi, açlıktan midesi kazınıyordu, gözüne devenin yavrusu ilişti, onu bir köşeye sıkıştırıp parçalayarak karnını afiyetle doyurdu.
Eve dönen deve yavrusunu aradı, tilkiye sorunca, bilmiyorum haberim yok dedi. Deve, yavrusunun cesedini görünceye kadar aradı. Yorgun düşmüştü ve kim benim yavrumu bu hale getirdi diye başına vuruyordu.
Deve "benim yavrum" deyince, tilki hemen: sen hâlâ akıllanmamışsın "benim yavrum" diyorsun? "Bizim yavrumuz" de, dedi.
"Ben" bu şekilde "biz"e dönüşecek olursa o zaman "tilki ile deve"nin şekli ortaya çıkar.
Öyleyse bu mektep insan-ı kamil konusunda yeterli değildir. Bu mektepte yalnız bir değere -o da eksik bir şekilde- yönelinmiştir.
EGZİSTANSİYALİZM TEORİSİNİN ÖZETİ
Bu oturum sonunda başka bir mektepten kısaca bahsedeceğiz: Onun ayrıntılarını ise gelecek oturumda açıklayacağız.
Bugün pek revaç gören bir okuldur bu. İnsan-ı kamil için çizdiği resimden ve onların bahsettiği insani değerler bakımından sosyalizm okulunun karşısında olan bir okul olduğunu söyleyebiliriz.
Sosyalist okulda daha çok toplumsal yönlere önem verilmiştir. Sosyalizme göre insan, bütün insanlar arasında eşitlik, ortaklık ve birlik olduğu zaman, insan-ı kamildir. Bahsettikleri "Ortak mülkiyet" (yalandan) toplumsal istikametlere yönelmektedir.
Arz edeceğimiz gibi bu mektepte ne kişisel değerlere ne de toplumsal değerlere yönelinmiştir. Dikkat çekilen konular: Hür irade sorunu, hür düşünce sorunu, kişisel hakimiyet ve bağımsızlık sorunu bu okulun en çok önem verdiği şeylerdir. Bu okula göre insan-ı kamil, "ben"i her türlü baskıdan uzak bulunan, hür olan, hiç bir gücün ona etki etmediği, mutlak bir hürriyet içinde hayat süren, iradesi hür olan insandır.
Bu mektepte gerçek insanlık için bir ölçü söylemek lazım gelirse, o da "hürriyet"tir ve hürriyetin başlangıcının da "bilgi" olduğunu söylerler.
Onlara göre insan-ı kamil, yâni hür insandır, insan ne kadar hür olursa o kadar kamildir; ne kadar başka şeylerin etkisinde kalırsa, onun insanlığı o kadar azalır.
Hatta bu okula göre iman sahibi olmak, Allah inancı ve Allah'a kulluk, insanın insanlığını azaltır, kusurlu kılar. Çünkü iman, insanı Allah karşısında boyun eğmeye, Allah'a kul olmaya zorlar. Allah'a karşı kulluk, insanın hürriyetini ortadan kaldırır. İnsan-ı kamil her şeyden bağımsız olan bir insandır. Onun için dini bağlardan da kurtulmuş olmalıdır. Hafız şöyle söylüyor:
"Bu mavi göğün altında bağlılık rengi taşıyan her şeyden hür olanın himmetinin kölesiyim ben."
Eğer bu masmavi göğün altında yaşayan birinin hiçbir şeye bağlılığı yoksa o kamildir.
"Ay yanaklar yüzünden ortaya çıkan
Bütün gamlar onun sevgisiyle sevinç olur.
Veya başka bir yerde şöyle söylüyor:
Açıkça söylüyorum ve dediğim için sevinçliyim
Aşkın kölesiyim ve her iki dünyada azadım."
Egzistansiyalizm mektebi diyor ki: Hayır. "Aşk kölesiyim" demek yanlıştır, her iki cihandan azadım, aşktan da azadım ve hatta o ay yanaklara ilgili olan şeylerden de. İnsanlık, yâni hürriyet, hürriyeti ortaya çıkaran, gerektiren şey, insaniyet, yâni baş kaldırmak, her şeye karşı asi olmak ve hiçbir şeye teslim olmamak... İnşallah gelecek oturumda bu okuldan çokça bahsedeceğiz.
Vela havle vela kuvvete illa billah'il aliyyil azîm.
(Yüce ve ulu Allah'a dayanmayan hiçbir güç ve kuvvet yoktur)
--------------------------------------------------------------------------------
[1] - Al-i İmrân, 64.
[2]- Eşyanın topluma değil, ferde aitliği.
[3]- Eşyanın ferde değil, topluma aitliği.
[4]- Burada yalnız bir taraf için örnek verilmiştir, ikinci durumun örneğinde hiçbir şeyden faydalanmayan ama eşyaya bağlılıkları olan kişiler vardır. "Biz"i yok olmuştur. Böylelerinin "Ben"i, "Biz"i olamaz.
[5]- Nehc-ül Belağa, 45. Mektup.
[6]- Nehc-ül Belağa, Hikmetli sözler: 133.
[7]- Bir şeyin başka bir şeye isnadı sonucu "muzaf" ve "muzafun ileyh" ortaya çıkar. Mesela "Benim evim" dendiği zaman "ev" muzaftır ve "ben" ise muzafun ileyh.
[8]- Biliyorsunuz bunlar asılda hem eski zamanlarda ve hem de yeni dönemde ortaklık ilkesi söz konusu olmuştur, ancak bir engelle karşılaşılmıştır. Hatta Rusya'da komünizm ihtilalinin başlangıcında kadının ortaklığı meselesi önerilmiştir, ancak 1936 yılında bunu temelli kaldırmışlardır. Burada da "ben" ve "biz" meselesinin söz konusu olduğunu fakat uygulanabilir bir iş olmadığını görüyoruz.
[9]- Burada esas metinden düşen bir kısım vardır ancak mukaddimede zikrettiğimiz gibi bu son iki oturumun bantları elimizde yoktur.
[10]- M. Mutahari'nin bunları 1970 lerde vazettiğini unutmayalım (Çev.).
[11]- Al-i İmrân, 64.
[12]- "Biz" kelimesi burada "Siz"in karşınızdadır, "Ben"in değil.
|