24 Mayıs 2012 23:33:56
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.
E-posta adresinize aktivasyon iletisi gelmediyse lütfen buraya tıklayın.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Kumeyl Duasının Şerhi-14 Üstat Hüseyin ENSARİYAN
Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: Kumeyl Duasının Şerhi-14 Üstat Hüseyin ENSARİYAN  (Okunma Sayısı 7508 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
huseyinruhullah
Kahraman Üye
*****

Üyeyi Alkışla 1027
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 530



« : 08 Aralık 2008 22:55:30 »

“Ey rabbim! Ey rabbim! Ey rabbim! Ey mabudum, ey Efendim! Ey mevlam ve ey benim sahibim! Ey varlığımı elinde tutan! Ey zorluk ve çaresizliğimi bilen! Ey fakirlik ve yoksulluğumdan haberdar olan! Ey rabbim, ey rabbim, ey rabbim! Hakkın, kutsiyetin, en yüce sıfatın ve ismin hürmetine senden dileyim şudur: Gece ve gündüzden oluşan vakitlerimi zikrinle bayındır kıl ve beni kendi hizmetinde tut ve amellerimi kendi indinde makbul buyur! Öyle ki artık bütün amellerim ve zikirlerim tek zikir şekline dönüşsün ve bütün hallerim senin hizmetinde geçsin. Ey seyidim! Ey güvenip dayandığım ve ey halimi kendisine şikayette bulunduğum! Ey rabbim, ey rabbim, ey Rabbim!”

İsm-i A’zam

Arif, evliya, aşık ve sadık kimselerden bir grubu aşıkane ve hikmete dayalı olarak, kulunu terbiye eden irade sahibi ve malik anlamındaki mübarek “Rab” kelimesinin İsm-i A’zam olduğunu söylemişlerdir. Dolayısıyla insan bu kelimeye tevessül ederek Hak Teala’nın rahmetine mazhar olur, işlerinin düğümleri açılır, belki de günahları, hataları ve isyanları, bu tevessül sayesinde bağışlanır ve tertemiz olur.

Belki de bütün peygamberlerin ve imamların, dua, münacat, yalvarıp yakarma, zorluklar ve musibetler anında bu mübarek kelimeye tevessül etmesinin sebebi de Rab kelimesinin Hak Teala’nın en büyük ismi olduğu hasebiyledir.

Adem ve Havva (a.s) tövbe esnasında şöyle arz ettiler: “Her ikisi, “Rabbimiz! Kendimize zulmettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, biz hüsrana uğrayanlardan oluruz” dediler.”[646]

Hz. Nuh (a.s) ise dokuz yüz elli yıl, kafirlerden zulüm gördükten ve onların hidayetinden aciz kaldıktan sonra da çaresiz bir şekilde Allah’a şöyle arz etti: “Nuh dedi ki: “Rabbim! Yeryüzünde hiç bir kafir bırakma.”[647]

Hz. İbrahim (a.s) ise dua ve münacatında şöyle dedi: “Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.”[648]

Hz. Musa (a.s) ise ihtiyaç ve niyaz esnasında şöyle arz etti: ““Rabbim! Doğrusu bana indireceğin hayra muhtacım””[649]

Hz. Süleyman ise bağışlanma ve eşsiz bir hükümet dilerken şöyle arz etti: “Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver; sen şüphesiz, daima bağışta bulunansın.”[650]

Hz. Zekeriyya (a.s) ise Allah’tan çocuk dilerken şöyle arz etti: “Rabbim! Beni tek başıma bırakma, sen varislerin en hayırlısısın.”[651]

Hz. Yusuf (a.s) ise şükür ve hacetini dileme makamında şöyle arz etti: “Rabbim! Bana hükümranlık verdin, rüyaların yorumunu öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratanı! Dünya ve ahirette işlerimi yoluna koyan sensin; benim canımı Müslüman olarak al ve beni iyilere kat.”[652]

Hz. Eyyub (a.s) ise bela ve musibetin şiddetli anlarında şöyle arz etti: “Başıma bir bela geldi, (sana sığındım), sen merhametlilerin merhametlisisin.”[653]

İslam Peygamberi (s.a.a) ise şöyle arz etmiştir: “De ki: “Rabbim! Bağışla, merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.”[654]

Salihler ve müminler ise göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürken şöyle arz etmişlerdir: “Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın.”[655]

İblis ise tekebbür ve isyanın doruğunda, bu isme tevessül edip, kıyamet gününe kadar Allah’tan kendisine mühlet vermesini isteyerek şöyle arz etti: ““İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar bena mühlet ver” dedi.”[656]

Merhamet sahibi Allah, o kovulmuş lanetli şeytanın bu mübarek ismine tevessül ettiği hasebiyle, isteğini kabul etti ve ona kıyamet gününe kadar mühlet verdi.

Allah Resulü’nden (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Her kim yedi defa “ya rabbi” derse, Allah duasına icabet eder.”

Hakeza şöyle rivayet edilmiştir: “Mümin kul bir defa, “ya rabbi” derse, Hak Teala şöyle buyurur: “Lebbeyk” ikinci ve üçüncü defa Allah’ı aynı bu isimle çağırırsa, ona şöyle nida ulaşır: “Dile ki sana bağışta bulunayım”[657]

Kabul Olan Ameller

Bütün peygamberlerin, imamların ve velilerinin Hak Teala’nın huzuruna arz ettiği, dualardan biri de şuydu: “Ey merhamet sahibi olan Allah! Onların amellerini kabul buyur ve onlara karşı ihsanın ve rahmetinle davran.”

Bu büyük insanlar bu büyük gerçeği çok iyi biliyorlardı ki şüphesiz bir kimsenin ameli yok ise Hak Teala’nın rahmet dergahına erişemez. Eğer ameli var ama iman ve ihlas gibi gerekli şartları yoksa, bu durumda da Allah’ın rahmetinden ve mükafatından uzak kalacaktır. Bu esas üzere de amelin aslına ve amelin gerekli şartlara sahip olmasına çok önem veriyorlardı. Ameli gerekli olduğu şekliyle yerine getirince de Hak Teala’dan kabul etmesini diliyorlardı: “Ve amellerimizi nezdinde makbul kıl. ”

Kur’an ve rivayetler de şu anlama önemle vurgu yapmaktadır ki sadece sahibinin imanlı olduğu, Allah için amel ettiği ve ilahi emir ve hükümlerle uyumlu hareket ettiği ameller kabul edilecektir.

Ayrıca bilmek gerekir ki amel, sadece müminlerden kabul edilir. Hakeza sadece müminlerin günahı affedilir.

Amel her ne kadar büyük ve faydalı olsa da kafir ve inatçı kimselerden kabul edilmeyecektir. Günah her ne kadar küçük de olsa onların günahı bağışlanmayacaktır.

Değerli ve mükafatı olan amel hakkında, önemli hadis kitaplarında bir çok rivayetler mevcuttur. Onlardan bazısına işaret edelim:

Hz. Ali (a.s) bir rivayette şöyle buyurmuştur: “Münezzeh olan Allah nezdinde şeref, amellerin güzelliği iledir, sözlerin güzelliği ile değil.”[658]

Hakeza Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Amel, müminin şiarıdır.”[659]

Hakeza Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ameli devam ettiriniz, ameli devam ettiriniz. Şüphesiz Allah, müminin ameli için, ölünceye kadar bir nihayet taktir etmemiştir. ”[660]

Hakeza Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “En üstün amel; ihlaslı iman, doğru bir sakınma ve yakin sahibi olmaktır.”[661]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah insanları dünyada babalarıyla çağırmıştır ki birbirlerini tanısınlar; ahirette de mükafat vermek için amelleriyle çağıracaktır.”[662]

Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler, ey küfredenler! ”

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Amellerin en üstünü Allah’a iman etmek, Allah’ı tasdik etmek, Allah yolunda cihat etmek ve kabul olmuş bir hac yerine getirmektir. Bunlardan daha kolayı ise yemek yedirmek, yumuşak söz söylemek, kolaylık göstermek ve güzel ahlak sahibi olmaktır. Sana bundan daha kolayı ise, Allah’ın senin hakkında verdiği bir hüküm hususunda itham etmemendir.”[663]

Hakeza Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Amellerin efendisi şu üç haslettir: Herkese kendi tarafından insaflı davranman, aziz ve celil olan Allah yolunda kardeşine yardımcı olman ve her hal üzere Allah-u Teala’yı zikretmektir.”[664]

Hz. Ali (a.s) ise şöyle buyurmuştur: “Ameli, ilmi, sevgisi, buğzu, alışı, terk edişi, kelamı, susuşu, fiili ve sözü ihlas üzere olan kimseye ne mutlu!”[665]

Allah Resulü (s.a.a) Ebuzer’e yaptığı bir tavsiyesinde şöyle buyurmuştur: “Takvayla süslenmiş bir amele, amelden daha çok önem ver. Zira takva ile süslenmiş bir amel, az değildir. Zira kabul olan bir amel, nasıl az olur ki? Aziz ve celil olan Allah da şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah sadece takva sahiplerinden kabul eder. ”[666]

Hz. Ali (a.s) ise şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz amellerinden, sadece ihlaslı olarak yerine getirdiklerin kabul edilir.”[667]

Velhasıl iman, ihlas, yakin ve sakınma sahibi insanın ameli kabul edilir. Makbul amel, öylesine değerli bir ameldir ki, İmam Sadık’tan (a.s) böylesine bir amel hakkında şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah her kimin bir tek namazını bile kabul ederse, onu azap etmez ve Allah her kimin bir iyiliğini bile kabul ederse, onu azaba uğratmaz.”[668]

Hakeza İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah her kimin bir iyiliğini kabul ederse, ona kesinlikle azap etmez ve onu cennete koyar.”[669]

Ey Allah’ım! Bizleri amel hususunda tembellik ve gevşeklikten koru, ibadet ve uygun çabalar hususunda neşemizi arttır, kalbimize tümüyle uyanıklık inayet buyur.

Ey bu habersizler yatakhanesinde

Körler ve sağırlar gibi habersiz yatan

Başını bir kaldır ki bu odanın ötesinde

Her taraftan şarkı sesi geliyor

Bülbül Gül minberinden ötüyor

Bir ay yücelerden zemzeme ediyor

Seher kuşu ötüyor

Gafillere ağıt yakıyor

Bu sesten dağlar dans ediyor

Hiç yerinden kalkmıyorsun sen

Allah Allah ne kadar ağırsın sen

Bir an olsun bu ağırlığı terk et

Şevk ile harekete koyul

Ayağından bu bukağıyı çöz

Gönül ülkesine doğru adım at

Alemin üzerine yenini aç

Adem’in tiynetinden örtünü kaldır

Namus şişesine bir taş at

Dalkavuk hırkasına toprak saç

Alemin zerrelerinin tümü dansetmekte

Noksanlıktan kemale yönelmekte

Sen de noksanlıktan kemale adım at

Makam ve celalden örtüyü kaldır

Uykuyu bırak ki uykusuzluk güzel

Gözlere uykusuzluk sürmesi çek



“Uzuvlarımı hizmetin için güçlendir ve sana yönelmemde kalbime güç ve sebat ver. Senden korkmada ve hizmetini sürdürmede bana öylesine bir ciddiyet ver ki, yarış meydanlarında sana doğru koşayım ve mücadele verenler arasında, sana doğru hız alayım ve gönüller arasında, senin yakınlığına gönül vereyim ve ihlaslılar gibi yakınlaşayım sana ve yakin ehlinin korktuğu gibi korkayım senden ve indinde müminlerle birleşeyim.”

Güçlü Olmayı Dilemek

Arif, aşık, gerçek münacat ehli ve ilahi marifetleri beyan eden Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) duanın bu bölümünde Hak Teala’nın bütün rahmet kapılarını kendi yüzüne açık ve duanın icabet ortamının gerçek sevgili olan Allah tarafından hazır olduğunu görmekte, bu yüzden de yüzde yüz manevi olan, insanı kemal ve gelişimin nihayetine erdiren ve de dua eden kimsenin irfan, marifet ve tam basiretine delalet eden bir çok değerli isteklerde bulunmaktadır.

Hz. Ali (a.s) gerçek dost olan Allah-u Teala’dan gerçekte halisane ibadet ve kamil bir kulluk olan gerçek sevgiliye hizmet yolunda ve hakeza hakikatte Allah’a hizmet olan mümin kullara hizmet yolunda güçlü kılmasını dilemektedir. Bu manevi güç, ruhani kudret ve melekuti kuvvet, Hak Teala tarafından seyr-u suluk eden kula verildiğinde o kul için, ibadetten ve Hak Teala’nın kullarına hizmetten daha tatlı ve iyi bir hizmet bulunamaz.

İlahi Özel Nimetlerin Veriliş Şartları

Salik olan kulun, bu büyük nimetlerin veriliş ortamını temin etmesi gerekir ve bunlar şunlardır:

1- İman ve takvaya sahip olmayan ve gerekli iman ve takvayı elde etmek için gerekli hazırlık içinde olmayan kimselerle oturup kalkmaktan sakınmak, bunun yerine ilahi veliler, rabbani alimler ve hal ehli olup, suluk aşamalarının bazısını kat eden kimselerle arkadaşlık etmek.

2- Haram lokma şöyle dursun, şüpheli lokmadan dahi sakınmak, servet, mal ve yiyeceğinin nereden geldiğine pek önem vermeyen kimselerin sofrasına oturmaktan ve onlara misafirliğe gitmekten sakınmak.

3- Batını ahlaki rezaletlerden, nefsani pisliklerden, hayvani şehvetlerde aşırı gitmekten temizlenmek ve de ahlaki güzelliklere, melekuti hakikatlere ve rahmani düşüncelere sahip olmak.

4- Çok yemekten ve oburluktan sakınmak. Zira oburluk, şeytani halleri ortaya çıkarmakta, rabbani ilham ve arşi idraklere engel teşkil etmektedir.

5- Çok uyumaktan ve aşırı istirahat etmekten sakınmak. Zira bu da itaat hususunda tembelleşmeye ve de insanın ruhunun ölmesine neden olmaktadır.

Hadsiz, hesapsız muaşerette bulunmak, kötü kimselerle arkadaşlık etmek, haram lokma, ahlaki rezaletler, çok yemek, çok uyumak veya aşırı istirahat etmek hususunda hadis kitaplarında bir çok önemli rivayetler nakledilmiştir. Onlardan bazısına işaret edelim:

Muaşeret ve Muaşeret Edilecek Kimse

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “En korkunç vahşet, kötü arkadaştır.”[670]

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kötü kimseyle arkadaş olmaktan sakının. Şüphesiz o arkadaşını helak eder ve beraberindeki kimseyi uçuruma yuvarlar.”[671]

Hz. Cevad (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kötü kimselerle arkadaşlıktan sakın. Şüphesiz ki o çekilmiş kılıç gibidir. Görünüşü güzel, etkisi ise kötüdür.”[672]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Üç grupla arkadaşlıktan sakın: Hain, zalim ve laf taşıyan kimse. Şüphesiz senin için hainlik eden kimse bir gün sana da hainlik eder; senin için başkasına zulmeden kimse, bir gün sana da zulmeder; senin lehine laf taşıyan kimse, bir gün senin aleyhine laf taşır.”[673]

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Hikmet sahibi kimselerle arkadaş ol, hilim sahibi kimselerle otur ve dünyadan yüz çevir ki me'va cennetine yerleşesin.”[674]

Haram Lokma

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Her kim haram bir lokma yerse, kırk gün namazı kabul olmaz.”[675]

Hakeza Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz aziz ve celil olan Allah haramla beslenen bir cesede cenneti haram kılmıştır.”[676]

Hakeza Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Haram bir lokma kulun karnında yer alınca gök ve yerdeki bütün melekler ona lanet eder. ”[677]

İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz insan haram bir mal elde ettiğinde, hac, umre ve sıla-i rahimi ondan asla kabul edilmez.”[678]

Ahlaki Rezaletler

İmam Zeyn’ül-Abidin (a.s) Sahife-i Seccadiye’nin sekizinci duasında, ahlaki rezaletlerden bazısını beyan etmekte ve onlardan Allah’a sığınmaktadır:

Hırs tuğyanı, gazap şiddeti, hased galibiyeti, sabır gevşekliği, kanaatsizlik, kötü ahlak, şehvette ifrat, asabiyet hususunda ısrar göstermek, nefsin heva ve heveslerine uymak, hidayete muhalif olmak ve gaflet uykusuna dalmak, haddinden fazla ve dayanılamayacak kadar çalışmak, batılı hakka tercih etmek, günah hususunda ısrarlı davranmak, günahı küçümsemek, itaati büyük görmek, zenginlerin övülmesi, yoksulları aşağılamak, insanın eli altında olanların haklarını ihmal etmek, iyilik yapanlara karşı nankörlük göstermek, zalimlere yardımcı olmak, mazlumları terk etmek…

Allah Resulüne (s.a.a) şöyle dediler: “Falan kadın, gündüzleri oruç tutuyor, geceleri ibadetle geçiriyor, ama ahlakı kötüdür, komşularına diliyle eziyet ediyor. ” Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Onda hayır yoktur ve o ateş ehlindendir.”[679]

İmam Sadık (a.s) ise şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz kötü ahlak, sirkenin balı bozduğu gibi ameli bozar.”[680]

Oburluk

Hz. Ali (a.s) bir rivayette şöyle buyurmuştur: “Kimin yemesi çok olursa karnı hasta olur ve kalbi katılaşır.”[681]

Hakeza: “Kimin yemesi çok olursa, sağlığı azalır ve geçim masrafları ağırlaşır.”[682]

Hakeza: “Çok yemek, ihtirastandır; ihtiras ise, ayıpların en kötüsüdür.”[683]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Müminin kalbi için çok yemekten daha zararlı bir şey yoktur. Çok yemek iki şeye sebep olur: Kalbin katılaşmasına ve şehvetin harekete geçmesine”[684]

Çok Uyumak

İmam Bakır’dan (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Hz. Musa (a.s) Hak Teala’ya şöyle arz etti: “Hangi kuluna daha çok düşmansın?” Allah şöyle buyurdu: “Geceleyin ölü gibi yatağına düşen ve gündüzleri ise işsiz gezen kimseye.”[685]

Allah Resulü (s.a.a) ise şöyle buyurmuştur: “Hz. Süleyman’ın annesi kendisine şöyle buyurdu: “Geceleyin fazla uyuma. Gece fazla uyumak, kıyamet günü insanın eli boş olarak haşrolmasına sebep olur.”[686]

Hz. Ali (a.s) ise şöyle buyurmuştur: “Uyku, kötü bir düşmandır, kısa ömrü yok eder ve birçok ecri yok eder.”[687]

Ey Allah’ım kalbime aşktan can ver

Ruhuma ebedi hayat ver

Bitkin can, cansız beden gibidir

Senin sevginden canımı harekete geçir

Kalbi mukaddes sokağa kılavuzluk et

Ruhuma yücelikleri göster

Beden zindanından özgür kıl

Ruhun mekansız fezasına mekan ver

Bu dostu düşmanın elinden al

Kendimden geçir, kendimden eman ver

Ezeli badeden mahmur gönlü

Ruhanilerin katışıksız şarabını ver

Elestüm’de verdiğin o meyden

Beni mahmur kılıyor yine ondan ver

Önce bir şehirden dışarı çıktım

Yeniden o şehri bana göster

İki alem Feyz’e dar geliyor artık

Bu alemin ve o alemin ötesini ver.[688]

İslam’ın beğenmediği bir muaşeretten sakınmak, haram lokmadan uzak durmak, ahlaki rezaletlerden, oburluktan ve çok uyumaktan sakınmak, Hak Teala’ya ibadet ve Allah’ın yaratıklarına hizmet için insanın organlarına güç ve kudret verilmesinin ortamını sağlamaktadır. Bu güç sayesinde insanın gözü artık sadece hakkı ve hakkın beğendiği şeyleri görür. İnsanın kulağı sadece, Allah, peygamberler, imamlar, evliyalar ve temiz insanların sözlerini işitir, insanın dili sadece hak ve adalet üzere olan sözleri söyler, insanın eli sadece doğru ve sahih olan hususlarda çalışır, insanın karnı sadece helali yer ve insanın şehveti sadece helal hususlarda kullanılır. İnsanın ayağı sadece Hak Teala’nın yolunda, ilahi ve melekuti toplantılarda, mescitlerde ve mukaddes mekanlarda yürür. İnsanın bütün cismi ve ruhu aşıkane ve halisane bir şekilde sadece ibadet ve Allah’ın kullarına hizmet yolunda çalışır.

Hakka İbadet

İbadet ve kulluğun değeri, dünyanın darlığında yaşayan ve kıyamete kadar da yüzüne bir çok kapıların kapandığı bizim gibiler için derk edilecek bir hakikat değildir.

Hak Teala’ya kulluk ve ibadet, insanın gelişimine, kemaline, hayır ve saadetine, tertemiz bir hayat sürdürmesine ve de cenneti elde etmesine neden olmaktadır. Allah Resulü (s.a.a) ibadet ve kulluk hakkında bir rivayette şöyle buyurmuştur: “İnsanların en üstünü ibadete aşk besleyen, onu kucaklayan, kalbiyle seven, bedeniyle onu yerine getiren, kendisini ona veren ve dünyada zorluk veya kolaylık içinde olup olmayacağına pek önem vermeyen kimsedir.” [689]

Hakeza Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Rabbiniz şöyle buyurmaktadır: “Ey Ademoğlu! Benim ibadetim için kendini her meşguliyetten arı kıl ki kalbini zenginlikle ve ellerini rızıkla doldurayım. Ey ademoğlu! Benden uzaklaşma, aksi taktirde kalbini fakirlik, ellerini de meşguliyetle doldururum.”[690]

Allah-u Teala mirac gecesi şöyle buyurmuştur: “Ey Ahmed! İnsanın ne zaman bana kullukta olduğunu biliyor musun? Peygamber (s.a.a), “Hayır” diye arz etti. Allah şöyle buyurdu: “Şu yedi haslet onda bir araya geldiği zaman: “Onu haramlardan alıkoyan bir insanı faydası olmayan şeylerden koruyan bir sükut, her gün ağlamasını artıran bir korku, halvette bile benden sakınmasını sağlayan bir haya, mecbur kaldığı bir yemek ve beslenmek, dünyayı düşman bildiğim için kendisine düşman bilmek ve iyileri sevdiğim için onları sevmek.” [691]

Bir rivayette şöyle yer almıştır: “Allah-u Teala bazı semavi kitaplarında şöyle buyurmuştur: “Ey Ademoğlu! Ben ölmeyen bir diriyim. Sana emrettiğim hususlarda bana itaat et ki seni de ölmeyen bir diri karar kılayım.

Ey Ademoğlu! Ben bir şeye ol dersem, o şey hemen olu verir. Bana kulluk et ki seni de, bir şey ol dediğim zaman hemen olu verecek bir şekilde karar kılayım.”[692]

Rivayetlerde bir takım hakikatler de ibadetlerin en üstünü olarak sayılmıştır:

Allah’ı tanımak, Allah karşısında tevazu içinde olmak, Allah ve kudreti hakkında sürekli düşünmek, la ilahe illallah ve la havle ve la kuvvete illa billah demek, ihlaslı olmak, nefis iffetine sahip olmak, züht, düşünmek, müminin hakkını eda etmek, sükût, hac, oruç dua, haramlara gözünü kapamak, kulluğunu gizli yapmak, alçak gönüllü ve huzu içinde olmak, farzları eda etmek, helal rızk talep etmek, yumuşak konuşmak, Ehl-i Beyt'i sevmek ve velayetine inanmak…

Halka Hizmet Etmek

Bir takım kutsi hadislerde ve diğer rivayetlerde mümine öyle bir takım değerler verilmiştir ki mümine saygı göstermek, Allah’a saygı göstermek sayılmış ve mümine hakaret etmek de Allah’a hakaret olarak addedilmiştir.

Allah Resulü (s.a.a) Cebrail’den, o da Hak Teala’dan şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Kim benim veli kuluma (dostuma) ihanet ederse, şüphesiz ki benimle savaşa kalkışmıştır.”[693]

Bu yüzden mümine hizmet de Allah’a ibadet ve kulluk sayılmıştır. Zira mümine hizmet, hakikatte Allah’a hizmettir.

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Her kim bir müminin ihtiyacını giderirse, adeta ömrü boyunca Allah’a ibadet etmiş gibi olur. ”[694]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Her kim mümin kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, aziz ve celil olan Allah da kıyamet günü onun yüz bin hacetini giderir; bunların ilki ise cennettir.”[695]

Hakeza İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz kul, mümin kardeşinin ihtiyacını gidermek için yürürse, aziz ve celil olan Allah ona biri sağından biri de solundan iki melek müvekkel kılar; onun için rabbinden kendisine mağfiret diler ve de hacetini yerine getirmesini isterler. ”[696]

İmam Bakır (a.s) ise şöyle buyurmuştur: “Allah Resulünden (s.a.a) şöyle sordular: “Hangi amel Allah nezdinde, amellerin en sevimlisidir. ” Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Mümini sevindirmek.” Daha sonra şöyle arz ettiler: “Müslüman’ı sevindirmek nasıldır?” Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Aç karnını doyurmak, hüzün ve gamını gidermek ve borçlarını ödemek.”[697]

İmam Sadık (a.s) da aziz ve celil olan Allah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Yaratıklarım, benim ailemdir. Şüphesiz onlardan bana en sevimli olan, onlara karşı en şefkatli davranan ve ihtiyaçlarını gidermek için en çok çalışandır. ”[698]

Müminlerin Emiri Ali (a.s) Allah Teala’dan hizmet için organlarına güç ve kuvvet diledikten sonra, bu hizmeti yerine getirmek için azim ve himmet hususunda da kalp güçlülüğünü ve sağlamlığını dilemektedir. Allah’tan haşyet içinde çalışmayı ve Hak Teala’ya hizmet için sürekliliği dilemektedir. Yarışanlar meydanında Allah’a doğru hizmet merkebini sürmeyi, Hak Teala’ya doğru koşanlar arasında iştiyak içinde koşuşturmayı, Allah’a ihlas içinde yaklaşmayı, yakin ehli gibi makam ve mevkiden korkmayı ve iman ehliyle dergahında bir araya gelmeyi dilemektedir.

Yakin

Büyük filozof, bilgin, arif ve Tefsir-i el-Mizan’ın sahibi Merhum Allame Tabatabai, yakinin tanımı hakkında şöyle buyurmuştur: “Yakin, hiçbir yanlışlık ve şüphenin olmadığı bir ilim ve bilgidir.”[699]

Örneğin, insan günün ortasında gündüz olduğuna yakin etmektedir ve gece karanlığında da gece olduğuna yakin etmektedir. Kendisinin hayatta olduğuna ve bir takım etki ve sıfatlara sahip olduğuna yakin etmektedir.

Yakin için üç derece ifade etmişlerdir: İlm’ul yakin, ayn’ul yakin ve hakk’ul yakin.

Bu üç derece arasındaki farkları bir örnekle açıklığa kavuşturalım:

Ateş hakkında ilm’ul yakin sahibi olmak, dumanı görmek gibidir. Ayn’ul yakin ise bizzat ateşi görmektir. Hakk’ul yakin ise o ateşte yanmaktır.

Allah Resulü (s.a.a) ise şöyle buyurmuştur: “Yakin ehlinin nişanesi altı şeydir: Allah’a hakk’ul yakin ile yakin ederler, bu yakin vesilesiyle Allah’a iman ederler bu esas üzere ölümün etkilerinden ve sonuçlarından sakınırlar, ondan sonra dirilişin hak olduğuna yakin ederler ve bu esas üzere de kıyametin rüsvalığından korkarlar. Cennetin hak olduğuna yakin ederler ve bu yüzden de ona iştiyak duyarlar, cehennemin hak olduğuna yakin ederler ve bu esas üzere de cehennemden kurtulmak için çaba gösterirler. Hesabın hak olduğuna yakin ederler ve bu esas üzere de orada hesaba çekilmemek için kendilerini hesaba çekerler.”[700]

Yakinin bu üç derecesini, Kur’an ayetleri ve Ehl-i Beytin (a.s) rivayetleri esasınca elde etmek de mümkündür. Bu iki kaynaktan yakine ulaşmayan bir insanın, başka bir kaynaktan yakine ulaşması mümkün değildir.

Kur’an vesilesiyle yakin elde etmenin yolu ise şudur: Önce, Kur’an’ın vahiy olduğuna ve hakkaniyetine yakin eder ve de Kur’an’ın buyurduğu şu hakikate teveccüh ederiz: “Kulumuza indirdiğimizden şüphe ediyorsanız, siz de onun benzeri bir sure getirin.” [701]

Başka bir ayette ise şöyle buyurmuştur: “De ki: “İnsanlar ve cinler, birbirine yardımcı olarak bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, and olsun ki, yine de benzerini ortaya koyamazlar.”[702]

Bu iki ayete teveccüh edildiği takdirde bu kitabın Allah’ın vahyi olduğuna yakin eder, insan bu yakinden sonra da Kur’an’ın bütün muhtevasına yakin eder ve aynı şekilde Kur’an tefsiri ve açıklaması olan Ehl-i Beyt’in (a.s) marifetlerine de yakin eder. Sonunda da yakin ehli zümresinde karar kılar.



“Allah’ım! Bana kötülük yapmak isteyenin hakkını sen ver ve bana tuzak kuran kimseye sen tuzak kur. Beni yanında en iyi pay alan ve sana göre en yakın makama sahip olan ve sana özel yakınlığı olan kullarından eyle. Gerçekten bunlara erişmek ancak senin lütuf ve kereminle gerçekleşebilir. Cömertliğinle cömert davran ve yüceliğinle teveccüh eyle bana ve rahmetinle koru beni.”

İnsana karşı kötü niyet taşıyan unsurlar; şeytan, nefsin heva ve hevesleri ve kötü arkadaştır. Bunlar, insana hile ve düzen üzere davranırlar. Bu tehlikeli düşmanların vesveseciliği, hile ve düzeni o kadar büyüktür ki Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) bu düşmanları yenilgiye uğratmak için Allah’tan yardım talep etmektedir. Önceki sayfalarda, şeytan, nefsin heva ve hevesleri ve kötü arkadaşlar hakkında detaylı bilgiler verilmişti.

Eğer insan kulların en nasiplisi, Allah’a en yakın mertebe sahibi ve Allah’a yakınlıkta en özgün makam sahibi olmak istiyorsa, yakin ile birlikte olan bir imana, makbul olan bir ihlasa, değerli bir takım amellere, güzel ahlaka ve özellikle de insanı her türlü günaha düşmekten koruyan bir takvaya sahip olmalıdır.

Nitekim Kur’an-ı Kerim de şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, en çok sakınanızdır.”[703]

Dünya ve ahirette insanın mutluluğunun esası olan takva için üç aşama zikredilmiştir: Genel takva, özel takva ve en özel takva.

Genel takva; farzları yerine getirmek ve haramlardan sakınmaktır. Özel takva; mekruh olan şeylerden sakınmaktır ve hatta mübah olan şeylerden de sadece zaruret ölçüsünce istifade etmektir. En özel takva ise; kalbi Allah’ı anmaktan alıkoyan her şeyden sakınmaktır.

Nizam’ul Mülk ve Takvalı Şahıs

Tarih kitaplarında Nizam’ul Mülk’ün biyografisinde şöyle bir rivayet yer almıştır: “Bir gün takva sahibi birisiyle görüştü, ona şöyle dedi: “Benden bir şey dile ki sana onu bağışlayayım. Zira sen muhtaçsın, ben ise zengin ve mal sahibiyim.”

Takvalı şahıs ona şöyle dedi: “Ben, Allah’tan bile, O’ndan başka bir şey istemiyorum. Zira Allah’tan, Allah’tan gayrisini dilemek himmetin aşağılığındandır.

Tarikate aykırıdır ki evliya

Temenni etsinler Allah’tan, Allah’tan gayrisini

Ben Allah’tan sadece Allah’ı diliyorum. Nasıl senden bir şey talep edebilirim?”

Hace Nizam’ul Mülk şöyle dedi: “Sen benden bir şey talep etmiyorsan, o zaman izin ver de ben senden bir şey talep edeyim.”

Takvalı şahıs şöyle dedi: “Senin hacetin nedir?” Hace Nizam’ul Mülk şöyle dedi: “Allah’ı andığın bir anda beni de an.”

Takvalı şahıs şöyle dedi: “Ben Allah’ı anma başarısını elde ettiğim an kendimi bile unutuyorum, seni nasıl anayım?”[704]

Evet, ey azamet, şeref, büyüklük, yücelik ve keramet sahibi olan! Bütün bu sıfatların gereği başkasına karşı muhabbetli ve şefkatli olmaktır. Bu muhabbetin gereği ise bağışlamak ve ihsanda bulunmaktır. O halde yüceliğinle bana bir teveccüh et. Eğer bana yüceliğinle bir teveccüh edecek olursan, muhabbet ve şefkatini benden esirgemezsin ve sonuç olarak da bu eli boş fakirini, bağış ve ihsanınla müstağni kılarsın.

“Yüceliğin hakkına teveccüh eyle bana”

Ahmed Hozreveyh ve Hırsız

Hak Teaa’nın ahlakıyla ahlaklanan kimseler, herkese karşı o ahlak üzere davranırlar ve hakikatte onların ahlak ve davranışları, Hak Teala’nın ahlak ve davranışlarının bir örneği ve yansımasıdır. Rivayet edildiği üzere bir hırsız Ahmet Hozreveyh’in evine girdi. O evde çalmaya değecek bir şey bulamadı. Eli boş olarak, Ahmed’in evinden dışarı çıkmak isteyince Ahmed’in büyüklük ve yüceliği hırsızın eli boş olarak evinden çıkmasına engel oldu ve ona şöyle seslendi: “Ey hırsız! Eli boş olarak evimden gitmene razı değilim. Kuyudan bir kova al, tövbe guslünü yap. Daha sonra abdest al, namaz kıl, tövbe ederek mağfiret dile. Böylece belki bir vesile ortaya çıkar da eli boş olarak evden çıkmamış olursun.” Şafak sökünce bir büyük şahıs Şeyh’e yüz eşrefi hediye etti. Şeyh o yüz eşrefiyi hırsıza verdi ve şöyle buyurdu: “Bu bir gece ibadet ve ihlasının sadece zahiri mükafatıdır. Hırsız öyle bir halete büründü ki bütün günahlarından tövbe etti ve Allah’a yöneldi. ”

Kibirsiz ve benliksiz yere yıkıldı

Hırsızlıktan ve eşkıyalıktan tevbe etti

Şeyhe dedi ki ben hırsızlığa düşmüştüm

Yanlış yolun cehaletinden

Bir zaman Hakk için koştum

Ömrümde görmediğimi buldum

Bir gece O’nun için namaz kıldım

Hırsızlıktan kurtuldum müstağni oldum

Gece gündüz Allah’ın işini yaparsam

İki dünyada mutluluğa erişirim

Ta bilesin ki iki dünyada da

Hiç kimse Allah ile zarara uğramaz.[705]



“Allah’ım! Dilimi, zikrinik kalbimi söyler kıl, muhabbetine tutsak kıl ve dualarımı iyi bir şekilde kabul etmekle, beni minnettar eyle. Yanılgılarımdan geç ve hatalarımı bağışla. Şüphesiz ki sen, kulların sana ibadet etmelerini hükmettin, sana dua etmelerini emrettin ve kabul etmeyi garanti verdin. O halde ey Rabbim! Yüzümü sana doğru tuttum ve ellerimi sana açtım.

İzzetin hakkına duamı kabul eyle ve arzularıma ulaştır beni. Fazlın ve kereminden ümidimi kesme. İnsan ve cinlerden oluşan düşmanlarımın şerrini benden uzaklaştır.”

Dil

Hak Teala’nın insana bağışta bulunduğu büyük nimetlerden biri de dildir. İnsan bu dil vesilesiyle konuşmaktadır ve içinde olan şeyleri izhar etmektedir. Hedef ve maksadını başkalarına bildirmektedir.

Dilin zahirde iyilikleri ve güzellikleri çok olduğu gibi kötülük ve çirkinlikleri de büyük ve ağırdır. Öyle ki hikmet sahibi kimseler bu organ hakkında şöyle demişlerdir: “Dilin hacmi küçük, suçu ise büyüktür. ”

Büyük muhaddis, bilgin, filozof, aşık ve arif, Molla Muhsin Feyz-i Kaşani’nin Mehaccet’ul Beyza adlı kitabında bildirdiği üzere dil, gıybet, töhmet, laf taşımak, başkalarıyla alay etmek, söylenti yaymak, yalan, sövgü ve insanları aşağılamak gibi yirmiden fazla büyük günah işlemeye kadirdir.[706]

Kur’an, dile sadece on türlü konuşmaya izin vermiştir. Eğer insan bu on tür konuşmayı eda edecek olursa, diliyle Allah’a kulluk etmiş olur. Bu on türlü konuşma dışında konuşacak olursa, onunla günaha düşmüş ve hakikatte şeytana kulluk etmiş olur:

1- Güzel söz 2- En güzel söz 3- Adil söz 4- Doğru söz 5- Yüce söz 6- Yumuşak söz 7- İman sözü 8- Sağlam söz 9- İyi söz 10- Yetkin Söz

Güzel söz, insanlara karşı güzel sözler etmektir. [707]

En güzel söz, insanları Allah’a doğru davet etmektir. [708]

Adaletli söz, mahkemede şehadet ve tanıklık etmektir. [709]

Doğru söz, mevcut toplumda geçmiş mümin kulların hayrını zikretmek ve doğru konuşmaktır. [710]

Yüce söz, anne ve babayla konuşmaktır. [711]

Yumuşak söz, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak esnasında konuşmaktır. [712]

İman sözü, Allah’ın birliğini ve Peygamber’in (s.a.a) risaletini ikrar etmektir. [713]

Sağlam söz, her atmosfer ve şartlar altında doğru sözü söylemektir. [714]

İyi söz, yetimlere ve aileye karşı söylenen sözdür. [715]

Yetkin söz, etkili hikmet ve burhanla karışık sözdür. [716]

İnsan, bu on tür sözle, kârını Allah’tan başka hiç kimsenin bilmediği bir ticarete girişebilir. Bu on hakikatin detayı, ayrı ve bağımsız bir çalışmayı gerektirmektedir. Burada sadece insanları Allah’a doğru hidayet etmekten ibaret olan en güzel sözün mükafatına kısaca işaret etmek istiyoruz. Diğer sözün detayları ise ayrı bir çalışmayı gerektirmektedir.

Allah Resulü (s.a.a) Müminlerin Emiri Ali’yi (a.s), insanları hidayete erdirmek ve onları Allah’a davet etmek için Yemen’e gönderdiğinde şöyle buyurmuştur: “Ey Ali! Kendisini hakka davet etmedikçe, hiç kimseyle savaşma.” Allah’a yemin olsun ki eğer Allah senin elinle birini hidayete erdirecek olursa, bu senin için üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha iyidir. [717]

Dilde namaz, Allah’ı zikretmektir. Kur’an okumak, Allah’ı zikretmektir. Ehl-i Beyt’ten (a.s) bizlere ulaşan ve çeşitli özel zaman ve mekanlarda okunan dualar da Allah’ı zikretmektir. Kur’an ayetlerinde işaret edilen on hususla uyumlu sözler de Allah’ı zikretmektir. Bütün bu zikirlerden en yücesi, en sevaplısı ve en üstünü ise sapık bir insanı Allah’a doğru hidayete eriştirmek hususunda dili kullanmaktır.

Kötü Kadının Bağışlanması

Sıket’ul İslam Kuleyni değerli kitabının son bölümü olan Ravza-i Kafi’de İmam Sadık’tan (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “İbadet ehli olan bir abit, ibadetlerinin çokluğu sebebiyle İblis’in belini kırdı. Bir gün, İblis ordularını çağırarak şöyle dedi: “Sizden hanginiz, bu abit kulu ibadetinden uzaklaştırabilirsiniz?” Onlardan her birisi bir hile beyan etti, ama hiçbirisi kabul görmedi. Sonunda onlardan biri şöyle dedi: “Ben onu namaz yoluyla saptıracağım.”

İblis onun hilesini beğendi ve onu abit kulu saptırmakla görevlendirdi. İblis’in memuru, abidin tapınağının yanına vardı ve büyük bir rağbet ve neşat içinde ibadete koyuldu. Kendisini öylesine bir ibadete vermişti ki abit kul, onun ibadet çokluğundaki neşatının ve yorulmayışının sebebini sormaya dahi fırsat bulamıyordu. Abit münasip bir fırsatta bu neşatının ve ibadet çokluğunun sebebini sordu. O şöyle cevap verdi: “Ben bir günah işledim ve pişman oldum. Günahtan pişmanlığım beni öylesine bir ibadete sevk etti ki artık ibadetin çokluğu sebebiyle asla bıkmıyorum ve ibadetteki neşatımı yitirmiyorum.”

Abit kimse bu konuda akıllıca düşünmeden ve de günah halinde ölümü gelip çattığı zaman ne yapacağını düşünmeden ondan kendisine yol göstermesini istedi. İblis’in memuru da onu şehirde zinayla meşhur olan bir kadınla zinaya teşvik etti. Abid o kadının yanına koştu. O kötü kadın, abit kulun melekuti ve masum yüzünü görünce, o abidin zina mahalline gelişine şaşırdı ve aldatıldığını anladı. Ona şöyle dedi: “Ey abit! İnsan asla günahla ibadet ve Allah’a yakınlık makamına ulaşamaz. Seni bu işe teşvik eden kimse seni saptırmak istemiştir. Günah insanın çöküşüne sebep olur, yükselişine değil. Şimdi tapınağına geri dön. Seni bu işe teşvik edeni orada göremeyeceksin ve orada göremeyince de yakin et ki o şeytandır.”

Abit kul kendine gelerek geri döndü. O uğursuz çehreyi göremedi. O kadının, günaha düşmesine engel olduğuna çok sevindi ve o gece kadın dünyadan ayrıldı. Allah o zamandaki Peygambere şöyle hitap etti: “Halk ile birlikte onun cenaze merasimine katıl. Zira kullarımdan birini hidayete erdirdiği için onun günahlarını affettim, onu bağışladım, mağfiret ve rahmetime mazhar kıldım.”

Bize başarı yolunu gösterdiler kat ettik

Bize araştırma yolunu açtılar ulaştık

Bir müddet her tapınağa baş vurduk

Bir müddet her medresede konuştuk ve işittik

Herkesin marifetler iklimini gezdik

Hakikatler bahçesinde her yeşili otladık

Güllerden nice güzel kokular aldık

Nice gönlün çektiği meyveleri topladık

Aniden yakınlıktan bir ağaç bitti

Gönlün kastettiği gibi künhüne erdik

Gördük bizim gibi tevhit meyhanesinin sakisi

O renksiz badeden bir damla tattık

Bizlere ebedi hayat sefası verdiler

Onun sayesinde ikamet ettik.

Duanın İcabet Garantisi

Gerçi Kur’an-ı Kerim şöyle buyurmuştur: “Kullarım sana beni sorarlarsa, bilsinler ki ben, şüphesiz onlara yakınım. Benden isteyenin, dua ettiğinde duasını kabul ederim.”[718]

Hakeza: “Bana dua edin ki duanıza icabet edeyim.”[719]

Ama şu çok önemli hakikate de teveccüh etmek gerekir ki duanın icabet garantisi her dua hakkında geçerli değildir. Aksine sadece dua edenin ve de bizzat duanın Kur’an ve rivayetlerde beyan edilen şartları haiz olduğu dualarda garanti söz konusudur.

Bir kimse, yalvarıp yakararak Allah’tan bütün dünya servetini kendisine vermesini, ömrünü kıyamete kadar uzatmasını, yüzünü Yusuf gibi güzel kılmasını, sesini Davud gibi güzel hale getirmesini, cesaretini Müminlerin Emiri Ali (a.s) gibi artırmasını, yeryüzündeki her şeyin saltanatının kendisine verilmesini, herkesin hayrına veya zararına istediği her şeye icabet etmesini isteyebilir. Bu tür dualar, dua eden kimse ve de bizzat duanın gerekli şartları haiz olmadığı sebebiyle, Hak Teala tarafından onların icabet edileceğine dair hiçbir garanti verilmemiştir. Hakikatin arifleri, marifet aşıkları ve kemal sahibi sadık kimseler, hem kendileri gerekli şartları haizdir, hem de duaları onların dünya ve ahiret maslahatları esasıncadır. Eğer dua eder ve duaları dünyada müstecap olursa, Hak Teala’ya hamd ederler. Eğer dünyada müstecap olmazsa, dünyada asla bir rahatsızlık izharında bulunmazlar. Aksine sabrederler ve özel vaktinde icabete erişinceye kadar beklerler.

Rivayetler şöyle demektedir: “Dua peygamberlerin ve müminlerin silahıdır. Dua, kaçış yolunun olmadığı sağlam bir kazayı bile geri çevirmektedir. Taktir edilmiş veya edilmemiş kazayı insandan def etmektedir. Her türlü belayı gidermekte, her türlü dert ve hastalığı iyileştirmektedir.

Ehl-i Beyt’in (a.s) rivayetleri, dua edenin ve de edilen duanın icabet şartlarını şöyle beyan etmişlerdir. Dada ihlas, her şeyin Hak Teala’nın kudretinde olduğunu bilmek, farzlarla amel etmek, temiz bir kalbe ve doğru bir dile sahip olmak, lokması helal olmak, insanların hakkından temizlenmek, kalp huzuru, kalp inceliği, her duanın başlangıcında Bismillahirrahmanirrahim demek, Muhammed’e ve Âl-i Muhammed’e selam göndermek, günahına ikrar etmek, yalvarıp yakarmak, yüzü toprağa dayamak, iki rekat namaz kılmak, icabet edileceğine dair yakin etmek, duada diğerlerini kendisinden öne geçirmek, gereksiz şeyleri istemekten sakınmak, topluluk arasında dua etmek, gizli ve açıkta dua etmek ve icabet edileceğini ümit etmek…

Dua eden kimsede ve bizzat yapılan duada bu gerekli şartlar toplandığı zaman şüphesiz böyle bir dua eden kimsenin duası icabete erişecektir.

Zorluğa Düçar Olan Üç Kişinin Duası

İmam Bakır ve İmam Sadık’ın (a.s) güvendiği ravilerden biri olan Cabir-i Cu’fi, Resulullah’tan (s.a.a) şöyle rivayet etmektedir: “Üç kişi, yolculukları esnasında bir dağa vardılar. Dağın yüksek tepesinde bir mağara gördüler ve mağaradan içeri girdiler. Orada ibadetle meşgul oldular. Dağın üstünden büyük bir taş yuvarlandı ve adeta bu mağara için yapılmış bir ölçüde mağaranın kapısının önüne düştü ve onlar için bir çıkış yeri bırakmadı. Onlar birbirine şöyle dediler: “Allah’a yemin olsun ki artık kurtuluş imkanımız yoktur.” Sadece hakka teveccüh ederek, Hak Teala’ya karşı doğru bir şekilde dua ederek, yaptığımız salih bir ameli veya bir günahtan kaçışımızı göstererek kurtulabiliriz.”

Birincisi şöyle dedi: “Ey Allah’ım! Senin de bildiğin gibi ben çok güzel bir kadının peşice gittim. Ona çok miktarda mal verdim ve kendisini benim için hazırladı. Yanına oturunca ateşi ve cehennemi hatırladım; neticede ondan ayrıldım. Bu sebeple bu belayı bizden uzaklaştır ve bizlere kurtuluş yolunu aç.”

Bunun üzerine taşın bir bölümü kenara çekildi.

İkinci şahıs şöyle dedi: “Ey Allah’ım! Ekin ekmek için bazı işçiler tuttum. Her birine ücret olarak yarım dirhem vermeyi kararlaştırmıştım. Gurup vakti onlardan biri şöyle dedi: “Ben iki işçi kadar çalıştım. Bana bir dirhem ücret ver.” Ben bir dirhem vermekten sakındım. O benden yüz çevirdi ve gitti. Ben yarım dirhem miktarınca toprağın bir köşesine tohum ektim. O ekin bereketlendi. Bir gün o işçi yanıma geldi. Benden alacağını istedi. Ben yarım dirhem ekinden elde ettiğim kar olan onsekiz bin dirhemi kendisine verdim ve bu işi sadece senin rızayetin için yaptım. Bu yüzden bizi kurtar.”

Böylece taşın diğer bir bölümü de kenara çekildi.

 Üçüncü şahıs ise şöyle dedi: “Ey Allah’ım! Bir gece anne ve babam yatıyorlardı. Onlar için bir tas süt götürdüm. Tası yere koyduğum taktirde uyanacaklarından korktum. Ayrıca onları bizzat uyandırmaktan da sakındım. Her ikisi kendi iradeleriyle uyanıncaya kadar o tası elimde tuttum. Ben bu sıkıntıyı sadece senin için çektim. Bu yüzden bizi kurtar.”

Böylece taşın diğer bir bölümü de kenara çekildi ve her üçü de esenlik içinde o mağaradan kurtuldular.” [720]

Adı Sanı Olmayan Siyah Bir Kölenin Duası

Rivayet edildiği üzere İsrail oğulları yedi yıl şiddetli bir kıtlığa düçar oldu. Yetmiş bin kişi yağmur dilemek için çöle döküldüler. Böylece dualarının bereketiyle kendilerine yağmurun yağmasını arzuladılar. Hz. Musa’ya şöyle hitap edildi: “Ey Musa! Onlara de ki: “Günahlarınız size gölge etmişken ve batınınız pislik içindeyken, nasıl olur da duanıza icabet ederim. Beni yakin etmediğiniz halde çağırıyor ve benim intikamımdan kendinizi güvende hissediyorsunuz. Adı Burh olan kullarımdan birine müracaat edin. O sizler için dua etsin, ben de icabet edeyim.”

 Musa Burh’un peşice gitti ama onu bulamadı. Bir gün bir yoldan geçerken, alnında secde izleri ve boynuna bir şey sarmış olan siyah bir köleyi gördü. Musa onun Burh olduğunu sanarak, kendisine selam verdi ve adını sordu. O da, “Benim adım Burh’tur” dedi. Hz. Musa şöyle buyurdu: “Bir süredir seni arıyordum. Yağmur yağsın diye bizim için dua et.

Burh çöle çıktı ve münacat makamında şöyle arz etti: “Kullarından yağmuru esirgemek sana layık değildir. Senin dergahında cimrilik olmaz. Lütfünün eksildiği, rüzgarın sana isyan ettiği, hazinelerinin sona erdiği veya günahkarlara gazabının şiddetlendiği görülmüş müdür?! Sen günahkar kullarım yaratılmadan önce de mağfiret eden ve bağışlayan değil miydin?”

Burh, yerinden hareket etmeden, öylesine bir yağmur yağdı ki İsrail oğullarının tümü, suya kandılar. [721]

İmam Seccad’ın (a.s) Kölesinin Duası

Said b. Museyyib, Medine’nin büyük fakihlerinden olup İmam Seccad ve İmam Musa b. Cafer’in güvendiği bir kimseydi. Abdulmelik b. Mervan, suret ve siret güzelliği olan Said’in kızını istemek için bir görücü gönderdi. Said Medine’nin valisine şöyle dedi: “Ben asla kızımı, ülkenin hakimiyle evlendirmeye hazır değilim.” Bir gün öğrencilerinden birine şöyle buyurdu: “Neden kaç gündür derse gelmiyorsun?” O şöyle dedi: “Eşim dünyadan göçmüştür. Onu defnetmekle meşgul olduğumdan derse gelemedim.” Said şöyle dedi: “Kendin için bir eş seç.” O şöyle dedi: “Üstadım! Dünya malından sadece iki dirhemim var.” Said b. Museyyib şöyle dedi: “Sen kızımı istiyor musun?” O şöyle cevap verdi: “Üstat, sen biliyorsun.” Üstat, kızını o öğrencisine nikahladı.

Said yaklaşık kırk yıl hiç kimsenin evine gitmemişti. Öğrencisi şöyle diyor: “Gurup vakti evimin kapısını çaldılar. Açtığım zaman Said b. Museyyib’in olduğunu gördüm. Kızını bana verdi ve gitti. Ben şöyle dedim: “Kız (dünya malından) senin neyin var?” O şöyle dedi: “Ben Kur’an hafızıyım.” Ben şöyle dedim: “Mehriyen ne olacak?” O şöyle dedi: “Bana bir hadis yeterlidir.” Ben de bunun üzerine şöyle dedim: “Kadının cihadı, eşine güzel eşlik etmesidir.”[722]

Said b. Museyyib bütün bu zühd, takva, dürüstlük, keramet, temizlik ve ihlasına rağmen şöyle demektedir: “Medine’de kıtlık ve kuraklık baş göstermişti. İnsanlar namaz kılmaya ve dua etmeye koyuldular. Ben de onlarla birlikte oldum. Ama o topluluğu icabete layık görmedim. Sonunda siyah bir köle gördüm. Bir tepenin kenarında başını toprağa dayamış dua ediyordu. Bunun üzerine duası müstecap oldu ve yağmur yağmaya başladı. Onun ardıca gittim. İmam Zeyn’ül-Abidin’in (a.s) evine girdiğini gördüm ve İmam Seccad’dan onu istedim. İmam şöyle buyurdu: “Bütün kölelerim gelsinler.” Köleler gelince, onlar arasında istediğimi göremedim ve şöyle dedim: “Benim istediğim bunlar arasında değildir” dediler. “Geriye sadece bir tek ahırın kölesi kalmıştır.” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Onu da getiriniz.” Onu getirdikleri zaman, o şahsın olduğunu gördüm. İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Ey köle! Seni Said’e bağışladım.” Köle şiddetle ağladı ve şöyle dedi: “Said! Beni İmam Zeyn’ül-Abidin’den (a.s) ayırma. ” Onu çok ağladığını görünce onu terk ettim ve İmam’ın evinden dışarı çıktım. Ben gittikten sonra da sırrı ifşa olduğu için secdeye kapandı. Allah ile görüşmeyi diledi ve o an isteğine ulaştı. İmam bana haber göndererek, o kölenin cenaze merasimine katılmamı istedi!”

Ey hem derdim, hem dermanım olan

Ey hem canım hem cananım olan

Derdim haddini aştı bir derman gönder

Ey dermansız derdimin devası

Ne zamana kadar yüreğim ateştinde yansın

Ey canım! Şu kalbime bir merhamet et

Aşk ateşin bütün vücudumu kapladı

Yaş ve kuru demeden evimi yaktı

Her ne kadar sırrımı gizlediysem de

Bu ağlayan gözlerim ifşa etti.

İmam Hüseyin’in (a.s) Duası

İbn-i Şehriaşub’un Menakib adlı kitabı, Şeyh Tusi’nin değerli Tehzib adlı kitabından şöyle rivayet etmektedir: “Bir kadın, Allah’ın evini tavaf etmekle meşgul oldu, bir erkek de onunla aynı sırada tavaf ediyordu. Erkek kötü niyetle o kadına doğru elini uzattı. Eli kadının bedenine deydi, her ikisinin tavafı kesildi. Memurlar, her ikisini de Mekke emirinin yanına getirdiler. Mekke emiri bu ilginç olay hakkında fetva vermeleri için fakihleri çağırdı. Fakihlerin hepsi de, bu şahsın Ka’benin kenarında büyük bir hıyanet işlediğini, dolayısıyla elinin kesilmesinin gerektiğini söylediler. Birisi de şöyle dedi: “Bu günahkarın eli kesilmeden önce bırakın Hz. Hüseyin’in de (a.s) bu konudaki görüşünü soralım.” Hz. Hüseyin’e haber verdiklerinde Ka’be’ye doğru geldi, iki elini duaya kaldırdı, Hak Teala’nın dergahına yalvarıp yakardı. Böylece o adamın elleri (bağlandığı zincirlerden) kurtulmuş oldu. Kendisine, “Onu cezalandıralım mı?” dediler. İmam şöyle buyurdu: “Allah’ın bağışladığı yerde siz ne yapacaksınız?”[723]

Bir Mahkumun Gece Yarısı Duası

Abdullah b. Tahir’in hükümeti döneminde, insanların ve kervanların gelip geçtiği yer olan bazı caddeler güvensiz hale geldi. Emir Abdullah bir grubu bu caddeleri korumakla görevlendirdi. Bu caddelerin birinde, on hırsızı yakalayarak hükümetin merkezine doğru gönderdiler. Onlardan birisi gece yarısı kaçtı. Muhafızların komutanı, Abdullah b. Tahir’in, o şahıstan rüşvet alarak serbest bıraktığını sanacağını düşündü. Dolayısıyla da onun yerine kendisinin cezalandırılacağını sandı. Kendi geçimini temin etmek için sürekli şehirleri gezerek hallaçlık yapan suçsuz birini yakalayarak ellerini bağlayıp hırsızların arasına kattılar. Böylece sayıları onu bulmuş oldu. Bu on kişiyi Abdullah b. Tahir’in yanına götürdüler. Abdullah b. Tahir, hepsinin zindana atılmasını emretti.

Bir gece memurlar, zindana geldiler, iki kişiyi idam etmek için şehrin dört tarafına götürdüler, hallaçlık yapan şahıs, bu arada şöyle dedi: “Çocuklarım bir şehirde bir üstadın yanında uğraştığımı sanmaktadırlar. Onlar bir zalimin, hiçbir suçum olmadığı halde beni caddeden alıp zindana attığını bilmiyorlar.” O gece yarısı iki rekat namaz kıldı. Daha sonra secdeye kapanarak dua etmeye, Allah ile münacatta bulunmaya başladı.

Abdullah b. Tahir, o gece bir rüya gördü ve bu rüyasında dört defa tahtından yere düştüğünü müşahade etti. Uykudan uyandı, abdest aldı, iki rekat namaz kıldı ve uyudu. Rüyasında dört siyah güçlü yılanın kendisine saldırdığını, tahtını alaşağı ettiğini gördü. Yeniden uyandı, ışık istedi. Saraydaki memurları çağırdı ve şöyle dedi: “Bu gecenin bu vaktinde bir mazlum, Hak Teala’ya dua etmektedir.” Bunun üzerine bu şahsı bulmak için zindana girdiler. Hallaçlık yapan kimsenin ilginç bir hal içinde olduğunu görünce onu emirin yanına götürdüler. Olay açığa kavuştuktan sonra, Abdullah b. Tahir, hallaca on bin dinar verilmesini emretti.

Daha sonra da ona şöyle dedi: “Benim senden üç isteğim vardır: Bir; bana hakkını helal et. İki; bu hediyemi kabul et. Üç; herhangi bir hacetin olursa, bu hacetini gidermem için benim yanıma gel.” Hallaç şöyle dedi: “Ben üç hacetinden ikisini kabul ediyorum ve o da sana hakkını helal etmek ve de bu hediyeyi kabullenmektir. Ama üçüncü isteği asla kabul edemem. Zira ben ağlayıp yakardığım için senin tahtını alaşağı eden bir dergahı bırakıp da zayıf ve elinden hiçbir şey gelmeyen bir kulun dergahına yönelmem, mertliğe sığmaz!

Ey Rabbim! Ben günahlarımı affetmeni, gelecek zaman hususunda da günahları terk etme hususunda bana başarı vermeni, benim için kulluk ve halisane ibadet ortamını sağlamanı, organlarımı sana ve kullarına hizmet yolunda kullanmanı, kalbimi sana aşk sermayesiyle süslemeni, ruhsal ve fikirsel hastalıklarımı tedavi etmeni ve ahirette de veli kullarının şefaatini ve arkadaşlarını bana nasib etmeni diliyorum. İşte benim arzum budur ey sevgilim ve ey bütün ümidim! Şimdi beni bu arzuma ulaştır. İhsan ve fazlın hakkındaki ümidimi, ümitsizliğe çevirme.

Rivayet edildiği üzere Allah Resulü (s.a.a) ölmek üzere olan birine şöyle buyurdu: “Kendini nasıl buluyorsun?” O şöyle dedi: “Ben günahlarımdan korkuyorum, ama Hak Teala’nın rahmetini ümit ediyorum.” Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Bu mana her kimin kalbinde toplanırsa, merhamet sahibi olan Allah onu korktuğu şeyden güvende kılar ve ümit ettiği şeyi kendisine inayet buyurur.”

Ey Rabbim! Benim senin hakkındaki arzum, yersiz bir arzu değildir. Senin hakkındaki ümidim de delilsiz bir ümit değildir. Sen kendini Kur’an-ı Kerim’de mağfiret edici, affedici, şükredici, yüce, merhametlilerin en merhametlisi ve ihsan sahibi olarak tanıtmışsın. Ben gerçi günahlarımdan korkuyor ve ürküyorum. Ama bütün bunlara rağmen sana ümit bağlamışım. Eğer Kumeyl duasına tevessül ederek senin yanına geldiysem, kerem lütuf, rahmet ve yüceliğin bu gelişime sebep olmuştur. Ben yakinen biliyorum ki hiçbir fakir bu dergahtan eli boş dönmez ve bu dergaha ümit bağlayan kimsenin ümitleri boşa çıkmaz, hiç kimse bu dergahtan kovulmaz.

Ey Rabbim! Sen, Hür b. Yezid’i o büyük ve eşsiz günahına rağmen ve Firavun’un eşi Asiye’yi iman ettikten sonra, Fuzeyl-i Ayaz’ı tövbe ettikten sonra ve diğer binlerce günahkarı sana ve kerem ve lütfüne ümit gözüyle baktıktan sonra kabul ettin, bağışladın, onlara mükafat verdin. O halde nasıl beni ümitsizce geri çevirebilirsin; oysa ki senin rahmetinden ümidini kesmek Kur’an-ı Kerim’de küfürle denk görülmüştür?[724]

Rahmet Yağmuru

İmam Sadık (a.s) babasından, o da ceddinden şöyle rivayet etmiştir: “Kufe ehli, Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) yanına vardı. Kuraklık ve yağmurun yağmamasından dolayı şikayette bulundu ve şöyle arz ettiler: “Bizim için Allah’tan yağmur dile.”

Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) İmam Hüseyin’e (a.s) şöyle buyurdu: “Allah’tan yağmur yağdırmasını dile.” İmam Hüseyin (a.s) Hak Teala’ya hamd-ü senada bulundu. Peygambere selam gönderdi ve Hak Teala’nın dergahına şöyle arz etti: “Ey hayırları bağışlayan, bereketleri indiren! Bizlere bol, tatlı ve azametli bir yağmur yağdır ki kullarını zayıflıktan kurtarsın, cansız yerleri diriltsin. Amin Rebb’el-Alemin”

İmam duasını bitirince aniden bol miktarda yağmur yağdı. Öyle ki Kufe etrafından bir kimse gelerek şöyle dedi: “Dereler ve tepeler öylesine bol yağmur suyuyla sulanmıştır ki bu sulardan bazısı, diğer bazısında dalgalanmaktadır.”[725]

Ey Allah’ım! Kufe halkını has kulun duasıyla rahmet ve yağmuruyla suvardın. Rahmet ve mağfiret yağmurunu bizlere de yağdır ki günahları ve pislikleri dosyamızdan silsin, günahın ağır yükünden kurtarsın, manevi neşat bitkisini ve kulluk ve ibadet fidanını kendi vücut topraklarımıza eksin. Zira biz de senin keremini ümit ederek bu dergahına geldik ve eşiğinde özür dileyerek secdeye kapandık, ihtiyaç ve dilencilik elimizi sana doğru uzattık. Şüphesiz senin yücelik ve lütfünle, bizi bağışlayacağına yakin etmekteyiz.

Kerem Ümidiyle

Bir genç bir sokaktan geçiyordu. Bir ağacın dalında bir av gördü. Bir ok atarak onu avlamak istedi. Ama ok o bağ sahibinin çocuğunun kalbine saplandı ve onu öldürdü. Bağın etrafında bir grup kimseyi tuttular. Ok atan genç meydana çıkarak şöyle dedi: “Ne olmuş” Halk şöyle dedi: “Bu genç, bir okçunun okuyla öldürüldü.” Adam şöyle dedi: “O oku benim yanıma getiriniz ki görüşümü belirteyim.” Oku getirdiklerinde o şöyle dedi: “Eğer görüşümü söylersem bu yakaladıklarınızı bırakacak mısınız?” Oradakiler, “Evet” dediler. O genç şöyle dedi: “Bir av avlamak isterken bir ok elimden kaçarak bu gencin kalbine saplandı, katil benim, istediğinizi yapınız.” Mateme bürünmüş olan baba şöyle dedi: “Ey genç! Hatanı öğrendim; itiraf ve ikrarın ne içindir?” O şöyle dedi: “İtiraf etmemle beni affedeceğini ümit ederek böylesine ikrarda bulundum. O da şöyle dedi: “Seni affettim.”[726]

Şimdi de ey yücelerin en yücesi! Biz de yüce kereminle bizi bağışlayacağını ümit ederek bütün günahlarımızı ve hatalarımızı itiraf ediyoruz; günahlarımızı ve aykırılıklarımızı ikrar ediyoruz.

“Allah’tan başkasına kulluk acıdır, acı!

Başkasına boyun eğmek acıdır, acı!

O’nun ayrılığında yaşamak zehirdir, zehir!

Vuslatı olmaksızın hayat acıdır, acı!

Aşkından başka hiçbir şeyin tadı yok!

Ruhun bitkinliği acıdır, acı!

Eğer sen olmasaydın ölüm zor olurdu!

Belalarda direnmek acıdır, acı!

Günahtan bugün burada tövbe et!

Utancın açığa çıkması acıdır, acı!

Bir an olsun hakka itaatten ayrılma

Batıllara kulluk acıdır, acı!

Elinden geldikçe Feyz’e yardım et

Senin yolunda acizlik acıdır, acı!”[727]



“Ey çabuk razı olan! Duadan başka bir şeye sahip (olmayan beni) bağışla. Muhakkak ki sen, her istediğini yaparsın. Ey ismi deva, zikri şifa ve itaati zenginlik olan! Sermayesi ümit ve silahı ağlamak olana! ( bana) merhamet eyle.

Ey nimetleri kamil ve bol olan! Ey zorlukları defeden! Ey karanlıklarda dehşete kapılanların nuru! Ey öğretilmeden bilen! Muhammed’e ve Al-i Muhammed’e rahmet et ve bana da sana yakıştığı şekilde muamelede bulun. Allah’ın rahmeti, Peygamber’ine ve O’nun soyundan gelen mübarek imamlara olsun ve Allah’ın sonsuz selamı onların üzerine olsun.”

Melekuti Hakikatler ve Arşi İncelikler

Hak Teala’nın, günah sebebiyle gazabına uğramış, dergahından kovulmuş, şimdi de tövbe ederek, yalvarıp yakararak ve duada bulunarak kapısına varmış kulundan rızayetinin hızlı ve süratli oluşu, mevlanın sonsuz rahmeti, Allah’ın şefkat ve lütfü ve Hak Teala’nın mübarek vücudunun muhabbet ve yüceliği sebebiyledir. Bu yüzden gece gündüz günaha bulaşmış, bir an olsun hatadan uzak kalmamış bir kulunu, tövbe, geri dönüş ve pişmanlık esasınca bağışlamakta ve bütün günahlarını affetmektedir. Tövbe ve duadan ibaret olan az amelini kendi inayetiyle kabul buyurmaktadır.

Bu yüzden Müminlerin Emiri Ali (a.s) “Ya seriy’ur-rıza” (Ey hızlı bir şekilde razı olan) diye melekuti cümlesini buyurduktan sonra şöyle arz etmektedir: “Duadan başka hiçbir şeye malik olmayan kulunu bağışla. Zira dua ve gerçek bir yalvarıp yakarma, fakirliğe, yoksulluğa, zillete ve çaresizliğe delalet etmektedir. Dua eden kimsenin, mağfiretine sebep olacak hiçbir itaat, ibadet ve hayratı yoktur. Ne kara, ne de zarara sahip değildir. Menfaat elde edecek veya zararı defedecek bir kudreti de yoktur. Dolayısıyla şimdi yalvarıp yakararak ve dua ederek, senin dergahına gelmiştir. Sadece senin verdiğin başarıyı ve lütfü dilemektedir. Hakikatte bu dua ve yalvarıp yakarmak da senin rahmet ve inayetinin bir parçasıdır. Eğer bu cazibe ve çekiş olmasaydı, asla dua edemez, kalp ve ruhu münacat haletine bürünemez, gözlerinden bir damla yaş akmazdı.

Elbette böylesine bir kul, senin mağfiret, acıma ve muhabbetine layıktır. Dolayısıyla bu kul, yalvarıp yakararak ve dua ederek senin huzuruna şöyle arz etmelidir: “Yüce kimse, fakir kimseden ne getirdiğini sormaz. Aksine lütuf ve muhabbet üzere ondan ne istediğini sorar. Bu kul da şöyle söylemelidir: “Ey Allah’ım! Sen, kim bir adım bana doğru gelirse, ben ona doğru on adım giderim buyurmuşsun. Ey merhametli mevlam! Öylesine bir çaresiz, mustarip ve bitkinim ki ayaklarımda takat kalmadı, sana doğru bir adım atacak gücüm yok. Bu bir adımı da bu fakire doğru sen at ki nefsani isteklerin esaretinden, nefsin zindanından ve şeytanın el ve ayağıma vurduğu zincirlerden kurtulayım. Rahmet ve mağfiretinin fezasında uçayım.

Ey yücelerin en yücesi! Söylenildiğine göre aşık ve arif kulun, Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) Selman’ın kefenine şunu yazmıştır:

“İyilikler ve selim bir kalp azığı olmaksızın kerimin yanına vardım.

Kerim birinin yanına varınca azık yüklenmek her şeyin en çirkinidir.”[728]

Ey Allah’ım! Ben eli boş ve yoksul biriyim. Şimdi senin huzuruna vardım.
Kayıtlı
Bu Sayfayı Paylaş
Share |
İsmail Aras
Administrator
*

Üyeyi Alkışla 1954
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 46081



« Yanıtla #1 : 10 Aralık 2008 20:26:43 »

Allah sevabına yazsın inş.
Kayıtlı
Bu Sayfayı Paylaş
Share |

Seni ârife sordum; dedi: "İrfân Ali'dir"

Seni mümine sordum; dedi: "İmân Ali'dir"

Aklıma sordum seni; dedi: "Şaşkınım, şaşkın"

Aklı divâne eden, senin aşkındır, aşkın
kerbela şahidi
Yönetici
*******

Üyeyi Alkışla 1129
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 7232


SELAM OLSUN SANA YA HÜSEYİN


« Yanıtla #2 : 28 Nisan 2009 01:50:00 »

Allah sevabına yazsın inş.
Kayıtlı
Bu Sayfayı Paylaş
Share |
HuseyninDivaneleri
Yönetici
*******

Üyeyi Alkışla 92
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7080


« Yanıtla #3 : 27 Mayıs 2009 19:43:41 »

Allah sevabına yazsın inş.
Kayıtlı
Bu Sayfayı Paylaş
Share |
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır

Kumeyl Duasının Şerhi-14 Üstat Hüseyin ENSARİYAN Etiketleri
Kumeyl Duasının Şerhi-14 Üstat Hüseyin ENSARİYAN
Kumeyl Duasının Şerhi-14 Üstat Hüseyin ENSARİYAN Resimleri
Kumeyl Duasının Şerhi-14 Üstat Hüseyin ENSARİYAN Videoları
GoogleTagged

Gitmek istediğiniz yer:  
Konu Linki:
BB Kodu :
HTML Kodu: