|
huseyinruhullah
|
 |
« : 11 Aralık 2008 00:35:12 » |
|
KIRK HADİS ŞERHİ
hasebiyle cehli mürekkeb ve melekutî hicaptan ibarettir. İmam Sadık'm zikrettiği ve bizim de şerhiyle meşgul olduğumuz her iki taife de bu maksatta ortaktırlar. Çünkü hakkı gizleyip cedelleşmek ve üstünlük elde ederek kandırmak maksadıyla ilim öğrendiklerinden cehalet ve delalet ehlidirler. O halde imanın birinci taife için zikrettiği cehalet halk arasında mütedavil olan cehalet değildir. Aksine amaç halkı cehalete sokmak ve işleri körleştirmektir. Veya kendini cahil göstererek hakkı kabul etmemektir. Nitekim her iki grup da hakkı gizleyen ve cidal ehli olan kimselerdir. Onlar halk arasında yaygın olan hakikatleri ve hak işleri inkar etmekte ve kendi sözlerinin yücelmesi için hakkı bilmezlikten gelmektedirler. Böylece batıl görüşlerine sıcak bir pazar bulmaktadırlar.
Hakikatte ilim tahsil edenler iki kısma ayrılmakla birlikte imam bunları üç kısma ayırmaktadır.Bu taksim ilk ve külli bir taksim olup nefiy ve isbat arasında dair olan bir kı-sımlandırmadır. Bir görüşe göre de üç kısımdan daha fazladır. İmam bu kısımlandırmayla en büyük cehalet ve dalalet grubunu zikretmiştir. Başka rivayetlerde ise bunları iki grup olarak zikretmiştir. İmam Sadık (as) şöyle buyurmuştur: "Hadisi dünya menfaati için isteyen kimsenin ahirette hiç bir nasibi yoktur. Ama ahiret hayrını isteyen bir kimse için Allah ona hem dünya ve hem de ahiret hayrını verir."
Fasıl
Biz hakkı gizlemek ve cidalin bozukluk ve fesatlarını bir hadis-i şerifin zımmında beyan ettik. Şu anda da münasip olduğu hasebiyle bu hadislerden bazısını zikrediyor ve cidal ile
46
İLİM TALİBLERİ
hakkı gizlemenin fesatlarından bazısına işaret ediyoruz. Hz. Sadık (sa) şöyle buyuruyor: "Hz. Ali (as) şöyle buyurmuştur: Cidal ve sözlerde husumetten sakının Zira bunlar kalbi hastalandırmakta ve nifak bunlar üzerinde yeşermektedir." Hakeza Hz. Sadık (as) şöyle buyurmuştur: "Husumet ve düşmanlıktan sakının, zira husumet kalbi meşgul edip nifak eker ve kalpte kin icat eder." Yine Hz.Sadık (as) şöyle buyurmuştur. "Cebrail Rasulullah (sa) 'in yanına gelerek şöyle buyurdu: "Cidal ve inatlaşmak yoluyla konuşmaktan sakının. Hakkı gizlemek ve husumet, kalbi hasta etmekte, insanı dostlarına karşı kötümser yapmakta ve kalbe nifak etmektedir." Zahiri amellerin batın ve kalpte birtakım etkilerinin olduğu daha önce de zikredilmişti. Kötü amellerin kalpteki etkisi daha çabuk ve şiddetlidir. İnsan tabiat aleminin çocuğudur. Dolayısıyla şehvet, gazab ve şeytanlık kuvveleri ona daha yakın ve işlerinde tasarruf sahibidir.
Hadislerde de şöyle yer almıştır: "Şeytan insanoğlunda kanın dolaştığı gibi cereyan eder." Bu yüzden kalp tabiatla uygun olan fesatlara yöneliktir. Dışarıdan yapılan en küçük bir yardım sayesinde (bu yardım ister dış organlarından olsun isterse de dost, farketmez) kalpte şiddetli bir etki meydana getirir. Bu sebeple hadis-i şeriflerde kötü insanlarla dost olmak yasaklanmıştır. Hz. Ali (as) bir hadiste şöyle buyurmuştur: "Müslüman bir kişinin fasık bir kişiyle dost olması müslümana yakışmaz." Zira fasık ona amellerini güzel gösterir ve onu da kendisi gibi yapmaya çalışır. Ona dünya ve ahiret işlerinde yardımcı olmaz.Müslüman için fasıklarla oturup kalkmak ayıp ve zararlıdır. İmam Sadık(as) ise şöyle buyurmuştur: "Müslüman kimseye facir, ahmak ve yalancılarla dost olması yakışmaz." Günah ehli kimselerle oturup
47
KIRK HADİS ŞERHİ
kalkmak veya günah meclislerinde oturmak veya Allah'ın düşmanlarıyla dolaşmak İslam'da yasaklanmış şeylerdendir. Bunun sebebi ise onların amel hal ve haletlerinin insandaki etkisidir. Bundan da önemlisi kalbin etkilenmesidir. İnsanın kalbi kötü amellere bir müddet devam ettiğinde şiddetli bir etkilenme içine girer ki kalbin bu pisliklerden temizlenmesi uzun yıllan alır.
O halde anlaşıldı ki eğer insan hakkı gizlemek ve husumette meşgul olursa kalbinde bulanıklık ve korkunç bir zulmet vücuda gelir. Zahiri ve lisanî husumeti batmî ve kalbi husumete dönüşür.Bu, nifak ve ikiyüzlülüğün en büyük nedenidir. O halde nifağm büyük fesatlarını hakkı gizlemek ve cidalin fesatlarından anlamak gerekir.Nifak ve ikiyüzlülüğün fesatlarını ise önceki hadislerin birinde açıklamıştık.Yeniden tekrarlamayı gerekli görmüyoruz. İmam Sadık (as) hakkı gizleyen ve cehalet ehli kimseler için birtakım alametler zikrettiler ki bunlardan birisi halka eziyet etmeleridir. Halka eziyet etmek büyük fesatlardan birisidir ki tek başına insanı helak edebilecek bir etkinliğe sahiptir. Hadisi şerifte şöyle yer almıştır: "Benim dostlarımdan birine eziyet eden bana savaş açmıştır." Bu hadis-i şerifte hakkın dost ve müminlerine eziyet hak ile savaş konumunda görülmüş ve ona düşmanlık sayılmıştır. Bu husustaki hadisler sayılamayacak kadar çoktur.
Eziyet ve cidal sıfatları hakkı gözlemek ve cidal için ilim öğrenenlerin alametleri karar kılınmıştır. Burada cidal edenler için cidal sıfatı zikredilmiştir. Birinci cidalden maksadın kalbi sıfat ile kalbin habis melekesi ve ikinci cidalden mak-satın ise onun zahiri alamet ve eseri olduğu söylenebilir. Onların alametlerinden biri de sabır ehli olmadığı halde ilimle
48
İLİM TALİBLERİ
sabrı tavsif ve tarif etmesidir. Bu da ikiyüzlülüğün riya ve şirkin bizzat kendisidir. Nitekim takvalı olmadığı halde huşu izharında bulunmak da şirktir. Riya nifak ve ikiyüzlülüğün misdakı konumundadır.
Bu sıfat ve fesatlar oldukça büyük olup her birisi insanı helak edici konumdadır. Her türlü zorluk ve riyazete katlanarak insan bu rezil hasletten ve kalbi yok eden sıfatlardan kendini kurtarmalı ve imanını ortadan kaldıran bu hasletten uzak durmalıdır.Kendimizi bu zulmet ve bulanıklıktan bir an önce kurtarmalı ve kalbimizi hulusi niyet ve batını doğrulukla süslemeliyiz.
Bu babda bir nükte vardır. İnsan eğer biraz düşünürse oldukça sarsılır ve adeta beli bükülür. Bu nükte şudur: Hz. Sadık (as) alametlerin altında şöyle buyuruyor: "Allah Teala onun burnunu yere sürter ve belini büker." Bu ibaret ya haberdir veya dua. Her iki surette de gerçekleşecektir. Zira eğer haber ise Sadık'm haberi doğrudur. Eğer dua ise Masum ve Allah'ın velisinin duası müstecaptır. Bu da zillet,hor-luk ve rüsvaylıktan kinayedir. İnsanı her iki alemde de zelil, rüsvay, hor ve hakir kılmaktadır.Yanlarmda yüzsuyu ve hürmeti korunsun diye ikiyüzlülük ve fazilet izharında bulunduğu kimselerin nezdinde bile yüzsüyü dökülmüş ve değeri azalmış, dolayısıyla zelil hale gelmiş olacaktır. Kendilerine üstün olduğunu göstermek istediği kimselerin karşısında bile zelil düşecektir. O alemde mukarreb melekler, mürsel nebiler masum veliler ve salih kullar gözünde hor, hakir, rüsvay, zelil ve değersiz olacaktır.
O halde eyvahlar olsun bizim gibi hakkı gizlemek, cidal, nefsanî heva ve heves ve husumetler ehli olanlara. Bizler gerçekten de bu habis nefsin elinde esir durumundayız. Bu
49
KIRK HADİS ŞERHİ
pis nefis bizlerden el çekmemekte bizi her iki alemde de helak etmek istemektedir. Aksine bizler de asla kendimizi ıslah etmek istemiyoruz. Herşeyden gaflet içerisinde olup tabiat uykusuna dalmaktayız. Allah'ım sen kullarını İslah eden ve kalplerin malikisin.
Bütün mevcudatın vücudu senin kudret elindedir ve bütün kullarının kalbi senin tüm iradenin nüfuzu altındadır. Kendimizin maliği değiliz.Ne yararımız ne zararımız ne ölümümüz ve ne hayatımız kendi elimizde değildir. Karanlık kalplerimizi ve bulanık gönüllerimizi kendi nurunla aydınlat. Fesatlarımızı fazlın ve inayetinle ıslah et. Bizim gibi zayıf ve çaresiz insanlara yardım et.
Fasıl
Hadis-i şerifin ilk fıkrasında yer aldığı üzere hakkı gizleyen kimselerin batmî ve nefsanî bir melekesi ve mertebesi vardır. Bir de bundan vücuda gelen zahiri mertebesi var. Bu zahiri mertebe o batınî mertebenin nişane ve alametidir. Nitekim üstünlük taslamak hilekarlık ve diğer kötü sıfatların da bir batını mertebesi de vardır ki o bu emrin melekesidir. Bir de zahiri bir mertebesi de vardır ki o melekenin neticesidir. Nitekim bütün amel ve fiillerde kalbin de bir payı vardır. Bazen meleke mertebesine ulaşmakta ve bazen de hal mertebesine bulunmakta ve zahirî ameller de onların neticesi sayılmaktadır. O halde makam düşkünlüğü, üstünlük talebinde bulunmak, halkı kandırmak ve hilekarlık gibi hasletleri meleke haline gelen kimselerin alamet ve zahiri nişaneleri de onlarla uyum içindedir. Bunların bazılarını da İmam Sadık (as) zikretmiştir. Bunlardan birisi hilekarlık ve halkı
50
İLİM TALIBLERİ
kandırmaktır. Bunlar halk içinde kendilerini doğruluk ve salah ehli olarak göstermekte, ama batınları böyle değildir. Koyun kılığmdaki kurt ve insan suretindeki şeytan olan bu insanlar, Allah'ın en kötü kullarıdır. Bunların halka verdiği zarar düşmanınkinden daha fazladır. Bir alameti de zenginler karşısında dalkavukluk etmesi ve tevazu göstermesidir. Tevazu ve dalkavukluk örtüsüne girerek zayıf halkları aldatmak istemekte ve onların muhabbetinin tatlı helvasını ve dünyevî ihtiramlarını kazanmak istemektedirler. Karşılığında dinlerini satmış ve imanlarını kaybetmişlerdir. Bunun karşılığında ise onların dünyasından istifade etmektedir. Bunlar o kimselerdir ki hadiste yer aldığı üzere cennet ehli onları görünce onlara şöyle diyecektir: "Sizlere ne oldu ki biz sizin öğretileriniz vasıtasıyla cennete geldik ama sizler cehennemlik oldunuz." Onlar şöyle diyecekler, "biz dediklerimizle amel etmedik."
Onların alemetlerinden birisi de kendilerinden bir beklenti içinde olduğu emsallerine tekebbürde bulunup üstünlük taslamalarıdır. Onları amelen veya kavlen tahkir ederler. Zira kendileri için birtakım ortaklar ortaya çıktığı takdirde kendi iftihar ve değerlerinin azalacağını sanarlar.
Bilmek gerekir ki en zor şeylerden birisi insanın ilim, zühd ve takva elbisesinde dindarlık iddiasında bulunması ve bu yolda kalbini korumasıdır. Zira eğer bu yolda olan birisi vazifeleriyle amel eder ve bu aşamaya ihlas ile girerse kendisini islah ettikten sonra diğerlerini ıslaha yönelir ve Rasulul-lah'm Ehl-i Beyt'inden olan yetimleri korur. Böyle kimseler mukarreb ve kıdemli insanlardan sayılır. Nitekim Hz. Sadık (as) Hz. Bakır'in dört dostu hakkında böyle bir tabirde bulunmuştur. Mezkur hadiste şöyle buyurmaktadır: Zürare,
51
KIRK HADİS ŞERHİ
Muhammed b.Mülem, Ebu Basir ve Bureyd Allah Teala'nm şu ayette buyurduğu kimselerdendir: "Yarışıp öne geçenler de öne geçmiş öncülerdir, işte onlar mukarreb olanlardır."
Bu hususta birçok hadis vardır. İlim ehlinin faziletleri oldukça fazladır. Rasulullah (sav)'tan menkul olan şu hadis onlar için yeterlidir. "İslamı ihya etmek için ilim öğrenirken kendilerine ölüm çatanlar ile enbiya arasında cennette sadece bir derece fark vardır."
Bundan sonra da inşaallah onların faziletlerinden bahsedilecektir. Eğer Allah korusun ihlas yolundan uzaklaşır ve batıl yoluna girerse, Allah'ın kötü kullarından ve alimlerinden birisi haline gelir. Bunlar için hadislerde çok sert ve ilginç tabirler yer almıştır. İlim ehli ve talihlerinin, gözönünde bulundurmaları gereken ilk nükte şudur: Tahsilleri esnasında kendi nefislerini tezkiye etmeye çalışmalıdırlar. Bunu bütün işlerinden önce yapmalıdırlar. Bütün akli farzlar ve şer'î farizelerden daha farz ve önemli bir husustur. Ey ilim kemal ve marifet talibleri, uykudan uyanın ve bilin ki Allah'ın sizin üzerinizdeki hücceti tamamdır. Allah sizlere hüccetini tamamlamıştır. Allah sizlerden daha fazla hesap soracaktır. Sizin ilim ve amel ölçünüz diğerlerinden farklıdır. Sizin sıratınız daha ince ve dakiktir. Sizin hesabınız daha derindir. Eyvahlar olsun şu ilim taliplerine ki, ilimler kalplerinde bulanıklık ve zulmet icad etmiştir. Birkaç nakıs mefhum ve hasılı olmayan istilahları ezberlediğimizde hak yolundan geri kalmaktayız. Şeytan ve nefis bizlere hakim olmaktadır. Bizleri, insanlık ve hidayet yolundan alıkoymaktadır. En büyük hicaplarımız bunlardır ve Allah'a sığınmaktan başka çaremiz yoktur.
İlahi! biz kusur ve günahlarımızı itiraf ediyoruz. Biz se-
52
İLÎM TALIBLERİ
nin nzan yolundan bir adım olsun ilerlemedik, ne bir ibadet ve ne bir itaati ihlas üzere yerine getirmedik. Sen geniş lütfün ve rahmetinle bizlere davran. Dünyada ayıp ve günahlarımızı örttüğün gibi ahirette de ayıp ve günahlarımızı ört.
Burada şu nükteyi de zikretmemiz gerekir ki, İmam (as) birinci fıkranın hemen altında şöyle buyurmuştu: "Bu yüzden Allah Teala onu kör kılar ve ondan alimlerin nişanelerini alır." Bu bir haber de olsa, bir dua da olsa gerçekleşecek hakikattir. İnsan basiretinin körleşmesinden ve bütün şekavet, zulmet ve sefaletlerin kaynağı olan batını ve kalp körlüğünden sakınmalıdır. Alimlerden ilim belirtilerinin kaldırılması mahrumiyetin yanısıra kıyamette de birtakım rüsvay ve rezilliklere sebeb olacaktır.
Fasıl
Fıkıh ve. akıl ehli kimseler için, yani dinde derinleşmek ve hakikatleri derketmek için ilim tahsil edenlerin birtakım alametleri vardır.
Bunlardan birisi ilim vasıtasıyla onların kalbine hüzün, dert ve gamın girmesidir. Ama bu hüzün dini veya dünyevî geçici işler için değildir, aksine dönüşten, kusurlarından, ubudiyyet görevlerini yerine getirmemekten kaynaklanan bir korkudur. Bu hüzün kalbi nuri andırmakta ve nefsin ıslahı ile ubudiyyet görevlerini yerine getirmenin başlangıcıdır. İlim nuru sahibinin kalbinden rahatlığı siler ve onu hak ve keramet diyarına aşina kılar. Böylece Alah Teala ile müna-caat etmekden lezzet alır. Geceleri ibadet için uyanık geçirir ve kulluk görevini yerine getirir. Nitekim hadiste de şöyle yer almıştır: "Başlarında tahtü'l-hanek gece karanlığında
53
\
KIRK HADİS ŞERHİ
amel ederler. Allah 'tan korkarlar." Birinci cümle ibadetin lüzumundan kinayedir.
Bu rabbani alametlerden biri de kamilen ve ubudiyyet görevlerini yerine getirdiği halde yine de korku içinde olmasıdır. İlim nuru sayesinde ne kadar görevini yerine getirse de nakıs olduğunu anlar ve nimetlerin şükrünü eda edemeyeceğini ve hakkıyla ibadetten uzak olduğunu derkeder. Dolayısıyla da kalbi haşyet ve korku içerisinde olur. Allah Teala onlar hakkında şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki Allah'tan alimler korkar." İlim nuru, haşyet ve hüzün getirir. İlim sahibi nefsini ıslah etmeye çalıştığı halde küfre düşmekten korkar ve Allah'tan ıslahını ister. Allah'tan gayrisiyle meşgul olmaktan korkar. Zamanın ehlinden kaçar. İnsanların kendisine Allah yolunda engel olmasından ve ahiretin seferini engellemelerinden korkar. Kendisine dünyayı sevdireceklerini bilir. Allah Teala böyle bir kula yardımcı olur, vücudunun erkanını sağlamlaştırır ve ahirette de kendisine inayet eder. Keşke biz de onlarla birlikte olsaydık da büyük kurtuluşa erseydik. Evvelde de sonrada da hamd Allah'adır. Allah'ım Muhammed'e ve tahir ehline rahmet gönder...
54
Yirmidördüncü Hadis İLMİN KISIMLARI
Musa b. Cafer (as) şöyle buyurdu: Rasulullah (sav) camiye girince cemaatin, birinin etrafında dönüp durduğunu gördü. O adamın kim olduğunu sorunca, kendisine onun "alla-me" olduğu söylendi. Rasulullah o zaman da allamenin ne olduğunu sordu. Rasulullah (sav)'a onun "arapların nesebini, olaylarını, cahiliye yönlerini ve arapça şiirlerini en iyi bilen
55
KIRK HADİS ŞERHİ
bir kimse" olduğunu söylediler. Bunun üzerine Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: "Bu, insan bilmediği takdirde kendisine hiç bir zararı olmayan ve bildiği takdirde ise kendisine hiç bir menfaati olmayan bir ilimdir." Daha sonra Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki ilim üç kısımdır. Ayet-i muhkeme fariza-i adile ve sünnet-i kaime. Bunun dışında kalan ilimler birer fazlalıktır." (Usul-i Kafi, c. 1., sh. 32).
ŞERH
Önceden de söylendiği gibi icmali ve tümel bir şekilde insan üç neşet ve makam-alem sahibidir. Birincisi ahiret neşeti, gayb alemi, ruhaniyet ve akıl makamıdır. İkincisi berzah, iki makam arasındaki orta alem ve hayal makamıdır. Üçüncüsü ise dünya neşeti mülk makamı ve şehadet alemidir. Bunlardan her birisinde özel bir kemal ve terbiye ile neşet ve makamıyla uyumlu olan amelleri vardır. Nebiler de bu amellerin düsturlarını yüklenmişlerdir. O halde tüm faydalı ilimler bu üç ilme yani aklî kemaller ile ruhi vazifelere rücu eden ilim, kalbi ameller ile vazifelerine rücu eden ilim ve kalbi ameller ile nefsin zahiri neşetine rücu eden ilme ayrılır.
Ruhaniyet ve mücerred akıl aleminin takviye ve terbiyesini üstlenen ilim, Hakk'm mukaddes zatını celal ve cemal sıfatlarını mücerred gayb alemlerini ceberrut-i a'la ve meîe-kut-i a'îa'daki meleklerden meiekut-i esfel ve arzi (mülkî) meleklere kadar tüm Hakk'ın ordusunu, enbiya ve evliyanın makamlarını, nazil olmuş kitaplarını vahyin nüzul niteliğini, melekler ve ruhun nüzulünü, ahiret alemini, mevcudatın gayb alemine dönüş keyfiyetini, berzah ve kıyametin hakikatini ve tafsilatını, bilcümle vücudun mebdesini, mertebeleri-
56
İLMİN KISIMLARI
ni ve zuhurun keyfiyetini bilmekten ibarettir. Enbiya ve evliyadan sonra da bu ilme filozoflar ile hikmet irfan ve marifet erbabı kimseler sahib çıkmışlardır.
Kalp terbiyesi ve perhizi ile kalbî amellere bağlı ilimler ise ahlakî kurtarıcılar ve helak edicileri bilmektir. Yani sabır, şükür, haya, tevazu, rıza, cesaret, cömertlik, zühd, vera, takva vb. ahlakî faziletleri bu sıfatları elde etmenin keyfiyetini şart ve koşullarını bilmektir.
Hakeza hased kibir, riya, düşmanlık, hilekarlık makam sevgisi, dünya sevgisi, nefis sevgisi vb. şeyleri, bunun usullerini ve korunmanın yollarını bilmektir. Nebilerden ve vasilerinden sonra bu ilme sahip çıkanlar ise ahlak alimleri riyazet ve mearif ehli kimselerdir.
Zahiri terbiye ve İslah etmekle ilgili ilimler ise fıkıh ve usul-i fıkıh ile muaşeret adabı ve ev ile ülkeyi idare siyasetidir. Bu ilmin sahipleri de nebi ve vasilerinden sonra zahir-aîimleri, fakihler ve muhaddislerdir.
Bilmek gerekir ki insanlığın mezkur bu üç mertebesinin birbiriyle o kadar irtibatı vardır ki eserleri birbirine sirayet etmemektedir. Bu hem kemal ve hem de noksanlık yönünde sözkonusudur. Örneğin birisi ibadî ve zahirî ibadetlerini yerine getirirse neticede kalbinde ve ruhunda bir takım etkiler oluşur; böylece ahlakı iyileşir ve akidesi kemale erer. Hakeza eğer insan hulkunu tehzib eder ve batınını güzelleştirirse diğer iki neşette de etkili olur.Nitekim imanın kemali ve akaid hükümleri de diğer iki makamı etkiler. Bu ise makamlar arasındaki güçlü irtibattan kaynaklanmaktadır, "irtibat" kelimesi bile ifade yetersizliğindendir. "Mazharları olan bir hakikattir" demek gerekir. Hakeza üç makamın kemalleri de diğer kemallere bağlıdır. Hiç kimse sanmasın ki zahiri
57
KIRK HADİS ŞERHİ
amel ve kalbi ibadetler olmaksızın kamil bir iman veya mühezzeb bir hulka sahip olunabilir. Hulku mühezzeb olmaz ve nakıs bulunursa amelleri tam ve imanı da kamil olamaz. Hakeza kalbi imanda olmaksızın zahiri amelleri tam ve ahlaki güzellikleri kamil olamaz. Kalıbı amelleri nakıs olur ve nebilerin emirlerine mutabık bulunmazsa kalpte birtakım bulanıklık ve hicaplar ortaya çıkar ki iman ve yakinin nuruna engel olur. Hakeza ahlaki reziletler kalpte olunca da iman nurunun kalbe girişine engel olur.
O halde ahiret yolcularının ve insanlığın doğru yolunun taliplerinin her üç mertebede de tam bir dikkat içinde olması ve onları ıslah etmesi gerekir. İlmî ve amelî kemallerden hiçbirisinden sarf-ı nazar etmemeli ve hulkun tehzibi, inançların tahkimi veya şeriatın zahirini korumanın yeterli olduğunu sanmamalıdır. Örneğin bu üç inançtan her birine üç ilim sahibinden bazıları sahiptir. Örneğin şeyh-i işrak Hikmetu'l-İşrak'm önsözünde "ilim ve amelde kamil" hakkında birtakım sınıflandırmalar yapmaktadır. "İlimde ve amelde kamil" sözünden de anlaşıldığı gibi ilmi kemal, amelde noksanlığa rağmen (hakeza bunun tersi de) gerçekleşebilir. İlmi kemal ehlini saadet ehli ve tecerrüd ile gayb alemi sayesinde kurtuluşa eren kimseler olarak bilmiş, neticede ruhanî ve illiyyin ehli kimselerin yolunda olduğunu kabul etmiştir. Ahlak ve tehzib alimlerinden bazısı tüm kemallerin menşeinin hulkun, kalbin ve kalbi amellerin ta'dili olduğunu, diğer aklî hakikatler ve zahir hükümlerin bir önem arzetmediğini beyan etmişlerdir. Aksine sülük yolunun dikeni konumundadır. Zahir alimlerden bazısı aklî, batını ve ilahî ilimleri küfür addetmiş ve alimlere karşı düşmanlık etmişlerdir.
Bu batıl inançların sahibi olan üç taife ruh makamları ve
58
İLMÎN KISIMLARI
insanlık neşetinden mahrumdur. Dolayısıyla enbiya ve evliyanın ilimlerinde hakkıyla tedebbürde bulunmamışlardır. Bu yüzden bunlar arasında bir takım çekişmeler olmuş, birbirlerini kınamışlardır. Batıl olduklarını iddia etmişlerdir. Halbuki mertebeleri sınırlandırmak batıldır. Bir manaya göre birbirini tekzib etmek hususunda her üçü de doğru demektedir. Yoksa amel ve ilimleri mutlak bir şekilde batıl değildir. Onların bu insanî mertebeleri bu hadde sınırlandırmaları ve ilim ve kemalleri sahip oldukları dalda mahdud kılmaları gerçeğe aykırı bir hadisedir.
Rasulullah (sav) bu hadiste ilmi üçe ayırmıştır. Şüphesiz ki bu üç ilim de bu üç mertebe ile ilgilidir. İlahî kitaplar nebevi sünnetler ve masumlardan (A) menkul hadislerde yer alan ilimler de buna tanıklık etmektedir ki ilimleri bu üç kısma ayrılmaktadır.
Birincisi Allah, melekler, kitaplar, rasuller ve ahiret ilmidir ki semavi kitaplar ve özellikle de rububi Kur'anî kerim bu ilimle doludur.Hatta denilebilir ki Allah'ın kitabında yer alan en ilmin çoğu bu ilimdir. Bu ilim muhakkiklerin beyan ettiği kamil bir beyan ve sahih bir burhanla mebde ve meada (yaratılış ve ahirete) davettir. İlahi kitapta diğer iki mertebenin bu kadar değeri yoktur. İmamların da bu hususta sayılamayacak kadar hadisleri vardır. Kafi, Tevhid-i Saduk vb. muteber kitaplara başvurulacak olursa konu daha da iyi anlaşılır.
Hakeza batının tehzibi, hulkun İslahı ve ta'dili hususunda da kitab-ı ilahi ve Ehl-i Beyt'ten menkul hadislerde de oldukça fazla bilgiler mevcuttur. Ama biz zavallılar nezdinde bu ilahi kitap ve bablar kapalı kaldığından itina ve itibar görmemektedir. Bizim onların ilim ve hadislerinden teberri
59
KIRK HADİS ŞERHİ
ettiğimiz gibi tahir imamlar da bizlerden teberri edecek Allah Teala da bizlere, aleyhimize hüccet ve delil ikame ederek muaheze edecektir. Kötü akibetten Allah'a sığınırım.
Bizim tüm kitaplarımızda fıkıh ve zahirî menasiklerle ilgili hadisler de oldukça fazladır.
O halde belli oldu ki şeriat ilimleri beşerin ihtiyaçları ve insanlığın üç makamı hasebiyle üç kısımdan ibarettir. Bu ilimlerin alimlerinden hiç birisi birbirine itiraz etmez. İnsan bir ilme sahip değilse o ilmi tekzib etmesi ve o ilmin ashabına dil uzatması gerekmez. Akî-ı selim nezdinde tasavvursuz tasdik yanlış ve ahlaki çirkinlikten sayıldığı gibi tasavvursuz tekzib de çirkin bir şeydir. Hatta daha çok çirkin ve kötüdür. Örneğin filozofların dediği vahdet-i vücudu bilmiyor, bunu filozoflardan öğrenmiyor ve gerekli şeylerini elde edemiyorsak niçin ehlini tekfir edelim ki? Aksi takdirde Allah'ın huzurunda utanmaktan başka bir cevabımız olabilir mi? "Ben öyle biliyordum" özrü asla kabul edilmez. Her ilmin birtakım mu-kaddematı ön bilgileri vardır ki bunları bilmediğimiz takdirde neticeyi derketmek de mümkün değildir. Özellikle vahdet-i vücud meselesi ömür boyu zahmet çekilse dahi yine de aslı ve hakikati derkedilemiyor, Filozof ve ariflerin yıllarca tartıştığı ve incelediği bir meseleyi sen bir kitap okumakla veya Mesnevi'nin bir şiirini öğrenmekle nakıs aklın sayesinde anlayabileceğini mi sanıyorsun? Hayır hiç birşey öğrenemezsin.
"Haddini bilen ve ileri gitmeyen kimseye Allah rahmet etsin. "
Hakeza fakihi "kabukçu" ve "zahirci" diye suçlayan arif ve filozof kılıklı insanlar da hakikatte nebilerin beşeri nefisleri kemale erdirmek için Allah'tan getirdikleri şer'î ilimlere dil uzatmış sayılır. Onları tekzib etmiş sayılır. Bunu hangi
60
İLMİN KISIMLAEI
dini ölçüler üzere yapıyor? Alim ve fakihlere hangi aklî veya şer'i deliller sayesinde saldırabiliyorsun? Allah nezdinde bunların hesabını nasıl vereceksin? Bu usanç veren merhaleden de geçelim.
Fasıl
Peygamber (sav)'in zikrettiği üç ilmin mezkur üç dal olduğu malum olduktan sonra şimdi de bu üç unvanından hangisinin bu ilimlerden birisine uyduğuna bakalım. Gerçi bu mesele o kadar önemli bir mesele değildir. Bu bablarda en önemli şey ilimlerin aslını öğrenmek ve daha sonra onları tahsil etmektir. •
Ama hadis-i şerifin beyanı için burada kısa bir işaret etmek zorundayız. Bu hadisi şerheden bazı büyük alimler bu hususta ihtilaf etmişlerdir. Ki konu uzayacağından geçmek zorundayız.
Kasır aklıma gelen birtakım konuları zikredilmeyen şa-hidleriyle birlikte sizlere zikretmeye çalışacağız; daha sonra büyük şeyhimiz Şahabadi'nin beyan ettiği önemli büyük nükteyi beyan etmeye çalışacağız.
Bil ki ayet-i muhkeme; aklî ilimler, hak inançlar ve ilahi öğretilerden ibarettir. Fariza-i adile ise ahlak ilmi ve kalb tasfiyesinden ibarettir. Sünnet-i kaime ise zahirî ilimler ve kalıbî edebler ilminden ibarettir. Bu tertibin delili ise şudur ki nişane manasına gelen ayet kelimesi aklî ve itikadî ilimlerle mütenasiptir. Zira o ilimler zat, esma, sıfat ve diğer öğretilerin nişaneleridir. Diğer ilimler ise hiç bir yerde ayet veya nişane olarak tabir edilmemişir. Örneğin kur'an-ı Ke-rim'de birçok hususta Allah'ın varlığı, esma, sıfat ve zatî mu-
61
KIRK HADİS ŞERHİ
kaddesin vücudu veya kıyametin keyfiyetleri gayb alemi ve berzah hususunda ikame edilen burhanlardan sonra "bu akıl sahipleri ve düşünenler için bir ayettir" buyrulmaktadır. Bu tabir bu ilimler öğretiler hususunda oldukça yaygın olan bir tabirdir. Ama furu-i şeriyeden bir fer' veya usulî ahlakiyye-den bir asıldan sonra "bu bir ayettir" denilirse bu bir nevi saflık olur. Bu konu oldukça malum bir konudur. O halde malum oldu ki ayet, alamet, ve nişane mearif ve ilimlere özgü bir daldır. Nitekim muhkeme diye tavsif edilmesi de bu ilimlerle uyumludur, zira bu ilimler akli mizan ve muhkem burhanın altındadır. Ama diğer ilimler burhan çeşidi itibariyle muhkem ve sağlam değildir.
Ama fariza-i adilenin ahlak ilmine ait olduğuna gelince: Burada da fariza kelimesi adile kelimesi ile tavsif edilmiştir. Zira güzel ahlak ahlak ilminde tesbit edildiği gibi ifrad ve tefridden sakınmak ve itikad yoluna koyulmaktır. İfrat ve tefrit kınanmış, itidal yolu olan adalet ise örülmüştür. Örneğin güzel ahlak ve fazıl melekenin erkanlarının biri olan cesaret ifrat olan tahayyür ile tefrit olan cübn'den sakınmaktır. Tahavvür insanın korkması gerektiği yerde korkmaması cübn ise insanın korkmaması gerektiği yerde korkmasıdır. Hakeza erkandan biri olan hikmet de sefeh ve beleh diye bilinen ahlakî rezaletler arasındaki itidal yoludur; sefeh insanın fikrini yersiz yerde kullanmasıdır. Beleh ise insanın aklını kullanması gerektiği yerde fikrî kuvvesini tatil etmesidir. Hakeza iffet rüknü de, şereh ve humud rezaletinin arasındaki orta yol, cömertlik ise israf ve cimrilik rezaletinin arasındaki orta yoludur. Dolayısıyla fariza,i adile olması da onun ahlak ilmine uygun olduğunun delilidir. Hakeza fariza kabul edilmesi de bunun delilidir. Zira fariza 3. kısımla ilgili olan
62
İLMİN KISIMLARI
sünnetin karşısmdadır ve de aklın herhangi bir yolla idrak edebildiği şeyden ibarettir. Nitekim ahlak ilmi de böyledir. Ama sünnet salt taabbut ve kulluktan ibarettir ve akıl onun derkinden acizdir. Bu yüzden diyoruz ki sünnet-i kaime taabbudî ilimler ve şer'î edeblerden ibarettir. Ki sünnet diye tabir edilmiştir ve akıllar tür itibariyle bunları idak etmekten acizdir. Bunların derk ve isbat yolu ise sünnettir. Yani onlar sünnet yoluyla derk edilebilir ve isbat edilebilir. Nitekim sünnetin "kaime" diye tavsif edilmesi de şer'i vaciblerle mütenasibtir. Zira ki ikame; diğer "namaz, zekat, veb şer'î farzlarda da kullanılmaktadır ve bu kelime diğer iki ilimde kullanılmamaktadır ve bu tatbik edilebilecek en mütenasip bir yoldur. Yine de doğrusunu ancak Allah bilir.
Fasıl
Şimdi de daha önceden vaadettiğimiz bir nükteyi beyan etmeye çalışacağız. O da şu ki hadis-i şerifte akaid ilmi ve öğretiler ayet diye tabir edilmiştir ve ayet; alamet ve nişane demektir.
Bu tabirin nüktesi de şudur ki aklî ilimler ve itikadî gerçekler sadece onları derketmek, süslü püslü tabirleri öğrenmek veya dünyevî bir makam elde etmek için öğrenilirse "ayat-i muhkemat" diye tabir edilemez. Aksine böylesi bir tahsil kalın bir hicab ve boş bir hayalden ibarettir. İnsan ilim tahsilinde maksadı Allah'a vasıl olmak ve esma ve sıfat olarak tahakkuk etmek ve Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmak olmazsa bu derklerin her birisi kendisi için cehennem makamlarından birisi haline gelir, kalbî kararır basiret gözü kör olur ve şu ayet-i kerimenin misdakı haline gelir, "iler
63
KIRK HADİS ŞERHİ
kim zikrimden yüzçevirirse onun için dar bir geçim vardır ve onu kıyamet gününde kör olarak hasrederiz."
Bu alemde insan kendini kör bulunca da "Hakk'a itiraz eder ve der ki: "Ben o alemde kör değildim, niçin beni bu alemde kör hasrettin." O zaman da kendisine şöyle cevap verilir: "Sen o alemde de kör idin. Zira ki bizim ayetlerimizi müşahede etmedin, onları unuttun." Ahiret aleminde insanın gözlerinin görmesinin mizanı basiret ve kalp gözünün görmesidir. Beden ve kuvvelerinin tamamıyla kalp ve batınına tabi olmasıdır. Bu alemde varolan herşey o alemde de olduğu gibi zuhur eder. Dolayısıyla bütün mefhum alimleri, ıs-tılahat bilginleri ve kitap hafızlarıyla yazarlarının Allah'ı bilen melekleri ve ahiret gününü bilen alimler olduğunu sanmayınız. Eğer onların ilimleri ayet ve nişane ise niçin onların kalbinde nuranî tesirler icat etmemektedir. Bu aslında büyük bir yanlışlıktır. Zira onların kalb zulmetini, ahlakî fesatlarını, ameli bozukluklarını artırmaktan başka birşey yapmamıştır. Kur'an-ı Kerim'de alimleri tanımak için birtakım ölçüler beyan edilmiştir. Nitekim bir ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: "Allah'tan sadece alim olan kulları korkar" yani haşyet sadece alimlere özgü bir şeydir. Allah'tan korkmayan bir kimse, alimler zümresi dışındadır. Acaba kalbimizde haşyet ve korkudan her hangi bir nasibimiz var mıdır? Eğer varsa zahirde niçin tesir ve etkisi görülmemektedir.
Hz. Ali bir hadiste şöyle buyurmaktadır: "Ey ilim talibi, şüphesiz ki ilmin birçok fazileti vardır. İlmin başı, tevazu; gözü hasedden uzak olmak, kulağı derketmek, dili doğruluk, hıfzı araştırmak, kalbi iyi niyet, aklı eşya ve işleri bilmek, eli rahmet, ayağı alimleri ziyaret etmek, himmeti selamet, hik-
64
İLMİN KISIMLARI
meti takva, yeri necat, öncüsü afiyet, merkebi vefa, silahı yumuşak dilli olmak, kılıcı rıza, yayı insanlarla iyi geçinmek, ordusu alimlerle oturup kalkmak, malı edeb, zahiresi günah işlememek, azığı iyilik, suyu uzlaşmak, kılavuzu ilahi hidayet, dostu iyileri sevmektir." (Kafi, C 1., s. 48).
Hz. Ali'nin bu zikrettikleri şeyler alimlerin alametleri ve ilmin belirtileridir. O halde bunlardan mahrum olan birisi bilmelidir ki ilimden bir nasibi yoktur. Üstelik cehalet ve dalalet ehlindendir. Ahirette de bu mefhumlar onun için zul-mani hicaplar olacaktır. Kıyamette en büyük hasret duyanlardan olacaktır. O halde ilimde ölçü alamet, nişane ve ayet olmasıdır. Hiçbir enaniyet ve bencillik olmamalıdır.
Ayrıca "muhkeme" diye tavsif edilmesi de şundan ötürüdür ki gerçek ilim kalpte icad ettiği nuraniyet sebebiyle itminan oluşturur ve sekleri yok eder. İnsan ömrü boyunca ilahi öğretiler için sayısız delil ikame ettiği ve cedelde muhatabını yendiği halde bu ilmin kalbinde hiç bir etki icad etmemiş olması da olasıdır. Aksine şek ve şüphesini daha da artırır. O halde kavramları toplamak ve ıstılahatları çoğaltmanın hiç bir faydası yoktur. Aksine kalbi Allah'tan gayrisine müteveccih kılar ve insanı Allah yolundan gafil kılar.
Ey aziz! çare şudur ki insan ilminin ilahi olmasını isterse önce mücahede ve riyazetlerle kendini tezkiye etmeli ve niyetini halis kılmalıdır. "Kırk gün Allah için ihlaslı olanın kalbinden diline hikmet çeşmeleri cari olur." Kırk günlük İhlasın etki ve faydalan bunlardır. O halde kırk veya daha fazla yıldır bu kavramlar ve ilimler sahasında çalışan kendini Allah'ın ordusundan ve ilimlerin allamesi görenler bilmelidir ki, tahsil ve zahmetleri ihlas üzere değildir. Aksine şeytan ve nefis için tahsil etmiş ve zahmet çekmişlerdir. Bu ilimden
65
KIRK HADÎS ŞERHİ
herhangi bir keyfiyet ve halin hasıl olmadığını gördüysen bir müddet tecrübe için de olsa niyetini ihlaslı kılmak ve kalbini temizlemek hususunda çalışmalısın. Eğer bunun bir etkisini görürseniz devam ettirirsin. Gerçi tecrübe lafı edilince, ihlas kapısı kapanır. Ama yine de bu nurdan istifade eder ve doğru yola yönelirsin.
Velhasıl ey aziz! sen tüm berzah, kabir, kıyamet ve kıye-metin derecelerinde ilahi hak marifetler, hakiki ilimler, güzel ahlak ve salih amellere muhtaçsın. Hangi derecede olursan ol itilasını artırmaya çalış, nefsin vehimleri ile şeytanın vesveselerini kalbinden atmaya çalış. Böylece bir netice elde eder ve hakikate erişirsin. Senin için hidayet yolu açılır ve Allah Teala elinden tutar. Allah biliyor ya eğer bu boş ve batıl ilim, fasid evham, kalbi zulmetler ve kınanmış ahlak ile öbür alame göçecek olursak büyük musibetlere duçar olacağız. Bu ilim ve ahlak bizim için zulmet ve ateşlere dönüşecektir.
Fasıl
Molla Sadra (K) Usul-i Kafî şerhinde İmam Gazalî'den uzun bir bölüm nakletmektedir. İmam Gazali bu bölümde ilimleri dünyevi ve uhrevî ilimler diye ikiye ayırmıştır. Fıkıh ilmini dünyevi ilimden saymış, ahiret ilmini ise mükaşe-fe ve muamele ilmi diye ikiye ayırmıştır. Muamele ilminin ise kalplerin hallerini bilmek olduğunu söylemiştir. Mukaşe-fe ilmi ise kalpler tezkiye olduktan sonra kalpte oluşan bir nurdur. Bu nurla hakikatler keşfolur, zat, esma, sıfat efal ve hikmetleri ile diğer mearif hususunda hakiki bir marifet elde edilir. Molla Sadra'da bu taksimi beğendiği için bizim şerhiy-
66
İLMİN KISIMLARI
le meşgul olduğumuz hadisin şerhinde şöyle demiştir: "Ra-sulullah'ın yaptığı bu taksim muamelat ilimleriyle ilgilidir. Zira halkın çoğunun istifade ettiği ilim de budur. Ama mükaşefe ilmi insanlardan çok azı için hasıl olmaktadır."
Yazar diyor ki Şeyh Gazali'nin sözüne bir itirazım var. Sıhhati farzedilse o zaman da Molla Sadra'nın (R) sözüne başkabir itirazım vardır.
Gazali muamelat ilminin kalbin sabır, şükür, korku, ümid veb. kurtarıcı halleri ile düşmanlık, hased, aldatıcılık vb. helak edici hallerini bilmek olduğunu söylüyor. O halde Rasulullah'm zikrettiği üç ilim muamelat ilminden sayılamaz. Sadece "fariza-i adile" bu ilimden sayılabilir.
ikinci itirazım şu ki Gazali; fıkıh ilmini dünyevî ilimlerden fakihleri ise dünyevi alimlerden saymıştır. Halbuki fıkıh uhrevi ilimlerin en değerlisidir. Bu nefis sevgisi ve insanın ehli olduğunu sandığı şeyleri sevmesinden kaynaklanmaktadır. Yani mütedavil manada bir ahlak ilmi bu açıdan diğer ilimlerden hatta akli ilimlerden bile ayırt edilmiştir. Ayrıca Gazali mükaşefeyi de ilimlerden saymıştır. Halbuki bu doğru değildir. Zira ilim, nazar fikir ve burhan alanına girer. Fikir ile ilgilidir. Mükaşefe ve müşahede bazan hakiki ilimlerin neticesidir ve bazen de kalbi amellerin neticesi. Bilcümle müşahede, mükaşefe ile esma ve sıfatların hakikatine ermek ilim değildir. Mükaşefe ve ilim birbirinden apayrı şeylerdir.
Fasıl
Bil ki tıb, anatomi, astronomi vb. birçok ilimler de bir açıdan Rasulullah'm zikrettiği üç kısım ilimden birinden sayılmaktadır. Elbette onlara da ayet ve nişane gözüyle bakma-
67
KIRK HADİS ŞERHİ
mız gerekir. Hatta ibret gözüyle bakacak olursak tarih ilmi bile böyledir. O halde bunlar "ayet-i muhkeme"den sayılırlar ki bu vasıtayla insan Allah veya ahiret hakkında ilim elde eder veya ilmi takviye olur. Bazan da bunları tahsil etmek fariza-i adile ve bazan da "sünnet-i kaime" ilminden sayılır. Ama insan kendisi için öğrenir ve başkalarına öğretirse insanı ahiret ilminden mahrum kıldığı için kınanmıştır. Aksi takdirde hiç bir zarar ve yararı yoktur. Nitekim Rasulullah da böyle buyurmuştur. O halde ilimler üçe ayrılır. Birincisi insana diğer alemin halleri hasebiyle faydalı olan ilimdir. Ki yaratılışın hedefi de buna erişmektedir. Bu; Rasulullah (s)'in ilim saydığı ve üçe ayırdığı ilimdir. İkincisi insana zarar veren ve onu gerekli vazifesini eda etmekten alıkoyan ilimdir. Bu kınanmış bir ilimdir ki insan bu ilimlerden kaçınılmalıdır. Örneğin sihir, simya ve hokkabazlık gibi. Üçüncü kısım ilim ise insana bir fayda veya zararı olmayan ilimdir. Mesela insanın boş vakitlerinde bazı ilimlerle meşgul olması gibi. Hesap, hendese (geometri) heyet vb. İlimler bu türden ilimlerdir. İnsan bu ilimleri de mezkur üç ilimden birine tatbik edebilirse çok iyidir. Aksi takdir en azından insanın bunlarla meşgul olmaması daha iyidir. Zira kısa ömrünü az vaktini ve birçok engelleri gören akıllı insan, tüm ilim ve faziletleri elde edemeyeceğini bilir ve dolayısıyla hangi ilmin kendine daha faydalı olduğunu düşünür. Elbette ki bu bağlamda insanın ebedi hayatına faydalı olan ilimler en iyi ilimlerdir. Bu ilimler ise enbiya ve evliyanın emir ve teşvik ettikleri ilimlerdir. Bunlar ise Rasulullah'm zikrettiği üç ilimdir. Hamd Allah'a mahsustur.
68
Yirmibeşinci Hadis ŞEK VE VESVESE
"Abdullah b. Senan şöyle diyor. Hz. Sadık (A)'a abdest ve namazında vesveseye düşmüş birini zikrederek "O akıl sahibi birisidir" dedim. İmam (A) şöyle buyurdu: "Nasıl bir aklı var ki? Halbuki o şeytana tabi oluyor." Ben, "Nasıl şeytana uyuyor?" diye sorunca da imam şöyle buyurdu: "O şahsa gelen şeyin (vesvesenin) hangi şeyden geldiğini sor. Şüphesiz ki şeytanın amelinden olduğunu söyleyecektir." (Usul-i Kafi, C. 1., s. 12. Kitabu'1-akıl ve'1-Cehl 10. hadis.)
ŞERH
Bil ki vesvese, tezelzül, şek, şirk vb. şeyler şeytanın însa-
69
KIRK.HADİS ŞERHİ
noğlunun kalbine attığı ilkalardandır. Nitekim itminan, ya-kin, sebat, hulus vb. şeyler de rahmani feyizler ve meleki ilkalardandır.
Bunun açıklaması ise şudur: İnsanın kalbi mülk ve mele-kut ile dünya ve ahiret arasında kalan latif bir şeydir. Bir yönü dünya ve mülktür ve bu cihetle bu alemi tamir etmeye koyulur. Diğer yönü de ahiret, gayb ve melekut alemidir. Bu cihetle de ahiret ve melekut alemini tamir eder. Kalp ikiyüzlü bir ayna konumundadır ki bir yüzü gayb alemidir ve ona gaybı suretler yansımaktadır ve diğer bir yüzü de şehadet alemidir. Dünyevi ile mülki suretler ona yansımaktadır. Dünyevi suretler zahiri duyu organları ile hayal ve vehim gibi birtakım batını duyu organları vasıtasıyla yansımaktadır. Uhrevi suretler ise aklın batınından ve kalbin içinden ona yansımaktadır. Kalbin dünyevi yönü güçlenir ve insan sadece dünyayı tamire yönelirse bu batini teveccüh sebebiyle pis nefislerin, şeytanların ve cin aleminin,tabiat ve karanlık mülk alemi olan melekut-u sufla'ya yönelir. Bu tenasüp vasıtasıyla kalbinde birtakım şeytani ilkalar vücuda gelir. Bu il-kalar batıl hayaller ile habis evhamların menşei haline gelir . Nefis bilcümle dünyaya meylettiği için bu batıl hayallere iştiyak duyar, azim ve iradesi de buna tabi olur ve böylece bütün kalbi ve kalıbî (organik zahiri) amelleri şeytani ameller sınıfından olur.
Böylece bütün kalbini vesvese, şek, terdid, evham ve batıl hayaller kaplar. Bedeni ameieri de kalbin batmî suretleri şeklinde teceli eder. Zira ameller iradetlerin misal ve yansıması, onlar da vehmin misal ve yansımasıdır.
Onlar kalbin yönelişinin yansımasıdır. O halde kalp; şeytani aleme yönelirse kalpte şeytani cehli mürekkep sınıfın-
70
ŞEK VE VESVESE
dan bir takım ilkalar vücuda gelir. Neticede zatın batınında vesvese, şek, şirk ve batıl şüpheler doğar, daha sonra bütün beden mülküne sirayet eder.
Zikredildiği kıyas üzere kalbin yönü eğer ahireti tamire, hak marifetleri bilmeye ve gayb alemine teveccühe yönelirse onda bir tür melaike ve tayyib nefisler alemi olan melekutî a'laya teveccüh vücuda gelir. Dolayısıyla bu kalbe ifaze edilen ilimler rahmani ve meleki ilimler, inançlar da hak inançlar olur. Bu kalbe yapılan ilkalar, ilahi ve rahmani ilkalar olur. Bu kalb şek ve şirkten arınmış ve tertemiz hale gelir. Nefiste itminan ve istikamet haleti vücuda gelir. İştiyakları ilimleri üzere, iradetleri iştiyakları üzere ve onun da kalbi ve kalıbı, zahiri ve batınî amelleri ise akıl ve hikmet mizanı üzere gerçekleşir.
Bu şeytani ilkalar ve rahmani ilkalarm birtakım mertebe ve makamları vardır ki şu anda detaylı bir şekilde anlatmak uygun olmadığından bu kadarıyla yetiniyoruz.
Bu dediklerimize delalet eden bir takım hadisler vardır ki biz bunlardan biri olarak Mecme-ul Beyan'da Ayyaşi'den nakledilen bir rivayeti naklediyoruz. Hz. Sadık (a) şöyle buyurmuştur: "Rasulullah (s) şöyle buyuruyor: "Her müminin göğsünde kalbi için iki kulağı vardır. Bir kulağına melek üf-ler bir kulağına ise şeytan vesvese eder. Allah mümini melek ile teyid eder. Allah Teala'nın şu sözü de buna delalet etmektedir. "Ve onları kendisinden bir ruh ile desteklemiştir..." (Mücadele, 22)
Mecme'ul-Bahreyn kitabında yer alan bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Şeytan burnunu insanın kalbinin üzerine koyar; şeytanın domuzun burnuna benzer bir burnu vardır oradan insana dünyaya ve Allah'ın helal kılmadığı şeylere
71
KIRK HADÎS ŞERHİ
"yönel" diye vesvese eder. Bu esnada insan Allah'ı zikrederse şeytan kaçar." (Mecme'ul-Bahreyn C. 2., s. 707.)
Fasıl
Şu anda şerhi ile meşgul olduğumuz hadis ve zikrettiğimiz benzeri hadislerde yer aldığı üzere vesvese şeytanın amellerindendir. Şu anda da insanların genelinin zihnine daha yakın ve münasip olan bir yolla bu konuyu aydınlatmaya çalışalım. Gerçi önceki beyan, ehli nezdinde aklî mizanlara ve bürhanî kanunlara uygun, marifet ehlinin zevkine mutabık ve kalb ashabının müşahedelerine uygun bir beyandır. Ama bunun beyanı birtakım usul ve kaideler üzere bina edilmiştir ki burada onları zikretmek uygun olmadığından sarf-ı nazar ediyoruz.
Daha önce de dediğimiz gibi vesvese şeytanın ilkaların-dan olup bunda hiçbir dini ve imani davetçinin etkisi yoktur. Ama vesveseye kapılan insan kendi hayaliyle bunun aksini düşünebilir. Bunun delili ise vesveseye düşen insanın şeriat hükümleri ile Ehl-i Beyt'in hadislerine muhalefet etmesidir. Örneğin Ehl-i Beyt'ten mütevatir olarak nakledilen rivayetlerde yeraldığı üzere Peygamber (S) her uzvuna bir defa su dökecek şekilde abdest alırdı. Yüz ve ellerin birer avuç su ile yıkanması fıkhın zaruriyatmdandır; ama iki defa yıkanması hususunda ihtilaf vardır. Hatta "Vesail" kitabının yazarı bunun caiz olmadığına veya en azından caiz olmadığı hususunda düşünülmesi gerektiğine hükmetmiştir. Bazısından da bunun aksi rivayet edilmiştir. Gerçi iki defa yıkamanın cevazı da açık birşeydir. Büyük bir şöhreti ve hem de bunu istih-babına delalet eden birçok rivayetler vardır. Ama bir defa yı-
72
ŞEK VE VESVESE
kamak daha da faziletli olabilir. Lakin her uzvu tümüyle kaplayacak birşekilde üç kere yıkamak bid'at ve abdesti batıl eden birşeydir. Rivayetlerde de yeraldığı üzere üçüncü defa yıkamak bidattir ve her bidat ateşte yer alacaktır. (Vesail-Şia C. 1.. s. 1307- usul-i Kafi, C. 1., s. 73)
Vesveseye düşen cahil insan her uzvunu on defa yıkamakta ve yine de gönlü rahat etmemektedir. Şimdi bu hangi mizana uymaktadır? Acaba hangi hadis ve fakihin fetvasına uygundur? Yirmi yıldan fazla bu batıl abdestle namaz kılmış ve halkın içinde hep taharet ve mukaddesatın kemalinden söz etmiştir. Şeytan onunla oynamakta ve nefsi emmare onu kandırmaktadır. Vesveseye kapılan insan başkalarını hatayla suçlamakta, kendisini ise doğru yolda sanmaktadır. Acaba açık nas ve ulemanın icmasına muhalif olan bir şey şeytandan mıdır, yoksa nefin temizliğinden mi? Eğer bunu takvanın kemalinden ve dinde ihtiyattan kaynaklandığı söylenecek olursa o halde ne olmuş ki bu yersiz vesveseye kapılan cahil insanlar, ihtiyatın gerekli olduğu veya üstün olduğu yerlerde ihtiyat etmiyorlar?
Şimdiye kadar mal hususunda vesveseye kapılan bir kişi gördünüz mü? Vesveseye kapılıp da birden fazla zekat veya hums veren insan gördünüz mü? Bir defa hac yerine bir defadan çok Hacc'a giden insan gördünüz mü? Şüpheli yiyeceklerden sakınan insan gördünüz mü? Ne olmuş da herşeyin helal olduğu asaletine inanmakta ama herşeyin tahir olduğu asaletine inanmamaktadır.Halbuki herşeyin helal o'duğu babında bile şüphelerden sakınmak daha üstündür. Birçok hadisler de buna delalet etmektedir. Taharet babında bunun tam tersi sözkonusudur.Nitekim imamlardan birisi def-i hacete giderken birtakım sıçramalardan vesveseye kapılmasın
73
KIRK HADİS ŞERHİ
diye mübarek bacaklarına su serperdi. Ama bu zavallı ves-vas masum imama uyduğunu, dini ahkamlarını masum imamdan aldığını söylediği halde malları tasarruf anında asla sakınmamaktadır, yiyecekleri herşey tahir olduğu hükmünce yemektedir. Yedikten sonra el ve ağzını temizlemektedir. Yerken herşeyin tahir olduğu asaletine sarılmakta, yedikten sonra ise herşeyin necis olduğunu söylemektedir. Ve kendi zannmca alim birisi ise "ben gerçek taharetle namaz kılmak istiyorum" diye cevap verir. Halbuki namazın ger-çektaharetle üstünlüğü şimdiye kadar malum olmamıştır. Fakihler bundan asla bahsetmemişlerdir. Eğer gerçek bir taharet ehli isen niçin gerçek bir hilliyet ehli değilsin. Gerçekten de gerçek bir taharet elde etmek istiyorsan elini on defa yıkamanın ne gereği var? Halbuki cari suya birkez elini sokmakla insanın eli tahir olur. Kür olan suya (Miktarı 377,.419 kg. olan su müt). elin idrar veya bazı necasetler dışında necis olmuş ise iki mertebe ve meşhur olduğu üzere idrarla necis olmuş bile olsa bir mertebe sokmak yeterlidir. İki kez sokmak ise icmaen yeterlidir. O halde ikiden fazla yıkamak şeytanın ve nefsin hilesindendir. Bunun hiç bir üstünlüğü yoktur. Ama vesveseye düşen insanlar bununla övünmektedirler. Bundan da kötü ve korkuncu bazılarının namazın niyyetinde veya tekbiretu'l-ihramda düştüğü vesvesedir. Zira bu hususta birden fazla günaha düşmektedirler. Buna rağmen kendilerinin iyilerden olduğunu zannetmekde-dirler. Bu amel sebebiyle kendilerinin üstünlüğüne inanmaktadırlar.
Niyet, iradî amellerin onsuz yerine getirilmediği ve iradi amellerin gereği olan bir şeydir. İnsan ibadi ve gayri ibadi hiçbir ameli niyetsiz yerine getiremez. Ama buna rağmen
74
ŞEK VE VESVESE
şeytanlıklarının ve şeytanın onlar üzerindeki tasallutunun farklılığı oranda bazısı bir saat bazısı ise saatlerce bu vücudu zaruri olan emrin husulü vesvesesine mübtela olmaktadırlar. Sonunda da zaten hasıl olmamaktadır. Bu amel şeytanın amellerinden ve ilkalarından biridir. Bu zavallıyı dizginlemiş bu zaruri işi ona gizli tutmuş ve onu birçok haramlara mübtela etmiştir. Örneğin namazını yarıda kesmekte, terkettirmekte ve vaktini geçirtmektedir. Şimdi bunu şeytanı ilkasından mı saymak gerekir? Yoksa takva ve taharetten mi?
Vesvasın durumlarından biri de nassın ve fetvanın hükmü ile adalete mahkum olan insanlara iktida etmemesidir. Zahiren salih ve muttaki olan insanlara namazda iktida etmemesidir. Halbuki böyle insanların batınını sadece Allah bilir. Bunun teftişi de lazım değildir. Hatta caiz bile değildir. Ama buna rağmen vesveseye düşen insanı şeytan kandırmakta caminin bir köşesinde cemaatten uzak ferdi bir şekilde namaz kıldırmaktadır. Kendisine sorulacak olursa da şöyle demektedir. "Ben bu hususta şüphe ediyorum. İçim rahat değil." Ama buna rağmen imamet makamı kendisine verilecek olursa bundan asla geri kalmaz. Halbuki imamet daha zor ve şüpheli bir husustur. Ama nefsinin nevasına uygun olduğu için o hususta şüphe etmez.
Birçok insanın mübtela olduğu vesveselerden biri de kıraatte vesvesedir. Tekrar veya harfleri eda ederken yapılan aşırılık sebebiyle bazen tecvid kaidelerinin dışına çıkmaktadırlar. Hatta bazen kelimenin sureti bile tümüyle değişmektedir. Örneğin "Dallin" kelimesini öyle eda ediyorlar ki "Dal" harfini kaf harfine benzetiyorlar. Rahman ve Rahim'in "ha" harfini ise bambaşka bir şekle benzeterek eda ediyorlar. Ba-
75
KIRK HADİS ŞERHİ
zen de kelimenin harflerinin arasını öyle ayırmaktadırlar ki kelimenin madde ve heyeti tümüyle değişmekte, bambaşka bir şekle bürünmektedir. Bilahare mu minin ve muttaki insanların miracı ve dinin direği olan namazdan tümüyle gaflet etmekte ve kelimelerin tecvidine yönelmektedir. Aynı zamanda bu aşırılık sebebiyle tecvidi de bozmakta ve hatta zahir hasebiyle şeriatte bile caiz olmayan bir halete düşmektedir. Acaba buna rağmen bu durum şeytanın vesveselerinden midir? Yoksa Rahmanın teyitlerinden mi?
Rivayetlerdeki kalp huzuru hakkında nakledilen birçok rivayete rağmen bu zavallı ilmi ve ameli makamda kalp huzurundan sadece niyetlerde, "veleddallin" kelimesindeki uzatmada, göz ağız ve benzeri organlarını kelimeleri eda ederken ilginç bir şekle sokma hususunda düştüğü vesvese dışında hiçbir nasip almamıştır. Acaba insanı yıllarca namazdan gaflet etmesi kalp huzurundan yoksun olması büyük bir musibet değil midir? Bunu İslah etmeyi dahi düşünmemesi, bunun ibadi bir mesele olduğunu bilmemesi ve kalb alimlerinden öğrenmemesi ve dolayısıyla amel etmemesi büyük bir musibet değil midir? Vesveseye düşmüş insan Kur'an'ın nassma göre şeytanın vesveselerinden ve rivayetlerde yer aldığı üzere şeytanın amellerinden olan ve alimlerin fetvasınca da batıl olan birşeyi yapmaktadır ve de bunu mukaddesat ve taharetle ilgili birşey sanmaktadır.
Bazen de insanda vesvese kendisi gibi cahillerin vesveseyi fazilet saymasından ortaya çıkmakta ve artış kaydetmektedir.
Örneğin bu adamın takvasını övmekte ve falan şahıs sırf mukaddes ve mütedeyyin olduğu için vesveseye düşmüştür diyorlar. Halbuki vesvesenin dinle hiç bir ilişkisi yoktur. Ak-
76
ŞEK VE VESVESE
sine dine muhalif birşey olup cehaletten kaynaklanmaktadır. Ona işin hakikatini söylemedikleri için o da bundan sakınmamış ve onu kınamadıkları için bu işe yönelmiştir. Aksine onu medh ve sena etmektedirler. Dolayısıyla o da bu işi takip etmekte ve son mertebesine ulaştırmaktadır. Böylece de şeytanın bir oyuncağı ve askeri haline gelmektedir. Mukar-reb insanların dergahından uzaklaşmaktadır.
O halde ey aziz, vesvesenin aklen ve naklen şeytandan olduğu ve İblisin amelinden olduğu dolayısıyla amellerimizi ve kalbimizi batıl ettiği malum oldu.Bu vesvese amelde de son bulmaz ve itikat ve diyanete sirayet eder.
Bir de din suretinde bizi Allah'ın dininden uzaklaştırır. Mebde ve mead hakkında şekke düşürür ve ebedi şekavete ulaştırır. Sizleri fısk ve. fücur yoluyla kandıramaz ve dalalete sürükleyemez. Dolayısıyla ibadet ve menasik yoluyla ortaya çıkmakta ve Allah'a yakınlık vesilesi olması gereken amelleri tümüyle' batıl etmekte ve Allah'tan uzaklaştırıp şeytana yakın kılmaktadır. Şimdi de inançlarınla oynamasından korkulmaktadır. Mümkün olan her vesileyle bundan kurtulmaya bakmalı, tedavi yollarını araştırmalısın.
Fasıl
İnsanı ebedi helakete ulaştırmasından korkulan bu kalbi hastalığın tedavisi diğer kalbi hastalıklar gibi faydalı bir ilim ve amel sayesinde oldukça kolaydır; ama insan ilk önce kendisini hasta olarak kabul etmelidir. Daha sonra da tedaviye yönelmelidir. Şeytan bu zavallı için öyle şeyler yapmaktadır ki kendisini hasta olarak kabul etmemektedir. Hatta diğerlerini sapık ve dinde takvasız olarak saymaktadır.
77
KIRK HADİS ŞERHÎ
İlim yolu, mezkur olan hususlarda tefekkür etmektir. İnsan amel ve fiillerini düşünmeli ve tefekkür etmelidir. Amelîn ve Allah'ın rızasını kazanmak için yapmış olduğu fillerin nereden ve kimden aldığına ve nasıl olması gerektiğine dikkat etmelidir. Sıradan insanlar fakih ve müctehidlerden öğrenmekte müctehid ve fakihler ise kitap ve sünnetten icti-had yoluyla istinbat etmektedirler. O halde biz, fakihlerin kitabına müracaat ettiğimizde vesvasm amelinin tekzib edildiğini ve onun bazı amellerinin batıl olduğunun söylendiğini görüyoruz. Hadis-i şeriflere ve kitab-ı ilahiye müracaat ettiğimizde de bunun şeytanın amellerinden biri olduğunun ve sahibinden aklını aldığının kaydedebildiğini görüyoruz. O halde akıllı insan eğer aklı şeytana mağlub olmamışsa ve biraz düşünme kabiliyeti varsa, bu fasit amelden el çekmeli ve amellerini tashih etmelidir ki Allah Teala kendisinden razı olsun.
Kendisinden vesvese şaibesi olan herkes sıradan insanlara müracaat etmeli ve amellerini alim ve fakihlere arzetmeli, onlardan sormalıdır ki vesvese hastalığına ibtila olup olmadığını anlasın. Zira birçok defasında vesveseye düşen insan kendi halinden gaflet etmekte, kendisini mutedil, başkalarını ise sapık görmektedir. Biraz düşünecek olursa bu inancın bile şeytanın ilkalanndan olduğunu anlar. Zira ilim ve ameline inandığı büyük alimler bile hatta helal ve haramı öğrendiği büyük müctehidlerin ameli bile bunun aksinedir. Bütün büyük alim ve müctehidlerin dinde korkusuz olduğu, vesvese eden insanın ise mütedeyyin olduğu asla söylenemez. Şimdi ilmen bunu anladığı takdirde amelini ıslaha yönelmelidir. Amel merhalesine girmelidir. Bu hususta en önemli adım şeytanın vesveselerine ve kendisine ilka ettiği hayallere iti-
78
ŞEK VE VESVESE
na etmemesidir. Mesela eğer abdestte vesveseye düşmüş ise şeytanın ilkalarına rağmen bir kez su dökmelidir. Şeytan ona bu amelinin doğru olmadığını söyleyecektir. Ama o cevap olarak şöyle demelidir: Eğer benim bu amelim doğru değilse o halde Rasulullah ve tahir imamların ve bütün fakih-lerin abdesti de doğru değildir. Zira Rasulullah, hidayet imamları ve büyük alimler takriben 300 yıl abdest aldılar ve mütevatir hadislere göre de bu şekilde abdest almışlardır. O halde onların abdesti de batıldır. Eğer onların abdesti batılsa bırak benim abdestim de batıl olsun. Eğer müctehid isen şeytana şöyle de: "Ben içtihadım üzere böyle amel ediyorum. Eğer benim abdestim batıl ise Allah beni muaheze etmez. Benim aleyhime bir hücceti olamaz. Eğer şeytan müctehidin re'yi hakkında onu ihtilafa düşürecek olursa ve müctehidin böyle düşünmediğini ilka edecek olursa o zaman elinde olan kitabını aç ve ona göster. Birkaç kez onun sözüne itina edecek olmazsan ve onun görüşünün aksine amel edecek olursan şeytan senden meyus olacak ve uzaklaşacaktır. Böylece kesin birşekilde tedavi edilmen umut edilir. Nitekim şu ha-dis-i şerifte buna işaret etmektedir: "Zurare ve Ebu Basir şöyle diyorlar: İmam Bakır (veya İmam Sadık (a))'a şöye dedik: "Birisi namazında oldukça şek etmektedir. Hatta ne kadar namaz kıldığını ve ne kadar kılması gerektiğini dahi bilmemektedir." İmam "İade etsin" diye buyurdu. Dedik ki: Bu iş onun için oldukça sık sık tekerrür etmektedir. İade ettiği halde yine de şüphe etmektedir. İmam "şekkini terketsin" diye buyurdu. Daha sonra imam şöyle buyurdu: "Namazınızı bozarak o habis şeytanı kendi nefsinize alıştırmayın."
Şüphesiz ki habis şeytan kendisine adet ettirilen şeye adet eder. Ve siz namazınızı sık sık bozmayınız. Böyle yapacak
79
KIRK HADİS ŞERHİ
olursanız artık size şek gelmez." Zurare şöyle dedi: imam daha sonra şöyle buyurdu: "Şeytan kendisine itaat edilmesini istemektedir. Kendisine isyan edilecek olursa sizden hiçbirinize geri gelmez." (Furu-i Kafi, C. 2., s. 358, 2. hadis. Kita-bu's-Salat)
Hakeza Şeyh Kuleyni İmam Bakır (a)'dan şöyle nakletmektedir: "Namazında fazla şek ettiğin zaman şekkine itina etme, namazına devam et ve onu tamamla. Böylece şeytan seni terkedecektir. Şüphesiz ki şek şeytandandır." (Furu-i Kafi, C. 3., s. 359, 8. hadis.)
Elbette şeytana bir müddet muhalefet eder ve.vesveseye itina etmezsen şeytan senden el çeker, nefsinde sebat ve itminan oluşur. Ama bu muhalefet esnasında Allah'a da yalvarıp yakarmalı o mel'un şeytanın ve nefs-i emmarenin şerrinden Allah'a sığmmalısın. Allah'a iltica etmelisin. Elbette Allah elinden tutacaktır. Nitekim Kafi'de yer alan bir rivayette "Şeytandan Allah'a sığınmak gerektiği" emredilmiştir. Hz. Sadık (a) şöyle buyurdu: "Adamın birisi Rasulullah'ın huzuruna gelerek "Ya Rasulallah namazdaki vesvesem hususunda sana şikayette bulunmaya geldim. Ne kadar namaz kıldığımı dahi bilemiyorum" dedi. Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: "Namaza başladığın zaman sağ elinin işaret parmağını sol bacağının üzerine koy ve şöyle de: "Bismillah ve bil-lah tevekkeltü alellah. Euzu billahi's-Semii'l-alimi mine'ş-şeytani'r-racim". Şüphesiz ki böylece şeytanı kendinden uzaklaştırır ve ondan kurtulursun." (Furu-i Kafi, C. 3., s. 358. Kitabu's-Salat 4. hadis.)
80
Yirmialtıncı Hadis İLMİN FAZİLETİ
"Hz. Sadık (a) şöyle buyurdu: Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: "Her kim ilim öğreneceği bir yolda yürürse Allah onu cennete giden bir yola koyar ve melekler ondan razı olarak kanatlarını ilim talibi için gerer. Yer ve göklerde olanlar hat-
81
KIRK HADİS ŞERHİ
ta denizde olanlar bile onun için yarlığanma diler. Alimin abide üstünlüğü bedir gecesindeki ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Şüphesiz ki alimler peygamberlerin varisleridir. Peygamberler dinar ve dirhem miras bırakmazlar. (Onlar) miras olarak ilim bırakırlar. O halde ilimden nasibini alan büyük bir nasib almıştır." (Usul-i Kafi, C. 1., s. 34. 1. hadis. Ki tabu Fazli'1-İlm ve Bab-u Sevabi'1-alim ve Müteallim.)
ŞERH
Bil ki bu hadisin elfazlarını şerhetmeye gerek yoktur. Ama RasuluUah (s)'in alimler için beyan buyurduğu bazı hasletleri birkaç fasılda beyan etmeye çalışacağım. Tevekkül sadece Allah'adır.
Fasıl
İlim Yolunda Olan Kimseyi Allah Teala'nın Cennet Yoluna Erdirdiği Beyanında
İlk etapta bilmek gerekir ki mutlak ilim iki kısma ayrılmaktadır. Birincisi dünyevi ilimdir ki nihai hedefleri dünyevi hedeflere ulaşmaktır. İkincisi de uhrevi ilimlerdir ki bunların da nihai hedefi melekuti makamlara nail olmak ve uhrevi derecelere erişmektir. Önceden de açıklandığı üzere bu iki çeşit ilmin üstünlüğü niyet ve maksadlarm üstünlüğün-dendir. Gerçi bu ilimler de haddi zatında iki kısma ayrılır. Hadiste ilim ehli için beyan edilen vasıflardan anlaşıldığı üzere ilimden maksat ahiret ilmidir.
|