24 Mayıs 2012 23:33:09
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.
E-posta adresinize aktivasyon iletisi gelmediyse lütfen buraya tıklayın.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
KIRK HADİS ŞERHİ-2 [İmam Ruhullah al-Musavi el-Humeyni ]-2
Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: KIRK HADİS ŞERHİ-2 [İmam Ruhullah al-Musavi el-Humeyni ]-2  (Okunma Sayısı 3750 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
huseyinruhullah
Kahraman Üye
*****

Üyeyi Alkışla 1027
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 530



« : 11 Aralık 2008 00:35:12 »



KIRK HADİS ŞERHİ

hasebiyle cehli mürekkeb ve melekutî hicaptan ibarettir. İmam Sadık'm zikrettiği ve bizim de şerhiyle meşgul olduğu­muz her iki taife de bu maksatta ortaktırlar. Çünkü hakkı gizleyip cedelleşmek ve üstünlük elde ederek kandırmak maksadıyla ilim öğrendiklerinden cehalet ve delalet ehlidir­ler. O halde imanın birinci taife için zikrettiği cehalet halk arasında mütedavil olan cehalet değildir. Aksine amaç halkı cehalete sokmak ve işleri körleştirmektir. Veya kendini cahil göstererek hakkı kabul etmemektir. Nitekim her iki grup da hakkı gizleyen ve cidal ehli olan kimselerdir. Onlar halk ara­sında yaygın olan hakikatleri ve hak işleri inkar etmekte ve kendi sözlerinin yücelmesi için hakkı bilmezlikten gelmekte­dirler. Böylece batıl görüşlerine sıcak bir pazar bulmaktadır­lar.

Hakikatte ilim tahsil edenler iki kısma ayrılmakla birlik­te imam bunları üç kısma ayırmaktadır.Bu taksim ilk ve külli bir taksim olup nefiy ve isbat arasında dair olan bir kı-sımlandırmadır. Bir görüşe göre de üç kısımdan daha fazla­dır. İmam bu kısımlandırmayla en büyük cehalet ve dalalet grubunu zikretmiştir. Başka rivayetlerde ise bunları iki grup olarak zikretmiştir. İmam Sadık (as) şöyle buyurmuştur: "Hadisi dünya menfaati için isteyen kimsenin ahirette hiç bir nasibi yoktur. Ama ahiret hayrını isteyen bir kimse için Al­lah ona hem dünya ve hem de ahiret hayrını verir."

Fasıl

Biz hakkı gizlemek ve cidalin bozukluk ve fesatlarını bir hadis-i şerifin zımmında beyan ettik. Şu anda da münasip ol­duğu hasebiyle bu hadislerden bazısını zikrediyor ve cidal ile

46



İLİM TALİBLERİ

hakkı gizlemenin fesatlarından bazısına işaret ediyoruz. Hz. Sadık (sa) şöyle buyuruyor: "Hz. Ali (as) şöyle buyurmuştur: Cidal ve sözlerde husumetten sakının Zira bunlar kalbi has­talandırmakta ve nifak bunlar üzerinde yeşermektedir." Ha­keza Hz. Sadık (as) şöyle buyurmuştur: "Husumet ve düş­manlıktan sakının, zira husumet kalbi meşgul edip nifak eker ve kalpte kin icat eder." Yine Hz.Sadık (as) şöyle buyur­muştur. "Cebrail Rasulullah (sa) 'in yanına gelerek şöyle bu­yurdu: "Cidal ve inatlaşmak yoluyla konuşmaktan sakının. Hakkı gizlemek ve husumet, kalbi hasta etmekte, insanı dost­larına karşı kötümser yapmakta ve kalbe nifak etmektedir." Zahiri amellerin batın ve kalpte birtakım etkilerinin olduğu daha önce de zikredilmişti. Kötü amellerin kalpteki etkisi daha çabuk ve şiddetlidir. İnsan tabiat aleminin çocuğu­dur. Dolayısıyla şehvet, gazab ve şeytanlık kuvveleri ona da­ha yakın ve işlerinde tasarruf sahibidir.

Hadislerde de şöyle yer almıştır: "Şeytan insanoğlunda kanın dolaştığı gibi cereyan eder." Bu yüzden kalp tabiatla uygun olan fesatlara yöneliktir. Dışarıdan yapılan en küçük bir yardım sayesinde (bu yardım ister dış organlarından ol­sun isterse de dost, farketmez) kalpte şiddetli bir etki mey­dana getirir. Bu sebeple hadis-i şeriflerde kötü insanlarla dost olmak yasaklanmıştır. Hz. Ali (as) bir hadiste şöyle bu­yurmuştur: "Müslüman bir kişinin fasık bir kişiyle dost ol­ması müslümana yakışmaz." Zira fasık ona amellerini güzel gösterir ve onu da kendisi gibi yapmaya çalışır. Ona dünya ve ahiret işlerinde yardımcı olmaz.Müslüman için fasıklarla oturup kalkmak ayıp ve zararlıdır. İmam Sadık(as) ise şöyle buyurmuştur: "Müslüman kimseye facir, ahmak ve yalancı­larla dost olması yakışmaz." Günah ehli kimselerle oturup

47



KIRK HADİS ŞERHİ

kalkmak veya günah meclislerinde oturmak veya Allah'ın düşmanlarıyla dolaşmak İslam'da yasaklanmış şeylerdendir. Bunun sebebi ise onların amel hal ve haletlerinin insandaki etkisidir. Bundan da önemlisi kalbin etkilenmesidir. İnsanın kalbi kötü amellere bir müddet devam ettiğinde şiddetli bir etkilenme içine girer ki kalbin bu pisliklerden temizlenmesi uzun yıllan alır.

O halde anlaşıldı ki eğer insan hakkı gizlemek ve husu­mette meşgul olursa kalbinde bulanıklık ve korkunç bir zul­met vücuda gelir. Zahiri ve lisanî husumeti batmî ve kalbi husumete dönüşür.Bu, nifak ve ikiyüzlülüğün en büyük ne­denidir. O halde nifağm büyük fesatlarını hakkı gizlemek ve cidalin fesatlarından anlamak gerekir.Nifak ve ikiyüzlülü­ğün fesatlarını ise önceki hadislerin birinde açıklamıştık.Ye­niden tekrarlamayı gerekli görmüyoruz. İmam Sadık (as) hakkı gizleyen ve cehalet ehli kimseler için birtakım alamet­ler zikrettiler ki bunlardan birisi halka eziyet etmeleridir. Halka eziyet etmek büyük fesatlardan birisidir ki tek başına insanı helak edebilecek bir etkinliğe sahiptir. Hadisi şerifte şöyle yer almıştır: "Benim dostlarımdan birine eziyet eden bana savaş açmıştır." Bu hadis-i şerifte hakkın dost ve mü­minlerine eziyet hak ile savaş konumunda görülmüş ve ona düşmanlık sayılmıştır. Bu husustaki hadisler sayılamayacak kadar çoktur.

Eziyet ve cidal sıfatları hakkı gözlemek ve cidal için ilim öğrenenlerin alametleri karar kılınmıştır. Burada cidal eden­ler için cidal sıfatı zikredilmiştir. Birinci cidalden maksadın kalbi sıfat ile kalbin habis melekesi ve ikinci cidalden mak-satın ise onun zahiri alamet ve eseri olduğu söylenebilir. On­ların alametlerinden biri de sabır ehli olmadığı halde ilimle

48



İLİM TALİBLERİ

sabrı tavsif ve tarif etmesidir. Bu da ikiyüzlülüğün riya ve şirkin bizzat kendisidir. Nitekim takvalı olmadığı halde hu­şu izharında bulunmak da şirktir. Riya nifak ve ikiyüzlülü­ğün misdakı konumundadır.

Bu sıfat ve fesatlar oldukça büyük olup her birisi insanı helak edici konumdadır. Her türlü zorluk ve riyazete katla­narak insan bu rezil hasletten ve kalbi yok eden sıfatlardan kendini kurtarmalı ve imanını ortadan kaldıran bu hasletten uzak durmalıdır.Kendimizi bu zulmet ve bulanıklıktan bir an önce kurtarmalı ve kalbimizi hulusi niyet ve batını doğru­lukla süslemeliyiz.

Bu babda bir nükte vardır. İnsan eğer biraz düşünürse oldukça sarsılır ve adeta beli bükülür. Bu nükte şudur: Hz. Sadık (as) alametlerin altında şöyle buyuruyor: "Allah Teala onun burnunu yere sürter ve belini büker." Bu ibaret ya ha­berdir veya dua. Her iki surette de gerçekleşecektir. Zira eğer haber ise Sadık'm haberi doğrudur. Eğer dua ise Ma­sum ve Allah'ın velisinin duası müstecaptır. Bu da zillet,hor-luk ve rüsvaylıktan kinayedir. İnsanı her iki alemde de zelil, rüsvay, hor ve hakir kılmaktadır.Yanlarmda yüzsuyu ve hürmeti korunsun diye ikiyüzlülük ve fazilet izharında bu­lunduğu kimselerin nezdinde bile yüzsüyü dökülmüş ve de­ğeri azalmış, dolayısıyla zelil hale gelmiş olacaktır. Kendile­rine üstün olduğunu göstermek istediği kimselerin karşısın­da bile zelil düşecektir. O alemde mukarreb melekler, mürsel nebiler masum veliler ve salih kullar gözünde hor, hakir, rüsvay, zelil ve değersiz olacaktır.

O halde eyvahlar olsun bizim gibi hakkı gizlemek, cidal, nefsanî heva ve heves ve husumetler ehli olanlara. Bizler gerçekten de bu habis nefsin elinde esir durumundayız. Bu

49



KIRK HADİS ŞERHİ

pis nefis bizlerden el çekmemekte bizi her iki alemde de he­lak etmek istemektedir. Aksine bizler de asla kendimizi ıslah etmek istemiyoruz. Herşeyden gaflet içerisinde olup tabiat uykusuna dalmaktayız. Allah'ım sen kullarını İslah eden ve kalplerin malikisin.

Bütün mevcudatın vücudu senin kudret elindedir ve bü­tün kullarının kalbi senin tüm iradenin nüfuzu altındadır. Kendimizin maliği değiliz.Ne yararımız ne zararımız ne ölü­mümüz ve ne hayatımız kendi elimizde değildir. Karanlık kalplerimizi ve bulanık gönüllerimizi kendi nurunla aydın­lat. Fesatlarımızı fazlın ve inayetinle ıslah et. Bizim gibi za­yıf ve çaresiz insanlara yardım et.

Fasıl

Hadis-i şerifin ilk fıkrasında yer aldığı üzere hakkı gizle­yen kimselerin batmî ve nefsanî bir melekesi ve mertebesi vardır. Bir de bundan vücuda gelen zahiri mertebesi var. Bu zahiri mertebe o batınî mertebenin nişane ve alametidir. Ni­tekim üstünlük taslamak hilekarlık ve diğer kötü sıfatların da bir batını mertebesi de vardır ki o bu emrin melekesidir. Bir de zahiri bir mertebesi de vardır ki o melekenin neticesi­dir. Nitekim bütün amel ve fiillerde kalbin de bir payı vardır. Bazen meleke mertebesine ulaşmakta ve bazen de hal merte­besine bulunmakta ve zahirî ameller de onların neticesi sa­yılmaktadır. O halde makam düşkünlüğü, üstünlük talebin­de bulunmak, halkı kandırmak ve hilekarlık gibi hasletleri meleke haline gelen kimselerin alamet ve zahiri nişaneleri de onlarla uyum içindedir. Bunların bazılarını da İmam Sa­dık (as) zikretmiştir. Bunlardan birisi hilekarlık ve halkı

50



İLİM TALIBLERİ

kandırmaktır. Bunlar halk içinde kendilerini doğruluk ve sa­lah ehli olarak göstermekte, ama batınları böyle değildir. Ko­yun kılığmdaki kurt ve insan suretindeki şeytan olan bu in­sanlar, Allah'ın en kötü kullarıdır. Bunların halka verdiği zarar düşmanınkinden daha fazladır. Bir alameti de zengin­ler karşısında dalkavukluk etmesi ve tevazu göstermesidir. Tevazu ve dalkavukluk örtüsüne girerek zayıf halkları aldat­mak istemekte ve onların muhabbetinin tatlı helvasını ve dünyevî ihtiramlarını kazanmak istemektedirler. Karşılığın­da dinlerini satmış ve imanlarını kaybetmişlerdir. Bunun karşılığında ise onların dünyasından istifade etmektedir. Bunlar o kimselerdir ki hadiste yer aldığı üzere cennet ehli onları görünce onlara şöyle diyecektir: "Sizlere ne oldu ki biz sizin öğretileriniz vasıtasıyla cennete geldik ama sizler ce­hennemlik oldunuz." Onlar şöyle diyecekler, "biz dedikleri­mizle amel etmedik."

Onların alemetlerinden birisi de kendilerinden bir bek­lenti içinde olduğu emsallerine tekebbürde bulunup üstün­lük taslamalarıdır. Onları amelen veya kavlen tahkir eder­ler. Zira kendileri için birtakım ortaklar ortaya çıktığı tak­dirde kendi iftihar ve değerlerinin azalacağını sanarlar.

Bilmek gerekir ki en zor şeylerden birisi insanın ilim, zühd ve takva elbisesinde dindarlık iddiasında bulunması ve bu yolda kalbini korumasıdır. Zira eğer bu yolda olan birisi vazifeleriyle amel eder ve bu aşamaya ihlas ile girerse kendi­sini islah ettikten sonra diğerlerini ıslaha yönelir ve Rasulul-lah'm Ehl-i Beyt'inden olan yetimleri korur. Böyle kimseler mukarreb ve kıdemli insanlardan sayılır. Nitekim Hz. Sadık (as) Hz. Bakır'in dört dostu hakkında böyle bir tabirde bu­lunmuştur. Mezkur hadiste şöyle buyurmaktadır: Zürare,

51



KIRK HADİS ŞERHİ

Muhammed b.Mülem, Ebu Basir ve Bureyd Allah Teala'nm şu ayette buyurduğu kimselerdendir: "Yarışıp öne geçenler de öne geçmiş öncülerdir, işte onlar mukarreb olanlardır."

Bu hususta birçok hadis vardır. İlim ehlinin faziletleri ol­dukça fazladır. Rasulullah (sav)'tan menkul olan şu hadis onlar için yeterlidir. "İslamı ihya etmek için ilim öğrenirken kendilerine ölüm çatanlar ile enbiya arasında cennette sade­ce bir derece fark vardır."

Bundan sonra da inşaallah onların faziletlerinden bahse­dilecektir. Eğer Allah korusun ihlas yolundan uzaklaşır ve batıl yoluna girerse, Allah'ın kötü kullarından ve alimlerin­den birisi haline gelir. Bunlar için hadislerde çok sert ve il­ginç tabirler yer almıştır. İlim ehli ve talihlerinin, gözönünde bulundurmaları gereken ilk nükte şudur: Tahsilleri esnasın­da kendi nefislerini tezkiye etmeye çalışmalıdırlar. Bunu bü­tün işlerinden önce yapmalıdırlar. Bütün akli farzlar ve şer'î farizelerden daha farz ve önemli bir husustur. Ey ilim kemal ve marifet talibleri, uykudan uyanın ve bilin ki Allah'ın sizin üzerinizdeki hücceti tamamdır. Allah sizlere hüccetini ta­mamlamıştır. Allah sizlerden daha fazla hesap soracaktır. Sizin ilim ve amel ölçünüz diğerlerinden farklıdır. Sizin sıra­tınız daha ince ve dakiktir. Sizin hesabınız daha derindir. Eyvahlar olsun şu ilim taliplerine ki, ilimler kalplerinde bu­lanıklık ve zulmet icad etmiştir. Birkaç nakıs mefhum ve ha­sılı olmayan istilahları ezberlediğimizde hak yolundan geri kalmaktayız. Şeytan ve nefis bizlere hakim olmaktadır. Biz­leri, insanlık ve hidayet yolundan alıkoymaktadır. En büyük hicaplarımız bunlardır ve Allah'a sığınmaktan başka çare­miz yoktur.

İlahi! biz kusur ve günahlarımızı itiraf ediyoruz. Biz se-

52



İLÎM TALIBLERİ

nin nzan yolundan bir adım olsun ilerlemedik, ne bir ibadet ve ne bir itaati ihlas üzere yerine getirmedik. Sen geniş lüt­fün ve rahmetinle bizlere davran. Dünyada ayıp ve günahla­rımızı örttüğün gibi ahirette de ayıp ve günahlarımızı ört.

Burada şu nükteyi de zikretmemiz gerekir ki, İmam (as) birinci fıkranın hemen altında şöyle buyurmuştu: "Bu yüz­den Allah Teala onu kör kılar ve ondan alimlerin nişaneleri­ni alır." Bu bir haber de olsa, bir dua da olsa gerçekleşecek hakikattir. İnsan basiretinin körleşmesinden ve bütün şeka­vet, zulmet ve sefaletlerin kaynağı olan batını ve kalp körlü­ğünden sakınmalıdır. Alimlerden ilim belirtilerinin kaldırıl­ması mahrumiyetin yanısıra kıyamette de birtakım rüsvay ve rezilliklere sebeb olacaktır.

Fasıl

Fıkıh ve. akıl ehli kimseler için, yani dinde derinleşmek ve hakikatleri derketmek için ilim tahsil edenlerin birtakım alametleri vardır.

Bunlardan birisi ilim vasıtasıyla onların kalbine hüzün, dert ve gamın girmesidir. Ama bu hüzün dini veya dünyevî geçici işler için değildir, aksine dönüşten, kusurlarından, ubudiyyet görevlerini yerine getirmemekten kaynaklanan bir korkudur. Bu hüzün kalbi nuri andırmakta ve nefsin ısla­hı ile ubudiyyet görevlerini yerine getirmenin başlangıcıdır. İlim nuru sahibinin kalbinden rahatlığı siler ve onu hak ve keramet diyarına aşina kılar. Böylece Alah Teala ile müna-caat etmekden lezzet alır. Geceleri ibadet için uyanık geçirir ve kulluk görevini yerine getirir. Nitekim hadiste de şöyle yer almıştır: "Başlarında tahtü'l-hanek gece karanlığında

53

\



KIRK HADİS ŞERHİ

amel ederler. Allah 'tan korkarlar." Birinci cümle ibadetin lü­zumundan kinayedir.

Bu rabbani alametlerden biri de kamilen ve ubudiyyet görevlerini yerine getirdiği halde yine de korku içinde olma­sıdır. İlim nuru sayesinde ne kadar görevini yerine getirse de nakıs olduğunu anlar ve nimetlerin şükrünü eda edemeyece­ğini ve hakkıyla ibadetten uzak olduğunu derkeder. Dolayı­sıyla da kalbi haşyet ve korku içerisinde olur. Allah Teala onlar hakkında şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki Allah'tan alimler korkar." İlim nuru, haşyet ve hüzün getirir. İlim sa­hibi nefsini ıslah etmeye çalıştığı halde küfre düşmekten korkar ve Allah'tan ıslahını ister. Allah'tan gayrisiyle meş­gul olmaktan korkar. Zamanın ehlinden kaçar. İnsanların kendisine Allah yolunda engel olmasından ve ahiretin seferi­ni engellemelerinden korkar. Kendisine dünyayı sevdirecek­lerini bilir. Allah Teala böyle bir kula yardımcı olur, vücudu­nun erkanını sağlamlaştırır ve ahirette de kendisine inayet eder. Keşke biz de onlarla birlikte olsaydık da büyük kurtu­luşa erseydik. Evvelde de sonrada da hamd Allah'adır. Al­lah'ım Muhammed'e ve tahir ehline rahmet gönder...

54



Yirmidördüncü Hadis İLMİN KISIMLARI

Musa b. Cafer (as) şöyle buyurdu: Rasulullah (sav) cami­ye girince cemaatin, birinin etrafında dönüp durduğunu gör­dü. O adamın kim olduğunu sorunca, kendisine onun "alla-me" olduğu söylendi. Rasulullah o zaman da allamenin ne ol­duğunu sordu. Rasulullah (sav)'a onun "arapların nesebini, olaylarını, cahiliye yönlerini ve arapça şiirlerini en iyi bilen

55



KIRK HADİS ŞERHİ

bir kimse" olduğunu söylediler. Bunun üzerine Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: "Bu, insan bilmediği takdirde kendisine hiç bir zararı olmayan ve bildiği takdirde ise kendisine hiç bir menfaati olmayan bir ilimdir." Daha sonra Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki ilim üç kısımdır. Ayet-i muhkeme fariza-i adile ve sünnet-i kaime. Bunun dışında kalan ilimler birer fazlalıktır." (Usul-i Kafi, c. 1., sh. 32).

ŞERH

Önceden de söylendiği gibi icmali ve tümel bir şekilde in­san üç neşet ve makam-alem sahibidir. Birincisi ahiret neşe­ti, gayb alemi, ruhaniyet ve akıl makamıdır. İkincisi berzah, iki makam arasındaki orta alem ve hayal makamıdır. Üçün­cüsü ise dünya neşeti mülk makamı ve şehadet alemidir. Bunlardan her birisinde özel bir kemal ve terbiye ile neşet ve makamıyla uyumlu olan amelleri vardır. Nebiler de bu amel­lerin düsturlarını yüklenmişlerdir. O halde tüm faydalı ilim­ler bu üç ilme yani aklî kemaller ile ruhi vazifelere rücu eden ilim, kalbi ameller ile vazifelerine rücu eden ilim ve kalbi ameller ile nefsin zahiri neşetine rücu eden ilme ayrılır.

Ruhaniyet ve mücerred akıl aleminin takviye ve terbiye­sini üstlenen ilim, Hakk'm mukaddes zatını celal ve cemal sıfatlarını mücerred gayb alemlerini ceberrut-i a'la ve meîe-kut-i a'îa'daki meleklerden meiekut-i esfel ve arzi (mülkî) meleklere kadar tüm Hakk'ın ordusunu, enbiya ve evliyanın makamlarını, nazil olmuş kitaplarını vahyin nüzul niteliğini, melekler ve ruhun nüzulünü, ahiret alemini, mevcudatın gayb alemine dönüş keyfiyetini, berzah ve kıyametin hakika­tini ve tafsilatını, bilcümle vücudun mebdesini, mertebeleri-

56



İLMİN KISIMLARI

ni ve zuhurun keyfiyetini bilmekten ibarettir. Enbiya ve evli­yadan sonra da bu ilme filozoflar ile hikmet irfan ve marifet erbabı kimseler sahib çıkmışlardır.

Kalp terbiyesi ve perhizi ile kalbî amellere bağlı ilimler ise ahlakî kurtarıcılar ve helak edicileri bilmektir. Yani sa­bır, şükür, haya, tevazu, rıza, cesaret, cömertlik, zühd, vera, takva vb. ahlakî faziletleri bu sıfatları elde etmenin keyfiye­tini şart ve koşullarını bilmektir.

Hakeza hased kibir, riya, düşmanlık, hilekarlık makam sevgisi, dünya sevgisi, nefis sevgisi vb. şeyleri, bunun usulle­rini ve korunmanın yollarını bilmektir. Nebilerden ve vasile­rinden sonra bu ilme sahip çıkanlar ise ahlak alimleri riya­zet ve mearif ehli kimselerdir.

Zahiri terbiye ve İslah etmekle ilgili ilimler ise fıkıh ve usul-i fıkıh ile muaşeret adabı ve ev ile ülkeyi idare siyaseti­dir. Bu ilmin sahipleri de nebi ve vasilerinden sonra zahir-aîimleri, fakihler ve muhaddislerdir.

Bilmek gerekir ki insanlığın mezkur bu üç mertebesinin birbiriyle o kadar irtibatı vardır ki eserleri birbirine sirayet etmemektedir. Bu hem kemal ve hem de noksanlık yönünde sözkonusudur. Örneğin birisi ibadî ve zahirî ibadetlerini ye­rine getirirse neticede kalbinde ve ruhunda bir takım etkiler oluşur; böylece ahlakı iyileşir ve akidesi kemale erer. Hakeza eğer insan hulkunu tehzib eder ve batınını güzelleştirirse di­ğer iki neşette de etkili olur.Nitekim imanın kemali ve akaid hükümleri de diğer iki makamı etkiler. Bu ise makamlar arasındaki güçlü irtibattan kaynaklanmaktadır, "irtibat" kelimesi bile ifade yetersizliğindendir. "Mazharları olan bir hakikattir" demek gerekir. Hakeza üç makamın kemalleri de   diğer kemallere bağlıdır. Hiç kimse sanmasın ki zahiri

57



KIRK HADİS ŞERHİ

amel ve kalbi ibadetler olmaksızın kamil bir iman veya mü­hezzeb bir hulka sahip olunabilir. Hulku mühezzeb olmaz ve nakıs bulunursa amelleri tam ve imanı da kamil olamaz. Ha­keza kalbi imanda olmaksızın zahiri amelleri tam ve ahlaki güzellikleri kamil olamaz. Kalıbı amelleri nakıs olur ve nebi­lerin emirlerine mutabık bulunmazsa kalpte birtakım bula­nıklık ve hicaplar ortaya çıkar ki iman ve yakinin nuruna engel olur. Hakeza ahlaki reziletler kalpte olunca da iman nurunun kalbe girişine engel olur.

O halde ahiret yolcularının ve insanlığın doğru yolunun taliplerinin her üç mertebede de tam bir dikkat içinde olması ve onları ıslah etmesi gerekir. İlmî ve amelî kemallerden hiç­birisinden sarf-ı nazar etmemeli ve hulkun tehzibi, inançla­rın tahkimi veya şeriatın zahirini korumanın yeterli olduğu­nu sanmamalıdır. Örneğin bu üç inançtan her birine üç ilim sahibinden bazıları sahiptir. Örneğin şeyh-i işrak Hikmetu'l-İşrak'm önsözünde "ilim ve amelde kamil" hakkında birta­kım sınıflandırmalar yapmaktadır. "İlimde ve amelde kamil" sözünden de anlaşıldığı gibi ilmi kemal, amelde noksanlığa rağmen (hakeza bunun tersi de) gerçekleşebilir. İlmi kemal ehlini saadet ehli ve tecerrüd ile gayb alemi sayesinde kurtu­luşa eren kimseler olarak bilmiş, neticede ruhanî ve illiyyin ehli kimselerin yolunda olduğunu kabul etmiştir. Ahlak ve tehzib alimlerinden bazısı tüm kemallerin menşeinin hul­kun, kalbin ve kalbi amellerin ta'dili olduğunu, diğer aklî ha­kikatler ve zahir hükümlerin bir önem arzetmediğini beyan etmişlerdir. Aksine sülük yolunun dikeni konumundadır. Zahir alimlerden bazısı aklî, batını ve ilahî ilimleri küfür ad­detmiş ve alimlere karşı düşmanlık etmişlerdir.

Bu batıl inançların sahibi olan üç taife ruh makamları ve

58



İLMÎN KISIMLARI

insanlık neşetinden mahrumdur. Dolayısıyla enbiya ve evli­yanın ilimlerinde hakkıyla tedebbürde bulunmamışlardır. Bu yüzden bunlar arasında bir takım çekişmeler olmuş, bir­birlerini kınamışlardır. Batıl olduklarını iddia etmişlerdir. Halbuki mertebeleri sınırlandırmak batıldır. Bir manaya gö­re birbirini tekzib etmek hususunda her üçü de doğru de­mektedir. Yoksa amel ve ilimleri mutlak bir şekilde batıl de­ğildir. Onların bu insanî mertebeleri bu hadde sınırlandır­maları ve ilim ve kemalleri sahip oldukları dalda mahdud kılmaları gerçeğe aykırı bir hadisedir.

Rasulullah (sav) bu hadiste ilmi üçe ayırmıştır. Şüphesiz ki bu üç ilim de bu üç mertebe ile ilgilidir. İlahî kitaplar nebevi sünnetler ve masumlardan (A) menkul hadislerde yer alan ilimler de buna tanıklık etmektedir ki ilimleri bu üç kıs­ma ayrılmaktadır.

Birincisi Allah, melekler, kitaplar, rasuller ve ahiret ilmi­dir ki semavi kitaplar ve özellikle de rububi Kur'anî kerim bu ilimle doludur.Hatta denilebilir ki Allah'ın kitabında yer alan en ilmin çoğu bu ilimdir. Bu ilim muhakkiklerin beyan ettiği kamil bir beyan ve sahih bir burhanla mebde ve meada (yaratılış ve ahirete) davettir. İlahi kitapta diğer iki merte­benin bu kadar değeri yoktur. İmamların da bu hususta sa­yılamayacak kadar hadisleri vardır. Kafi, Tevhid-i Saduk vb. muteber kitaplara başvurulacak olursa konu daha da iyi an­laşılır.

Hakeza batının tehzibi, hulkun İslahı ve ta'dili hususun­da da kitab-ı ilahi ve Ehl-i Beyt'ten menkul hadislerde de ol­dukça fazla bilgiler mevcuttur. Ama biz zavallılar nezdinde bu ilahi kitap ve bablar kapalı kaldığından itina ve itibar görmemektedir. Bizim onların ilim ve hadislerinden teberri

59



KIRK HADİS ŞERHİ

ettiğimiz gibi tahir imamlar da bizlerden teberri edecek Al­lah Teala da bizlere, aleyhimize hüccet ve delil ikame ederek muaheze edecektir. Kötü akibetten Allah'a sığınırım.

Bizim tüm kitaplarımızda fıkıh ve zahirî menasiklerle il­gili hadisler de oldukça fazladır.

O halde belli oldu ki şeriat ilimleri beşerin ihtiyaçları ve insanlığın üç makamı hasebiyle üç kısımdan ibarettir. Bu ilimlerin alimlerinden hiç birisi birbirine itiraz etmez. İnsan bir ilme sahip değilse o ilmi tekzib etmesi ve o ilmin ashabı­na dil uzatması gerekmez. Akî-ı selim nezdinde tasavvursuz tasdik yanlış ve ahlaki çirkinlikten sayıldığı gibi tasavvursuz tekzib de çirkin bir şeydir. Hatta daha çok çirkin ve kötüdür. Örneğin filozofların dediği vahdet-i vücudu bilmiyor, bunu fi­lozoflardan öğrenmiyor ve gerekli şeylerini elde edemiyorsak niçin ehlini tekfir edelim ki? Aksi takdirde Allah'ın huzurun­da utanmaktan başka bir cevabımız olabilir mi? "Ben öyle bi­liyordum" özrü asla kabul edilmez. Her ilmin birtakım mu-kaddematı ön bilgileri vardır ki bunları bilmediğimiz takdir­de neticeyi derketmek de mümkün değildir. Özellikle vahdet-i vücud meselesi ömür boyu zahmet çekilse dahi yine de aslı ve hakikati derkedilemiyor, Filozof ve ariflerin yıllarca tar­tıştığı ve incelediği bir meseleyi sen bir kitap okumakla veya Mesnevi'nin bir şiirini öğrenmekle nakıs aklın sayesinde an­layabileceğini mi sanıyorsun? Hayır hiç birşey öğrenemezsin.

"Haddini bilen ve ileri gitmeyen kimseye Allah rahmet et­sin. "

Hakeza fakihi "kabukçu" ve "zahirci" diye suçlayan arif ve filozof kılıklı insanlar da hakikatte nebilerin beşeri nefis­leri kemale erdirmek için Allah'tan getirdikleri şer'î ilimlere dil uzatmış sayılır. Onları tekzib etmiş sayılır. Bunu hangi

60



İLMİN KISIMLAEI

dini ölçüler üzere yapıyor? Alim ve fakihlere hangi aklî veya şer'i deliller sayesinde saldırabiliyorsun? Allah nezdinde bunların hesabını nasıl vereceksin? Bu usanç veren merhale­den de geçelim.

Fasıl

Peygamber (sav)'in zikrettiği üç ilmin mezkur üç dal ol­duğu malum olduktan sonra şimdi de bu üç unvanından hangisinin bu ilimlerden birisine uyduğuna bakalım. Gerçi bu mesele o kadar önemli bir mesele değildir. Bu bablarda en önemli şey ilimlerin aslını öğrenmek ve daha sonra onları tahsil etmektir.   •

Ama hadis-i şerifin beyanı için burada kısa bir işaret et­mek zorundayız. Bu hadisi şerheden bazı büyük alimler bu hususta ihtilaf etmişlerdir. Ki konu uzayacağından geçmek zorundayız.

Kasır aklıma gelen birtakım konuları zikredilmeyen şa-hidleriyle birlikte sizlere zikretmeye çalışacağız; daha sonra büyük şeyhimiz Şahabadi'nin beyan ettiği önemli büyük nükteyi beyan etmeye çalışacağız.

Bil ki ayet-i muhkeme; aklî ilimler, hak inançlar ve ilahi öğretilerden ibarettir. Fariza-i adile ise ahlak ilmi ve kalb tasfiyesinden ibarettir. Sünnet-i kaime ise zahirî ilimler ve kalıbî edebler ilminden ibarettir. Bu tertibin delili ise şudur ki nişane manasına gelen ayet kelimesi aklî ve itikadî ilim­lerle mütenasiptir. Zira o ilimler zat, esma, sıfat ve diğer öğ­retilerin nişaneleridir. Diğer ilimler ise hiç bir yerde ayet ve­ya nişane olarak tabir edilmemişir. Örneğin kur'an-ı Ke-rim'de birçok hususta Allah'ın varlığı, esma, sıfat ve zatî mu-

61



KIRK HADİS ŞERHİ

kaddesin vücudu veya kıyametin keyfiyetleri gayb alemi ve berzah hususunda ikame edilen burhanlardan sonra "bu akıl sahipleri ve düşünenler için bir ayettir" buyrulmaktadır. Bu tabir bu ilimler öğretiler hususunda oldukça yaygın olan bir tabirdir. Ama furu-i şeriyeden bir fer' veya usulî ahlakiyye-den bir asıldan sonra "bu bir ayettir" denilirse bu bir nevi saflık olur. Bu konu oldukça malum bir konudur. O halde malum oldu ki ayet, alamet, ve nişane mearif ve ilimlere öz­gü bir daldır. Nitekim muhkeme diye tavsif edilmesi de bu ilimlerle uyumludur, zira bu ilimler akli mizan ve muhkem burhanın altındadır. Ama diğer ilimler burhan çeşidi itiba­riyle muhkem ve sağlam değildir.

Ama fariza-i adilenin ahlak ilmine ait olduğuna gelince: Burada da fariza kelimesi adile kelimesi ile tavsif edilmiştir. Zira güzel ahlak ahlak ilminde tesbit edildiği gibi ifrad ve tefridden sakınmak ve itikad yoluna koyulmaktır. İfrat ve tefrit kınanmış, itidal yolu olan adalet ise örülmüştür. Örne­ğin güzel ahlak ve fazıl melekenin erkanlarının biri olan ce­saret ifrat olan tahayyür ile tefrit olan cübn'den sakınmak­tır. Tahavvür insanın korkması gerektiği yerde korkmaması cübn ise insanın korkmaması gerektiği yerde korkmasıdır. Hakeza erkandan biri olan hikmet de sefeh ve beleh diye bi­linen ahlakî rezaletler arasındaki itidal yoludur; sefeh insa­nın fikrini yersiz yerde kullanmasıdır. Beleh ise insanın aklı­nı kullanması gerektiği yerde fikrî kuvvesini tatil etmesidir. Hakeza iffet rüknü de, şereh ve humud rezaletinin arasında­ki orta yol, cömertlik ise israf ve cimrilik rezaletinin arasın­daki orta yoludur. Dolayısıyla fariza,i adile olması da onun ahlak ilmine uygun olduğunun delilidir. Hakeza fariza kabul edilmesi de bunun delilidir. Zira fariza 3. kısımla ilgili olan

62



İLMİN KISIMLARI

sünnetin karşısmdadır ve de aklın herhangi bir yolla idrak edebildiği şeyden ibarettir. Nitekim ahlak ilmi de böyledir. Ama sünnet salt taabbut ve kulluktan ibarettir ve akıl onun derkinden acizdir. Bu yüzden diyoruz ki sünnet-i kaime taabbudî ilimler ve şer'î edeblerden ibarettir. Ki sünnet diye tabir edilmiştir ve akıllar tür itibariyle bunları idak etmek­ten acizdir. Bunların derk ve isbat yolu ise sünnettir. Yani onlar sünnet yoluyla derk edilebilir ve isbat edilebilir. Nite­kim sünnetin "kaime" diye tavsif edilmesi de şer'i vaciblerle mütenasibtir. Zira ki ikame; diğer "namaz, zekat, veb şer'î farzlarda da kullanılmaktadır ve bu kelime diğer iki ilimde kullanılmamaktadır ve bu tatbik edilebilecek en mütenasip bir yoldur. Yine de doğrusunu ancak Allah bilir.

Fasıl

Şimdi de daha önceden vaadettiğimiz bir nükteyi beyan etmeye çalışacağız. O da şu ki hadis-i şerifte akaid ilmi ve öğretiler ayet diye tabir edilmiştir ve ayet; alamet ve nişane demektir.

Bu tabirin nüktesi de şudur ki aklî ilimler ve itikadî ger­çekler sadece onları derketmek, süslü püslü tabirleri öğren­mek veya dünyevî bir makam elde etmek için öğrenilirse "ayat-i muhkemat" diye tabir edilemez. Aksine böylesi bir tahsil kalın bir hicab ve boş bir hayalden ibarettir. İnsan ilim tahsilinde maksadı Allah'a vasıl olmak ve esma ve sıfat olarak tahakkuk etmek ve Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmak olmazsa bu derklerin her birisi kendisi için cehennem ma­kamlarından birisi haline gelir, kalbî kararır basiret gözü kör olur ve şu ayet-i kerimenin  misdakı haline gelir, "iler

63



KIRK HADİS ŞERHİ

kim zikrimden yüzçevirirse onun için dar bir geçim vardır ve onu kıyamet gününde kör olarak hasrederiz."

Bu alemde insan kendini kör bulunca da "Hakk'a itiraz eder ve der ki: "Ben o alemde kör değildim, niçin beni bu alemde kör hasrettin." O zaman da kendisine şöyle cevap ve­rilir: "Sen o alemde de kör idin. Zira ki bizim ayetlerimizi müşahede etmedin, onları unuttun." Ahiret aleminde insa­nın gözlerinin görmesinin mizanı basiret ve kalp gözünün görmesidir. Beden ve kuvvelerinin tamamıyla kalp ve batını­na tabi olmasıdır. Bu alemde varolan herşey o alemde de ol­duğu gibi zuhur eder. Dolayısıyla bütün mefhum alimleri, ıs-tılahat bilginleri ve kitap hafızlarıyla yazarlarının Allah'ı bi­len melekleri ve ahiret gününü bilen alimler olduğunu san­mayınız. Eğer onların ilimleri ayet ve nişane ise niçin onla­rın kalbinde nuranî tesirler icat etmemektedir. Bu aslında büyük bir yanlışlıktır. Zira onların kalb zulmetini, ahlakî fe­satlarını, ameli bozukluklarını artırmaktan başka birşey yapmamıştır. Kur'an-ı Kerim'de alimleri tanımak için birta­kım ölçüler beyan edilmiştir. Nitekim bir ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: "Allah'tan sadece alim olan kulları kor­kar" yani haşyet sadece alimlere özgü bir şeydir. Allah'tan korkmayan bir kimse, alimler zümresi dışındadır. Acaba kal­bimizde haşyet ve korkudan her hangi bir nasibimiz var mı­dır? Eğer varsa zahirde niçin tesir ve etkisi görülmemekte­dir.

Hz. Ali bir hadiste şöyle buyurmaktadır: "Ey ilim talibi, şüphesiz ki ilmin birçok fazileti vardır. İlmin başı, tevazu; gözü hasedden uzak olmak, kulağı derketmek, dili doğruluk, hıfzı araştırmak, kalbi iyi niyet, aklı eşya ve işleri bilmek, eli rahmet, ayağı alimleri ziyaret etmek, himmeti selamet, hik-

64



İLMİN KISIMLARI

meti takva, yeri necat, öncüsü afiyet, merkebi vefa, silahı yu­muşak dilli olmak, kılıcı rıza, yayı insanlarla iyi geçinmek, ordusu alimlerle oturup kalkmak, malı edeb, zahiresi gü­nah işlememek, azığı iyilik, suyu uzlaşmak, kılavuzu ilahi hidayet, dostu iyileri sevmektir." (Kafi, C 1., s. 48).

Hz. Ali'nin bu zikrettikleri şeyler alimlerin alametleri ve ilmin belirtileridir. O halde bunlardan mahrum olan birisi bilmelidir ki ilimden bir nasibi yoktur. Üstelik cehalet ve da­lalet ehlindendir. Ahirette de bu mefhumlar onun için zul-mani hicaplar olacaktır. Kıyamette en büyük hasret duyan­lardan olacaktır. O halde ilimde ölçü alamet, nişane ve ayet olmasıdır. Hiçbir enaniyet ve bencillik olmamalıdır.

Ayrıca "muhkeme" diye tavsif edilmesi de şundan ötürü­dür ki gerçek ilim kalpte icad ettiği nuraniyet sebebiyle itmi­nan oluşturur ve sekleri yok eder. İnsan ömrü boyunca ilahi öğretiler için sayısız delil ikame ettiği ve cedelde muhatabını yendiği halde bu ilmin kalbinde hiç bir etki icad etmemiş ol­ması da olasıdır. Aksine şek ve şüphesini daha da artırır. O halde kavramları toplamak ve ıstılahatları çoğaltmanın hiç bir faydası yoktur. Aksine kalbi Allah'tan gayrisine mütevec­cih kılar ve insanı Allah yolundan gafil kılar.

Ey aziz! çare şudur ki insan ilminin ilahi olmasını isterse önce mücahede ve riyazetlerle kendini tezkiye etmeli ve ni­yetini halis kılmalıdır. "Kırk gün Allah için ihlaslı olanın kalbinden diline hikmet çeşmeleri cari olur." Kırk günlük İh­lasın etki ve faydalan bunlardır. O halde kırk veya daha faz­la yıldır bu kavramlar ve ilimler sahasında çalışan kendini Allah'ın ordusundan ve ilimlerin allamesi görenler bilmelidir ki, tahsil ve zahmetleri ihlas üzere değildir. Aksine şeytan ve nefis için tahsil etmiş ve zahmet çekmişlerdir. Bu ilimden

65



KIRK HADÎS ŞERHİ

herhangi bir keyfiyet ve halin hasıl olmadığını gördüysen bir müddet tecrübe için de olsa niyetini ihlaslı kılmak ve kalbini temizlemek hususunda çalışmalısın. Eğer bunun bir etkisini görürseniz devam ettirirsin. Gerçi tecrübe lafı edilince, ihlas kapısı kapanır. Ama yine de bu nurdan istifade eder ve doğ­ru yola yönelirsin.

Velhasıl ey aziz! sen tüm berzah, kabir, kıyamet ve kıye-metin derecelerinde ilahi hak marifetler, hakiki ilimler, gü­zel ahlak ve salih amellere muhtaçsın. Hangi derecede olur­san ol itilasını artırmaya çalış, nefsin vehimleri ile şeytanın vesveselerini kalbinden atmaya çalış. Böylece bir netice elde eder ve hakikate erişirsin. Senin için hidayet yolu açılır ve Allah Teala elinden tutar. Allah biliyor ya eğer bu boş ve ba­tıl ilim, fasid evham, kalbi zulmetler ve kınanmış ahlak ile öbür alame göçecek olursak büyük musibetlere duçar olaca­ğız. Bu ilim ve ahlak bizim için zulmet ve ateşlere dönüşe­cektir.

Fasıl

Molla Sadra (K) Usul-i Kafî şerhinde İmam Gazalî'den uzun bir bölüm nakletmektedir. İmam Gazali bu bölümde ilimleri dünyevi ve uhrevî ilimler diye ikiye ayırmıştır. Fı­kıh ilmini dünyevi ilimden saymış, ahiret ilmini ise mükaşe-fe ve muamele ilmi diye ikiye ayırmıştır. Muamele ilminin ise kalplerin hallerini bilmek olduğunu söylemiştir. Mukaşe-fe ilmi ise kalpler tezkiye olduktan sonra kalpte oluşan bir nurdur. Bu nurla hakikatler keşfolur, zat, esma, sıfat efal ve hikmetleri ile diğer mearif hususunda hakiki bir marifet elde edilir. Molla Sadra'da bu taksimi beğendiği için bizim şerhiy-

66



İLMİN KISIMLARI

le meşgul olduğumuz hadisin şerhinde şöyle demiştir: "Ra-sulullah'ın yaptığı bu taksim muamelat ilimleriyle ilgilidir. Zira halkın çoğunun istifade ettiği ilim de budur. Ama mü­kaşefe ilmi insanlardan çok azı için hasıl olmaktadır."

Yazar diyor ki Şeyh Gazali'nin sözüne bir itirazım var. Sıhhati farzedilse o zaman da Molla Sadra'nın (R) sözüne başkabir itirazım vardır.

Gazali muamelat ilminin kalbin sabır, şükür, korku, ümid veb. kurtarıcı halleri ile düşmanlık, hased, aldatıcılık vb. helak edici hallerini bilmek olduğunu söylüyor. O halde Rasulullah'm zikrettiği üç ilim muamelat ilminden sayıla­maz. Sadece "fariza-i adile" bu ilimden sayılabilir.

ikinci itirazım şu ki Gazali; fıkıh ilmini dünyevî ilimler­den fakihleri ise dünyevi alimlerden saymıştır. Halbuki fıkıh uhrevi ilimlerin en değerlisidir. Bu nefis sevgisi ve insanın ehli olduğunu sandığı şeyleri sevmesinden kaynaklanmakta­dır. Yani mütedavil manada bir ahlak ilmi bu açıdan diğer ilimlerden hatta akli ilimlerden bile ayırt edilmiştir. Ayrıca Gazali mükaşefeyi de ilimlerden saymıştır. Halbuki bu doğru değildir. Zira ilim, nazar fikir ve burhan alanına girer. Fikir ile ilgilidir. Mükaşefe ve müşahede bazan hakiki ilimlerin neticesidir ve bazen de kalbi amellerin neticesi. Bilcümle müşahede, mükaşefe ile esma ve sıfatların hakikatine ermek ilim değildir. Mükaşefe ve ilim birbirinden apayrı şeylerdir.

Fasıl

Bil ki tıb, anatomi, astronomi vb. birçok ilimler de bir açı­dan Rasulullah'm zikrettiği üç kısım ilimden birinden sayıl­maktadır. Elbette onlara da ayet ve nişane gözüyle bakma-

67



KIRK HADİS ŞERHİ

mız gerekir. Hatta ibret gözüyle bakacak olursak tarih ilmi bile böyledir. O halde bunlar "ayet-i muhkeme"den sayılırlar ki bu vasıtayla insan Allah veya ahiret hakkında ilim elde eder veya ilmi takviye olur. Bazan da bunları tahsil etmek fariza-i adile ve bazan da "sünnet-i kaime" ilminden sayılır. Ama insan kendisi için öğrenir ve başkalarına öğretirse insa­nı ahiret ilminden mahrum kıldığı için kınanmıştır. Aksi takdirde hiç bir zarar ve yararı yoktur. Nitekim Rasulullah da böyle buyurmuştur. O halde ilimler üçe ayrılır. Birincisi insana diğer alemin halleri hasebiyle faydalı olan ilimdir. Ki yaratılışın hedefi de buna erişmektedir. Bu; Rasulullah (s)'in ilim saydığı ve üçe ayırdığı ilimdir. İkincisi insana zarar ve­ren ve onu gerekli vazifesini eda etmekten alıkoyan ilimdir. Bu kınanmış bir ilimdir ki insan bu ilimlerden kaçınılmalı­dır. Örneğin sihir, simya ve hokkabazlık gibi. Üçüncü kısım ilim ise insana bir fayda veya zararı olmayan ilimdir. Mesela insanın boş vakitlerinde bazı ilimlerle meşgul olması gibi. Hesap, hendese (geometri) heyet vb. İlimler bu türden ilim­lerdir. İnsan bu ilimleri de mezkur üç ilimden birine tatbik edebilirse çok iyidir. Aksi takdir en azından insanın bunlarla meşgul olmaması daha iyidir. Zira kısa ömrünü az vaktini ve birçok engelleri gören akıllı insan, tüm ilim ve faziletleri elde edemeyeceğini bilir ve dolayısıyla hangi ilmin kendine daha faydalı olduğunu düşünür. Elbette ki bu bağlamda insanın ebedi hayatına faydalı olan ilimler en iyi ilimlerdir. Bu ilim­ler ise enbiya ve evliyanın emir ve teşvik ettikleri ilimlerdir. Bunlar ise Rasulullah'm zikrettiği üç ilimdir. Hamd Allah'a mahsustur.

68



Yirmibeşinci Hadis ŞEK VE VESVESE

"Abdullah b. Senan şöyle diyor. Hz. Sadık (A)'a abdest ve namazında vesveseye düşmüş birini zikrederek "O akıl sahi­bi birisidir" dedim. İmam (A) şöyle buyurdu: "Nasıl bir aklı var ki? Halbuki o şeytana tabi oluyor." Ben, "Nasıl şeytana uyuyor?" diye sorunca da imam şöyle buyurdu: "O şahsa ge­len şeyin (vesvesenin) hangi şeyden geldiğini sor. Şüphesiz ki şeytanın amelinden olduğunu söyleyecektir." (Usul-i Kafi, C. 1., s. 12. Kitabu'1-akıl ve'1-Cehl 10. hadis.)

ŞERH

Bil ki vesvese, tezelzül, şek, şirk vb. şeyler şeytanın însa-

69



KIRK.HADİS ŞERHİ

noğlunun kalbine attığı ilkalardandır. Nitekim itminan, ya-kin, sebat, hulus vb. şeyler de rahmani feyizler ve meleki il­kalardandır.

Bunun açıklaması ise şudur: İnsanın kalbi mülk ve mele-kut ile dünya ve ahiret arasında kalan latif bir şeydir. Bir yönü dünya ve mülktür ve bu cihetle bu alemi tamir etmeye koyulur. Diğer yönü de ahiret, gayb ve melekut alemidir. Bu cihetle de ahiret ve melekut alemini tamir eder. Kalp ikiyüz­lü bir ayna konumundadır ki bir yüzü gayb alemidir ve ona gaybı suretler yansımaktadır ve diğer bir yüzü de şehadet alemidir. Dünyevi ile mülki suretler ona yansımaktadır. Dünyevi suretler zahiri duyu organları ile hayal ve vehim gi­bi birtakım batını duyu organları vasıtasıyla yansımaktadır. Uhrevi suretler ise aklın batınından ve kalbin içinden ona yansımaktadır. Kalbin dünyevi yönü güçlenir ve insan sade­ce dünyayı tamire yönelirse bu batini teveccüh sebebiyle pis nefislerin, şeytanların ve cin aleminin,tabiat ve karanlık mülk alemi olan melekut-u sufla'ya yönelir. Bu tenasüp vası­tasıyla kalbinde birtakım şeytani ilkalar vücuda gelir. Bu il-kalar batıl hayaller ile habis evhamların menşei haline gelir . Nefis bilcümle dünyaya meylettiği için bu batıl hayallere iş­tiyak duyar, azim ve iradesi de buna tabi olur ve böylece bü­tün kalbi ve kalıbî (organik zahiri) amelleri şeytani ameller sınıfından olur.

Böylece bütün kalbini vesvese, şek, terdid, evham ve batıl hayaller kaplar. Bedeni ameieri de kalbin batmî suretleri şeklinde teceli eder. Zira ameller iradetlerin misal ve yansı­ması, onlar da vehmin misal ve yansımasıdır.

Onlar kalbin yönelişinin yansımasıdır. O halde kalp; şey­tani aleme yönelirse kalpte şeytani cehli mürekkep sınıfın-

70



ŞEK VE VESVESE

dan bir takım ilkalar vücuda gelir. Neticede zatın batınında vesvese, şek, şirk ve batıl şüpheler doğar, daha sonra bütün beden mülküne sirayet eder.

Zikredildiği kıyas üzere kalbin yönü eğer ahireti tamire, hak marifetleri bilmeye ve gayb alemine teveccühe yönelirse onda bir tür melaike ve tayyib nefisler alemi olan melekutî a'laya teveccüh vücuda gelir. Dolayısıyla bu kalbe ifaze edi­len ilimler rahmani ve meleki ilimler, inançlar da hak inanç­lar olur. Bu kalbe yapılan ilkalar, ilahi ve rahmani ilkalar olur. Bu kalb şek ve şirkten arınmış ve tertemiz hale gelir. Nefiste itminan ve istikamet haleti vücuda gelir. İştiyakları ilimleri üzere, iradetleri iştiyakları üzere ve onun da kalbi ve kalıbı, zahiri ve batınî amelleri ise akıl ve hikmet mizanı üzere gerçekleşir.

Bu şeytani ilkalar ve rahmani ilkalarm birtakım mertebe ve makamları vardır ki şu anda detaylı bir şekilde anlatmak uygun olmadığından bu kadarıyla yetiniyoruz.

Bu dediklerimize delalet eden bir takım hadisler vardır ki biz bunlardan biri olarak Mecme-ul Beyan'da Ayyaşi'den nakledilen bir rivayeti naklediyoruz. Hz. Sadık (a) şöyle bu­yurmuştur: "Rasulullah (s) şöyle buyuruyor: "Her müminin göğsünde kalbi için iki kulağı vardır. Bir kulağına melek üf-ler bir kulağına ise şeytan vesvese eder. Allah mümini melek ile teyid eder. Allah Teala'nın şu sözü de buna delalet etmek­tedir. "Ve onları kendisinden bir ruh ile desteklemiştir..." (Mücadele, 22)

Mecme'ul-Bahreyn kitabında yer alan bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Şeytan burnunu insanın kalbinin üzerine koyar; şeytanın domuzun burnuna benzer bir burnu vardır oradan insana dünyaya ve Allah'ın helal kılmadığı şeylere

71



KIRK HADÎS ŞERHİ

"yönel" diye vesvese eder. Bu esnada insan Allah'ı zikrederse şeytan kaçar." (Mecme'ul-Bahreyn C. 2., s. 707.)

Fasıl

Şu anda şerhi ile meşgul olduğumuz hadis ve zikrettiği­miz benzeri hadislerde yer aldığı üzere vesvese şeytanın amellerindendir. Şu anda da insanların genelinin zihnine daha yakın ve münasip olan bir yolla bu konuyu aydınlatma­ya çalışalım. Gerçi önceki beyan, ehli nezdinde aklî mizanla­ra ve bürhanî kanunlara uygun, marifet ehlinin zevkine mu­tabık ve kalb ashabının müşahedelerine uygun bir beyandır. Ama bunun beyanı birtakım usul ve kaideler üzere bina edil­miştir ki burada onları zikretmek uygun olmadığından sarf-ı nazar ediyoruz.

Daha önce de dediğimiz gibi vesvese şeytanın ilkaların-dan olup bunda hiçbir dini ve imani davetçinin etkisi yoktur. Ama vesveseye kapılan insan kendi hayaliyle bunun aksini düşünebilir. Bunun delili ise vesveseye düşen insanın şeriat hükümleri ile Ehl-i Beyt'in hadislerine muhalefet etmesidir. Örneğin Ehl-i Beyt'ten mütevatir olarak nakledilen rivayet­lerde yeraldığı üzere Peygamber (S) her uzvuna bir defa su dökecek şekilde abdest alırdı. Yüz ve ellerin birer avuç su ile yıkanması fıkhın zaruriyatmdandır; ama iki defa yıkanması hususunda ihtilaf vardır. Hatta "Vesail" kitabının yazarı bu­nun caiz olmadığına veya en azından caiz olmadığı hususun­da düşünülmesi gerektiğine hükmetmiştir. Bazısından da bunun aksi rivayet edilmiştir. Gerçi iki defa yıkamanın ceva­zı da açık birşeydir. Büyük bir şöhreti ve hem de bunu istih-babına delalet eden birçok rivayetler vardır. Ama bir defa yı-

72



ŞEK VE VESVESE

kamak daha da faziletli olabilir. Lakin her uzvu tümüyle kaplayacak birşekilde üç kere yıkamak bid'at ve abdesti batıl eden birşeydir. Rivayetlerde de yeraldığı üzere üçüncü defa yıkamak bidattir ve her bidat ateşte yer alacaktır. (Vesail-Şia C. 1.. s. 1307- usul-i Kafi, C. 1., s. 73)

Vesveseye düşen cahil insan her uzvunu on defa yıka­makta ve yine de gönlü rahat etmemektedir. Şimdi bu hangi mizana uymaktadır? Acaba hangi hadis ve fakihin fetvasına uygundur? Yirmi yıldan fazla bu batıl abdestle namaz kılmış ve halkın içinde hep taharet ve mukaddesatın kemalinden söz etmiştir. Şeytan onunla oynamakta ve nefsi emmare onu kandırmaktadır. Vesveseye kapılan insan başkalarını hatay­la suçlamakta, kendisini ise doğru yolda sanmaktadır. Acaba açık nas ve ulemanın icmasına muhalif olan bir şey şeytan­dan mıdır, yoksa nefin temizliğinden mi? Eğer bunu takva­nın kemalinden ve dinde ihtiyattan kaynaklandığı söylene­cek olursa o halde ne olmuş ki bu yersiz vesveseye kapılan cahil insanlar, ihtiyatın gerekli olduğu veya üstün olduğu yerlerde ihtiyat etmiyorlar?

Şimdiye kadar mal hususunda vesveseye kapılan bir kişi gördünüz mü? Vesveseye kapılıp da birden fazla zekat veya hums veren insan gördünüz mü? Bir defa hac yerine bir de­fadan çok Hacc'a giden insan gördünüz mü? Şüpheli yiyecek­lerden sakınan insan gördünüz mü? Ne olmuş da herşeyin helal olduğu asaletine inanmakta ama herşeyin tahir olduğu asaletine inanmamaktadır.Halbuki herşeyin helal o'duğu ba­bında bile şüphelerden sakınmak daha üstündür. Birçok ha­disler de buna delalet etmektedir. Taharet babında bunun tam tersi sözkonusudur.Nitekim imamlardan birisi def-i ha­cete giderken birtakım sıçramalardan vesveseye kapılmasın

73



KIRK HADİS ŞERHİ

diye mübarek bacaklarına su serperdi. Ama bu zavallı ves-vas masum imama uyduğunu, dini ahkamlarını masum imamdan aldığını söylediği halde malları tasarruf anında as­la sakınmamaktadır, yiyecekleri herşey tahir olduğu hük­münce yemektedir. Yedikten sonra el ve ağzını temizlemek­tedir. Yerken herşeyin tahir olduğu asaletine sarılmakta, ye­dikten sonra ise herşeyin necis olduğunu söylemektedir. Ve kendi zannmca alim birisi ise "ben gerçek taharetle namaz kılmak istiyorum" diye cevap verir. Halbuki namazın ger-çektaharetle üstünlüğü şimdiye kadar malum olmamıştır. Fakihler bundan asla bahsetmemişlerdir. Eğer gerçek bir ta­haret ehli isen niçin gerçek bir hilliyet ehli değilsin. Gerçek­ten de gerçek bir taharet elde etmek istiyorsan elini on defa yıkamanın ne gereği var? Halbuki cari suya birkez elini sok­makla insanın eli tahir olur. Kür olan suya (Miktarı 377,.419 kg. olan su müt). elin idrar veya bazı necasetler dışında necis olmuş ise iki mertebe ve meşhur olduğu üzere idrarla necis olmuş bile olsa bir mertebe sokmak yeterlidir. İki kez sokmak ise icmaen yeterlidir. O halde ikiden fazla yı­kamak şeytanın ve nefsin hilesindendir. Bunun hiç bir üs­tünlüğü yoktur. Ama vesveseye düşen insanlar bununla övünmektedirler. Bundan da kötü ve korkuncu bazılarının namazın niyyetinde veya tekbiretu'l-ihramda düştüğü vesve­sedir. Zira bu hususta birden fazla günaha düşmektedirler. Buna rağmen kendilerinin iyilerden olduğunu zannetmekde-dirler. Bu amel sebebiyle kendilerinin üstünlüğüne inan­maktadırlar.

Niyet, iradî amellerin onsuz yerine getirilmediği ve iradi amellerin gereği olan bir şeydir. İnsan ibadi ve gayri ibadi hiçbir ameli niyetsiz yerine getiremez. Ama buna rağmen

74



ŞEK VE VESVESE

şeytanlıklarının ve şeytanın onlar üzerindeki tasallutunun farklılığı oranda bazısı bir saat bazısı ise saatlerce bu vücu­du zaruri olan emrin husulü vesvesesine mübtela olmakta­dırlar. Sonunda da zaten hasıl olmamaktadır. Bu amel şey­tanın amellerinden ve ilkalarından biridir. Bu zavallıyı diz­ginlemiş bu zaruri işi ona gizli tutmuş ve onu birçok haram­lara mübtela etmiştir. Örneğin namazını yarıda kesmekte, terkettirmekte ve vaktini geçirtmektedir. Şimdi bunu şeyta­nı ilkasından mı saymak gerekir? Yoksa takva ve taharetten mi?

Vesvasın durumlarından biri de nassın ve fetvanın hük­mü ile adalete mahkum olan insanlara iktida etmemesidir. Zahiren salih ve muttaki olan insanlara namazda iktida et­memesidir. Halbuki böyle insanların batınını sadece Allah bilir. Bunun teftişi de lazım değildir. Hatta caiz bile değildir. Ama buna rağmen vesveseye düşen insanı şeytan kandır­makta caminin bir köşesinde cemaatten uzak ferdi bir şekil­de namaz kıldırmaktadır. Kendisine sorulacak olursa da şöy­le demektedir. "Ben bu hususta şüphe ediyorum. İçim rahat değil." Ama buna rağmen imamet makamı kendisine verile­cek olursa bundan asla geri kalmaz. Halbuki imamet daha zor ve şüpheli bir husustur. Ama nefsinin nevasına uygun ol­duğu için o hususta şüphe etmez.

Birçok insanın mübtela olduğu vesveselerden biri de kıra­atte vesvesedir. Tekrar veya harfleri eda ederken yapılan aşırılık sebebiyle bazen tecvid kaidelerinin dışına çıkmakta­dırlar. Hatta bazen kelimenin sureti bile tümüyle değişmek­tedir. Örneğin "Dallin" kelimesini öyle eda ediyorlar ki "Dal" harfini kaf harfine benzetiyorlar. Rahman ve Rahim'in "ha" harfini ise bambaşka bir şekle benzeterek eda ediyorlar. Ba-

75



KIRK HADİS ŞERHİ

zen de kelimenin harflerinin arasını öyle ayırmaktadırlar ki kelimenin madde ve heyeti tümüyle değişmekte, bambaşka bir şekle bürünmektedir. Bilahare mu minin ve muttaki in­sanların miracı ve dinin direği olan namazdan tümüyle gaf­let etmekte ve kelimelerin tecvidine yönelmektedir. Aynı za­manda bu aşırılık sebebiyle tecvidi de bozmakta ve hatta za­hir hasebiyle şeriatte bile caiz olmayan bir halete düşmekte­dir. Acaba buna rağmen bu durum şeytanın vesveselerinden midir? Yoksa Rahmanın teyitlerinden mi?

Rivayetlerdeki kalp huzuru hakkında nakledilen birçok rivayete rağmen bu zavallı ilmi ve ameli makamda kalp hu­zurundan sadece niyetlerde, "veleddallin" kelimesindeki uzatmada, göz ağız ve benzeri organlarını kelimeleri eda ederken ilginç bir şekle sokma hususunda düştüğü vesvese dışında hiçbir nasip almamıştır. Acaba insanı yıllarca na­mazdan gaflet etmesi kalp huzurundan yoksun olması büyük bir musibet değil midir? Bunu İslah etmeyi dahi düşünme­mesi, bunun ibadi bir mesele olduğunu bilmemesi ve kalb alimlerinden öğrenmemesi ve dolayısıyla amel etmemesi bü­yük bir musibet değil midir? Vesveseye düşmüş insan Kur'an'ın nassma göre şeytanın vesveselerinden ve rivayet­lerde yer aldığı üzere şeytanın amellerinden olan ve alimle­rin fetvasınca da batıl olan birşeyi yapmaktadır ve de bunu mukaddesat ve taharetle ilgili birşey sanmaktadır.

Bazen de insanda vesvese kendisi gibi cahillerin vesvese­yi fazilet saymasından ortaya çıkmakta ve artış kaydetmek­tedir.

Örneğin bu adamın takvasını övmekte ve falan şahıs sırf mukaddes ve mütedeyyin olduğu için vesveseye düşmüştür diyorlar. Halbuki vesvesenin dinle hiç bir ilişkisi yoktur. Ak-

76



ŞEK VE VESVESE

sine dine muhalif birşey olup cehaletten kaynaklanmaktadır. Ona işin hakikatini söylemedikleri için o da bundan sakın­mamış ve onu kınamadıkları için bu işe yönelmiştir. Aksine onu medh ve sena etmektedirler. Dolayısıyla o da bu işi ta­kip etmekte ve son mertebesine ulaştırmaktadır. Böylece de şeytanın bir oyuncağı ve askeri haline gelmektedir. Mukar-reb insanların dergahından uzaklaşmaktadır.

O halde ey aziz, vesvesenin aklen ve naklen şeytandan ol­duğu ve İblisin amelinden olduğu dolayısıyla amellerimizi ve kalbimizi batıl ettiği malum oldu.Bu vesvese amelde de son bulmaz ve itikat ve diyanete sirayet eder.

Bir de din suretinde bizi Allah'ın dininden uzaklaştırır. Mebde ve mead hakkında şekke düşürür ve ebedi şekavete ulaştırır. Sizleri fısk ve. fücur yoluyla kandıramaz ve dalalete sürükleyemez. Dolayısıyla ibadet ve menasik yoluyla ortaya çıkmakta ve Allah'a yakınlık vesilesi olması gereken amelle­ri tümüyle' batıl etmekte ve Allah'tan uzaklaştırıp şeytana yakın kılmaktadır. Şimdi de inançlarınla oynamasından korkulmaktadır. Mümkün olan her vesileyle bundan kurtul­maya bakmalı, tedavi yollarını araştırmalısın.

Fasıl

İnsanı ebedi helakete ulaştırmasından korkulan bu kalbi hastalığın tedavisi diğer kalbi hastalıklar gibi faydalı bir ilim ve amel sayesinde oldukça kolaydır; ama insan ilk önce kendisini hasta olarak kabul etmelidir. Daha sonra da teda­viye yönelmelidir. Şeytan bu zavallı için öyle şeyler yapmak­tadır ki kendisini hasta olarak kabul etmemektedir. Hatta diğerlerini sapık ve dinde takvasız olarak saymaktadır.

77



KIRK HADİS ŞERHÎ

İlim yolu, mezkur olan hususlarda tefekkür etmektir. İn­san amel ve fiillerini düşünmeli ve tefekkür etmelidir. Amelîn ve Allah'ın rızasını kazanmak için yapmış olduğu fil­lerin nereden ve kimden aldığına ve nasıl olması gerektiğine dikkat etmelidir. Sıradan insanlar fakih ve müctehidlerden öğrenmekte müctehid ve fakihler ise kitap ve sünnetten icti-had yoluyla istinbat etmektedirler. O halde biz, fakihlerin ki­tabına müracaat ettiğimizde vesvasm amelinin tekzib edildi­ğini ve onun bazı amellerinin batıl olduğunun söylendiğini görüyoruz. Hadis-i şeriflere ve kitab-ı ilahiye müracaat etti­ğimizde de bunun şeytanın amellerinden biri olduğunun ve sahibinden aklını aldığının kaydedebildiğini görüyoruz. O halde akıllı insan eğer aklı şeytana mağlub olmamışsa ve bi­raz düşünme kabiliyeti varsa, bu fasit amelden el çekmeli ve amellerini tashih etmelidir ki Allah Teala kendisinden razı olsun.

Kendisinden vesvese şaibesi olan herkes sıradan insanla­ra müracaat etmeli ve amellerini alim ve fakihlere arzetmeli, onlardan sormalıdır ki vesvese hastalığına ibtila olup olma­dığını anlasın. Zira birçok defasında vesveseye düşen insan kendi halinden gaflet etmekte, kendisini mutedil, başkaları­nı ise sapık görmektedir. Biraz düşünecek olursa bu inancın bile şeytanın ilkalanndan olduğunu anlar. Zira ilim ve ame­line inandığı büyük alimler bile hatta helal ve haramı öğren­diği büyük müctehidlerin ameli bile bunun aksinedir. Bütün büyük alim ve müctehidlerin dinde korkusuz olduğu, vesvese eden insanın ise mütedeyyin olduğu asla söylenemez. Şimdi ilmen bunu anladığı takdirde amelini ıslaha yönelmelidir. Amel merhalesine girmelidir. Bu hususta en önemli adım şeytanın vesveselerine ve kendisine ilka ettiği hayallere iti-

78



ŞEK VE VESVESE

na etmemesidir. Mesela eğer abdestte vesveseye düşmüş ise şeytanın ilkalarına rağmen bir kez su dökmelidir. Şeytan ona bu amelinin doğru olmadığını söyleyecektir. Ama o ce­vap olarak şöyle demelidir: Eğer benim bu amelim doğru de­ğilse o halde Rasulullah ve tahir imamların ve bütün fakih-lerin abdesti de doğru değildir. Zira Rasulullah, hidayet imamları ve büyük alimler takriben 300 yıl abdest aldılar ve mütevatir hadislere göre de bu şekilde abdest almışlardır. O halde onların abdesti de batıldır. Eğer onların abdesti batılsa bırak benim abdestim de batıl olsun. Eğer müctehid isen şey­tana şöyle de: "Ben içtihadım üzere böyle amel ediyorum. Eğer benim abdestim batıl ise Allah beni muaheze etmez. Benim aleyhime bir hücceti olamaz. Eğer şeytan müctehidin re'yi hakkında onu ihtilafa düşürecek olursa ve müctehidin böyle düşünmediğini ilka edecek olursa o zaman elinde olan kitabını aç ve ona göster. Birkaç kez onun sözüne itina ede­cek olmazsan ve onun görüşünün aksine amel edecek olur­san şeytan senden meyus olacak ve uzaklaşacaktır. Böylece kesin birşekilde tedavi edilmen umut edilir. Nitekim şu ha-dis-i şerifte buna işaret etmektedir: "Zurare ve Ebu Basir şöyle diyorlar: İmam Bakır (veya İmam Sadık (a))'a şöye de­dik: "Birisi namazında oldukça şek etmektedir. Hatta ne ka­dar namaz kıldığını ve ne kadar kılması gerektiğini dahi bil­memektedir." İmam "İade etsin" diye buyurdu. Dedik ki: Bu iş onun için oldukça sık sık tekerrür etmektedir. İade ettiği halde yine de şüphe etmektedir. İmam "şekkini terketsin" di­ye buyurdu. Daha sonra imam şöyle buyurdu: "Namazınızı bozarak o habis şeytanı kendi nefsinize alıştırmayın."

Şüphesiz ki habis şeytan kendisine adet ettirilen şeye adet eder. Ve siz namazınızı sık sık bozmayınız. Böyle yapacak

79



KIRK HADİS ŞERHİ

olursanız artık size şek gelmez." Zurare şöyle dedi: imam da­ha sonra şöyle buyurdu: "Şeytan kendisine itaat edilmesini istemektedir. Kendisine isyan edilecek olursa sizden hiçbiri­nize geri gelmez." (Furu-i Kafi, C. 2., s. 358, 2. hadis. Kita-bu's-Salat)

Hakeza Şeyh Kuleyni İmam Bakır (a)'dan şöyle naklet­mektedir: "Namazında fazla şek ettiğin zaman şekkine itina etme, namazına devam et ve onu tamamla. Böylece şeytan se­ni terkedecektir. Şüphesiz ki şek şeytandandır." (Furu-i Kafi, C. 3., s. 359, 8. hadis.)

Elbette şeytana bir müddet muhalefet eder ve.vesveseye itina etmezsen şeytan senden el çeker, nefsinde sebat ve it­minan oluşur. Ama bu muhalefet esnasında Allah'a da yal­varıp yakarmalı o mel'un şeytanın ve nefs-i emmarenin şer­rinden Allah'a sığmmalısın. Allah'a iltica etmelisin. Elbette Allah elinden tutacaktır. Nitekim Kafi'de yer alan bir riva­yette "Şeytandan Allah'a sığınmak gerektiği" emredilmiştir. Hz. Sadık (a) şöyle buyurdu: "Adamın birisi Rasulullah'ın huzuruna gelerek "Ya Rasulallah namazdaki vesvesem hu­susunda sana şikayette bulunmaya geldim. Ne kadar namaz kıldığımı dahi bilemiyorum" dedi. Rasulullah (sav) şöyle bu­yurdu: "Namaza başladığın zaman sağ elinin işaret parma­ğını sol bacağının üzerine koy ve şöyle de: "Bismillah ve bil-lah tevekkeltü alellah. Euzu billahi's-Semii'l-alimi mine'ş-şeytani'r-racim". Şüphesiz ki böylece şeytanı kendinden uzaklaştırır ve ondan kurtulursun." (Furu-i Kafi, C. 3., s. 358. Kitabu's-Salat 4. hadis.)

80



Yirmialtıncı Hadis İLMİN FAZİLETİ

"Hz. Sadık (a) şöyle buyurdu: Rasulullah (sav) şöyle bu­yurdu: "Her kim ilim öğreneceği bir yolda yürürse Allah onu cennete giden bir yola koyar ve melekler ondan razı olarak kanatlarını ilim talibi için gerer. Yer ve göklerde olanlar hat-

81



KIRK HADİS ŞERHİ

ta denizde olanlar bile onun için yarlığanma diler. Alimin abide üstünlüğü bedir gecesindeki ayın diğer yıldızlara üs­tünlüğü gibidir. Şüphesiz ki alimler peygamberlerin varisle­ridir. Peygamberler dinar ve dirhem miras bırakmazlar. (Onlar) miras olarak ilim bırakırlar. O halde ilimden nasibi­ni alan büyük bir nasib almıştır." (Usul-i Kafi, C. 1., s. 34. 1. hadis. Ki tabu Fazli'1-İlm ve Bab-u Sevabi'1-alim ve Müteallim.)

ŞERH

Bil ki bu hadisin elfazlarını şerhetmeye gerek yoktur. Ama RasuluUah (s)'in alimler için beyan buyurduğu bazı hasletleri birkaç fasılda beyan etmeye çalışacağım. Tevekkül sadece Allah'adır.

Fasıl

İlim Yolunda Olan Kimseyi Allah Teala'nın Cennet Yoluna Erdirdiği Beyanında

İlk etapta bilmek gerekir ki mutlak ilim iki kısma ayrıl­maktadır. Birincisi dünyevi ilimdir ki nihai hedefleri dünye­vi hedeflere ulaşmaktır. İkincisi de uhrevi ilimlerdir ki bun­ların da nihai hedefi melekuti makamlara nail olmak ve uh­revi derecelere erişmektir. Önceden de açıklandığı üzere bu iki çeşit ilmin üstünlüğü niyet ve maksadlarm üstünlüğün-dendir. Gerçi bu ilimler de haddi zatında iki kısma ayrılır. Hadiste ilim ehli için beyan edilen vasıflardan anlaşıldığı üzere ilimden maksat ahiret ilmidir.

Kayıtlı
Bu Sayfayı Paylaş
Share |
kerbela şahidi
Yönetici
*******

Üyeyi Alkışla 1129
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 7232


SELAM OLSUN SANA YA HÜSEYİN


« Yanıtla #1 : 27 Nisan 2009 06:35:10 »

ALLAH razı olsun
Kayıtlı
Bu Sayfayı Paylaş
Share |
HUSEYNİ SEVDA!..
Administrator
*

Üyeyi Alkışla 1706
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7218



« Yanıtla #2 : 10 Şubat 2010 15:41:56 »

ALLAH razı olsun
Kayıtlı
Bu Sayfayı Paylaş
Share |

HÜSEYNİ SEVDA!..
Ateşlere atılırken, İbrahim gibi “Hasbunallahu we ni’mel wekil” zikriyle, Allah’tan başka kimseden yardım istememenin adıdır,
Hüseyni Sevda.
Karanlık denizlerde Hut’un karnında, Yunus gibi sadece Allah’a el açmanın halidir,
Hüseyni Sevda.
Nefsine aldanıp ilah olduğunu savunan Firavun ve ordusunu, denize batıran Musa’nın elindeki asa’dır,
Hüseyni Sevda.
Peygamberlerin hatemi, kainatın efendisi,Allah ’ın habibi
Hz. Muhammed (s.a.v)’ın “Ümmeti! Ümmeti” derken, Mübarek gözlerinden dökülen gözyaşlarından bir damladır,
Hüseyni Sevda.
Kerbela çölünde yalnız… Kerbela çölünde yardımsız…
Kerbela çölünde bikes bırakılan İmam Hüseyin’in; “Heyhat mine zillet!.. İslam için öleceksem, ey kılıçlar alın canımı! feryadıdır.
Dünya hayatına önem vermeyip, kendini kardeşlerine feda etmenin…
İzzet ve şeref ile şehadete kucak açıp,
''Kulli yevmin Aşura kulli erzin kerbela'' diyebilmenin adıdır
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır

KIRK HADİS ŞERHİ-2 [İmam Ruhullah al-Musavi el-Humeyni ]-2 Etiketleri
KIRK HADİS ŞERHİ-2 [İmam Ruhullah al-Musavi el-Humeyni ]-2
KIRK HADİS ŞERHİ-2 [İmam Ruhullah al-Musavi el-Humeyni ]-2 Resimleri
KIRK HADİS ŞERHİ-2 [İmam Ruhullah al-Musavi el-Humeyni ]-2 Videoları
GoogleTagged

Gitmek istediğiniz yer:  
Konu Linki:
BB Kodu :
HTML Kodu: