|
huseyinruhullah
|
 |
« : 08 Mayıs 2009 21:13:34 » |
|
OTUZUNCU DERS
BAKARA SURESİ 178-179. AYETLER
EY AKIL SAHİPLERİ!.. SİZİN İÇİN KISASTA HAYAT VARDIR
Bismillahirrahmanirrahim
«Ey iman edenler! Size (adam) öldürme (suçun)da kısas yazıl(ıp farz kılın)dı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın... Ama kim (Müslüman) kardeşi tarafından affedilirse, o takdirde maruf (belli sınırlar)a uyulması (diyeti istenmesi) ve (affedip de diyeti isteyen tarafa atfedilen tarafça) güzel bir (şekilde diyeti) ödeme gerekir. Bu Rabbiniz tarafından bir (ağırlığı) hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra da kim düşmanlık güderse artık onun için acıklı bir azap vardır... Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır: Böylece korunursunuz.»(Bakara: 178-179)
Kur'an-ı Kerim'in bu bölümünde bir hüküm koymak olayıyla karşı karşıyayız. Kur'an-ı Kerim bu surenin bu bölümünde, insanların genel hayatlarına ilişkin hükümleri koymaya başlamıştır. Bu hükümler, insanların ceza hukukuna ilişkin durumları, kendi nefislerine, Rablerine ve hayattaki diğer insanlara karşı işlem ve eylemlere hükmeden çeşitli ilişkileri kapsamaktadır.
Bu hükümlerden biri de kısas hükmüdür. İnsanların hayatındaki büyük suçlardan kabul edilen adam öldürme suçu konusunda, bu iki ayetin karşılık olarak koyduğu bir hükümdür bu. Adam öldürme suçu hayattaki büyük suçlardan kabul edilmiştir. Çünkü bu suç, hayata karşı bir düşmanlık ve saldırıyı temsil eder. Bundan dolayı bu suç İnsani varlığın hayat içersindeki gidişine karşı büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Bu suça karşı koymak ve gereğince mücadele etmek ferdin ve toplumun selametinin korunması temeline dayanır. İslami görüş açısından bu suçun kesin çözümü kısastır. Kısas maktulün sahipleri için sahip olunan bir haktır. Maktulün sahibi bu suça karşılık katili öldürebilir. Maktulün sahiplerine ödenecek bir diyet karşılığında bağışlayabilir; Yine karşılıksız olarak i da bağışlayabilir.
Dinler tarihi açısından baktığımızda bu kısas hükmü, sadece Muhammed (S.AA)'in dini olan İslam dinine ait bir hüküm değildir. Aksine bütün semavi dinlerde karşılaşılan dini bir hükümdür: bu. Kur'an-ı Kerim, diğer ayetlerinde bu hükmün Tevrat’ta da yer alan hükümlerden olduğunu bildirmektedir:
«O (Tevrat’ta) onlara: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yara(lama)lara (karşılıklı) kısas yaz(arak farz kıl)dık. Kim bunu bağışlar (kısas hakkından vazgeçer)sa kendisi için kefaret olur. Allah'ın indirdiği (hükümler) İle hükmetmeyenler de zalimlerin ta kendileridirler»(Maide: 45)
Kur'an-ı Kerim, bu kısas düşüncesinin Âdem’in oğulları Kabil ile Habil'in kıssasına dayandırmakla da bu düşüncenin tabii durumunu arz etmiştir:
« Bundan dolayı İsrailoğullarına yaz(arak fark kıl)dık ki: Kim -bir cana karşılık olmaksızın) bir can(a kıyıp bir adam) öldürürse bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de bir can ihya ederse bütün insanları ihya etmiş gibidir»
Bu ayetten anlıyoruz ki, bu hükme hâkim olan temel kaide, hayatı tehlike durumlarından uzak tutmaktır. İslam şeriatında insan hayatıyla oynamaya, ilke olarak yer yoktur. Bu ilke bir ferdin hayatına karşı düşmanlık güderek girişilen bir saldırıyı bütün insanların hayatına karşı bir düşmanlık ve saldırı olarak kabul etmek düzeyindedir. Çünkü herhangi bir fert ile bir diğerini ya da bütün insanların hayatları arasında bir kutsallık ve değer farkı yoktur. Bir ferdin hayatını korumak, bütün insanların hayatını korumakla aynı mesabededir. Çünkü bir ferdi korumaya yönelik çabalar ilke olarak hayatın kutsallığını temsil etmektedir. Çünkü bu büyük cinayet, bir ferdin hayatına tecavüz etmekle kalmayıp diğer insanların hayatlarına da uzanacaktır...
Bazı çevreler Hıristiyanlığın kısası bir ilke olarak kabul etmediği, aksine buna karşılık af ve hoşgörüyü hükme başladığı yolunda bir yanılgıya sürüklenmişlerdir. Bu bağlamda Mesih Aleyhisselam’ın şöyle dediği rivayete edilmiştir:
«Sağ yanağına vurana sol yanağını da döndür»
Bazı müfessirler de Hıristiyanlığın kısas yerine kesin bir fariza olarak diyeti farz kıldığını nakletmişlerdir.
Hıristiyanlık Hukukunda Af Kavramının Yeri
Fakat biz bu isnadın pek dikkatli bir isnad olmadığı kanaatindeyiz. Çünkü Hıristiyanlıkta bahsi edilen af ve hoşgörü suç ve suçlulara karşı davranışlar konusunda yegâne kaide olmak noktasından hareket etmemiştir. Hıristiyanlıktaki bu af ve hoşgörü yaklaşımının kaynağı insanların sıkı sıkıya sarıldığı maddi hukuki durumu hafifletmek düşüncesidir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in bize anlattığı üzere (Musa ve İsa (AS)'ın gönderilmiş oldukları) İsrailoğulları öyle olumsuz bir durumdaydılar ki, gerek özel ve gerekse genel ilişkilerinde ruhi manevi ölçüt ve yaklaşımların yeri yoktu. Hıristiyanlığın bu af ve hoşgörü yaklaşımı da bu durumu yumuşatıp, İsrailoğullarının hayatına ruhi manevi değerleri sokmak amacından hareketle, hukuken var olan kısas hakkından feragat ederek, af ve hoşgörü ile davranmalarını istemiştir. Böyle olunca bu konuda İslam'ın hükümleri ile Hıristiyanlıktaki hükümler arasında bir ayrılık görülmemektedir. Çünkü ayette açıkça görüldüğü üzere bu af ve hoşgörü yaklaşımından hareket eden İslam dini de, kısas tahakkuk ettiği halde (hak sahiplerinin) affetmelerini takvaya daha yakın kabul etmiştir: «Kim bunu bağışlar (kısas hakkından vazgeçer)se kendisi için keffaret olur...»
(Meryem Oğlu İsa (kavmine hitaben) şöyle demişti: Ey İsrailoğulları şüphe yok ki ben, size Allah'ın, önümdeki Tevrat'ı doğrulayan ve benden sonra gelecek Ahmed ismindeki bir Resulü müjdeleyen Resulüyüm»(En’am: 64)
Diğer bir ayette de şöyle buyuruyor:
«Önümdeki Tevrat’ı doğrulayan (bir Resul olarak) size (daha önce) haram kılınmış bazı şeyleri helal kılmak için geldim ve size Rabbinizden bir ayet (delil, mucize) getirdim. Allah'tan korkun da bana itaat edin»(Al-i İmran: 50)
Yahudilik ve Hıristiyanlığı Aynı Yönde Birleştiren Görüş
Bu iki Ayeti Kerime, Hıristiyanlığın, Tevrat’ın şeriatının üzerinde, yürüdüğü çizgiyi neshetmek üzere gelmediğini, aksine zamanın gösterdiği gelişmelere ve yeni yeni ortaya çıkan değişik görünümlü problemlere paralel olarak getirdiği bazı -helal ve haram türünden- istisnalarla birlikte genel olarak Tevrat’ın şeriatını ikrar yaklaşımından hareket ettiğini pekiştirmektedir.
Hayatın değeri konusuna gelince bu, zamanın ve mekânın değiştiremeyeceği bir konudur. Bütün zaman ve mekânlarda insan hayatı önemli ve değerlidir. İlahi şeriat her zaman ve mekânda insan hayatının önemli ve değerli olduğu hissini derinleştirmeye çalışmıştır.
İşte bu gerçekler ışığında, Hıristiyanlığın diyetle yetindiği, kısasa geçmediği yolundaki görüşlere ve bu görüşlerin dayandığı tahlillere katılamıyoruz. Çünkü meseleye bir çözüm olarak diyet, hayatın kutsallığı ve hayata saygı ilkesini ikrar yaklaşımı ile bağdaşmamaktadır. Bu bağlamda diyet ancak -İslam şeriatının de hükme bağladığı gibi- af ve hoşgörü alanlarında kısasın bir alternatifi olabilir. Yoksa her halükarda mutlak bir alternatif olamaz.
Yine bazı çevreler bu kısas hükmünün, semavi dinlerden başka, Hamurabi ve diğerlerinde olduğu gibi diğer bazı halkların hukuklarında yani beşeri hukuklarda da bulunduğunu söylemektedirler. Ancak biz bu beşeri şeriatlardan birçoğunun semavi risaletlerin uzantıları oldukları biliyoruz. Kur'an-ı Kerim'in bize bildirdiğine göre de semavi risaletler insanın meselelerini ve genel ve özel problemlerini çözme yolunda, tarihi bakımdan beşeri şeriatlardan önce gelirler.
Kısas Hükmünün Felsefesi,
Burada biz, tefsir çalışması içersinde İslami yönüyle bir hukuk incelemesi yapmak istiyoruz. Bunun için İslam şeriatının pratik hayattaki uzantısından hareketle bu şeriatın hayata elverişliliğini inceleyeceğiz. Bunun için sosyal ilişkilerin ve toplumsal oluşumların gelişimi ve buna paralel olarak ortaya çıkan yeni ceza sistemleri karşısında bir alternatif olarak işlerliğini, bu değişim ve gelişmeler karşısında zamanın gerisinde kalıp kalmadığını incelemek durumundayız.
Bazı İslam yazarlar Yahudiliğin maddeciliğe, buna karşılık Hıristiyanlığın ruhi düşünceye daha yakın olduğunu ileri sürmüş ve bu yolda bir tahlil yaparak İslam'ın büyüklüğünü göstermek amacıyla İslam'ın ise bu iki yaklaşımın ortasında bir yol izleyerek hükümler, kavramlar ve pratikler bakımından madde ile ruh arasında dengeyi gerçekleştirdiğini ifade etmişlerdir.
Bu görüşün tartışmasını yapacak olursak:
Biz, semavi dinlerin değerlendirilmesi konusunda böyle bir tahlil yaklaşımını kökünden reddediyoruz. Çünkü Kur'an-ı Kerim, geçmiş semavi dinlerin hepsinin tek bir çizgi üzerinde yürüdüğünü bildirmektedir. Kur'an'ın bildirdiğine göre bütün semavi dinler hayatın, insanın Allah ile olan ilişkisinden hareketle ruhi yanını, insanın diğer insanlarla olan ilişkisinden hareketle de maddi yanını aynı denge yaklaşımı üzere işlemişlerdir. Bu noktada biri diğerinden az ya da çok uzak değildir. Bu konuda Allah’u Teâlâ’nın, davetinin başlangıcında İsrailoğullarına sunduğu açıklama çerçevesinde Meryem Oğlu İsa'yı tanıtmak bağlamındaki şu ayeti kerimesi bize yeterli açıklığı sağlamaktadır:
Bu soruların cevabı oldukça geniş ayrıntılara muhtaç görünüyor. Fakat biz, meseleyi temelden ele alacak olursak, hangi şer'i hükmü incelemeye kalkarsak kalkalım şu temel noktadan hareket etmemiz kaçınılmazdır: Şüphesiz İslami hükümler bazılarının -iddia ettikleri gibi- yeryüzünden uzak, gökte yaşayan değerler esasından hareket etmemektedir... Çünkü İslam, insanların ulaşmak şöyle dursun, yaklaşmaya bile güçlerinin yetmediği büyüleyici yüksek değerleri ve büyük hedefleri ortaya atan idealist ütopyacı bir din değildir. O, soyut alanlar ve soyutlamalarla değil şehvetleriyle, amaçlarıyla, karşıt unsurlarıyla canlı bir hayatın somut gerçekleriyle ve somutlaştırmalarla uğraşır. O, insanoğluyla onun beşeri özelliklerini bozmadan, göklere uzanmakla beraber ayaklarını yerden kesmeden uğraşarak onu melekût âlemine yaklaştırmak ve o âlemi insanın istifadesine sunmak ister. Yeryüzü gök olmadıktan ve insan da gökyüzünde değil yeryüzünde yaşadıktan sonra, hükümlerin de göklere değil yeryüzüne ilişkin olması kaçınılmazdır. Bundan dolayı da, insanı ruhi değerlere ulaştırmak yolundaki canlı gerçekçi üslupları, yeryüzünün ve onun oluş ve oluşumlarının maddi tabiatına uygun olmak zorundadır.
İşte şeriatı ve onun hükümlerini anlamak çabasından dolayı, göz göze gelmek zorunda olduğumuz nokta budur.
Bu gerçek ışığında kısas hükmündeki suç ile mücadele yaklaşımını inceleyebiliriz. Önce açık bir örnekle kısasın bulunmadığı bir toplum tasavvur edelim. Cinayetler almış başını gidiyor ve bu toplumun düşünen kafaları, insan hayatının kutsallığı düşüncesinden uzak olmadıkları halde katiller karşısında donup kalıyor ve –sözde aynı düşünceden hareketle katilleri koruyorlar. İdam cezalarını kaldırmış bazı Avrupa toplumlarında olduğu gibi katili hapsetmekle yetiniyorlar. Şimdi düşünüyoruz:
Hayatlarını, huzur ve esenliklerini, düzenlerini korumak amacında olan toplumlar, bunu idam cezasını kaldırarak mı yoksa böyle bir cezayı uygulayarak mı gerçekleştirebilirler? Bu sorunun cevabı -bizce- ikinci şıktadır. Yani katile karşı idam cezasının suçu önleyici bir temel olarak kabul edilmesi ve böylece uygulanmasındadır. Bu görüşü ispatlamak için de soyut, fikri felsefelere dalmaya hacet yoktur. Bu konuda istatistiklere müracaatla yetinmek bile yeterli ve yerinde olacaktır.
İdam Cezası ve Suçları Hafifletmedeki Rolü
İdam cezasını uygulayan ülkelerin, kendi toplumlarındaki suçları yüzde yüze yakın büyüklükteki bir oranda engellediklerini görüyoruz. Hem de kültürü ve nizamı ile geri kalmış ülkelerden sayıldığı halde... İdam cezasını kaldırmış olan ülkelerin ise -çağdaş genel ölçülere göre büyük medeni ilerlemeler kat etmiş sayılmalarına rağmen, suçları önleyemediklerine, bu ülkelerde cinayetlerin günbegün arttığına, bütün suç olaylarının ferdi ve toplumsal hayatlarının sosyal, siyasal ve ekonomik alanlarının işgal ettiklerine şahid oluyoruz. Suçların yayıldığı bu Ülkelerde, vatandaşların can güvenlikleri sallantıdadır. Çünkü böyle bir toplumda vatandaşlar değil, suçlular güvenlik içersindedirler. Amerika gibi modern çağdaş bir ülkede bazı saatlerde insanların sokaklarda silahlı veya şiddetli özel koruma tedbirleri altında olmaksızın dolaşamadıklarını görürken, Körfez ülkeleri gibi -çağdaş genel ölçütlere göre- geri kalmış fakat idam cezasını uygulayan ülkelerde büyük bir yüzde oranla güvenlik hissi içersinde yaşadıklarına şahit oluyoruz.
Şimdi ileri medeniyet seviyesinde -çağdaş ölçütlere göre- gelişmiş bütün sağlık mekanizmalarına, toplumsal ve kültürel mekanizmalarına sahip bir toplumu bir tarafa koyalım, ferdin herhangi bir garantiye ve toplumsal mekanizmaların koruyuculuğuna sahip olmadığı (çağdaş ölçütlere göre) geri kalmış hatta ilkel bir toplumu da diğer tarafa koyalım... Birinci toplum örneğinde idam cezasının bulunmadığını, ikinci toplumda bu cezanın bulunup uygulandığını düşünelim. Birinci toplumda suçların yayılıp hayatı bir kaosa döndürdüğünü, ikinci toplumda ise suçların ezici bir oranla azaldığını, yayılamayıp etkisiz kaldığını görürüz. Bu durumun bize neyi anlattığı apaçık ortadadır.
İnsan Akıl ve İradedir
İnsan; hisleri, şiarları, fikirleri ve iç çatışmaları ile aritmetik bir varlık değildir. Yine çoğu hallerde seçim yapamayan acayip bir hayvan da değildir. Aksine insan, canlı ve çeşitli alanlara uzanan amaç ve şehvetleriyle kendini ve alanlarını daraltıp genişletebilen, yüzeyselleştirip derinleştirebilen dakik bir mahlûktur. İnsan böyle olunca, hayat içersindeki seyri seferinde muhtaç olduğu şey nedir?
Bu insanın iki unsura muhtaç olduğunu düşünüyoruz. Bunlar akıl ve iradedir. Akıl için ilim, tecrübe ve anlamlar (kavramlar ve değerler) zorunludur. Düşünceyi eyleme dönüştüren irade için de, bir iç ve dış terbiye aynı kaçınılmazlıkla zorunludur. Toplumun bu yolda büyük bir çabaya muhtaç olduğu da açıktır. Çünkü irade kişinin tahammül etmek durumunda bulunduğu bazı yoksunluklar ve karşılaşacağı darlık, güçlük ve engellerle yakından ilişkilidir. Bunun için bu engellere karşı çıkacak insanın uzun bir eğitimden geçmesi zorunludur. Bu eğitim ve teçhizat da iç etkenlere dayanır.
Dış Etkenler de Kaçınılmazdır
Buna ilaveten, insanı içindeki zaaf noktalarından koruyacak, dış etken de zorunludur. Çünkü insan çatışma ve mücadele alanlarında iradesini hezimete uğratacak zaaf hallerine teslim olabilir... Buradan hareketle mükâfat ve ceza gibi bireysel ve toplumsal dış etkenlere ihtiyaç olduğunu söyleyebiliriz. Yani insan, kendi içindeki zaaf noktalarına yenildiği takdirde, toplumsal baskı mekanizmalarıyla karşı karşıya kaldığında, bu mekanizmalar insanın sapmasına ve olumsuz neticelerine engel olma yolunda etkin olacaklardır. Bu etkinlik hem dünyada toplum tarafından uygulanacak cezalarla, hem de Allah'ın ahirette uygulayacağı cezalarla sağlanmak durumundadır. Bu etkin donanıma olan ihtiyaç bakımından, gelişmiş toplumlarla, gelişmemiş toplumlar arasında herhangi bir ayırım yapılamaz. Çünkü bu alanda medeniyet ile gerilik birbirinden ayrılamaz. Hayatın tarzı ve yöntemleri, bu iki ayrı toplum türü arasında değişiklik arz edebilir. Fakat sapma, suç ve zaaf her ikisinde de vardır. Ancak bu olumsuzlukların görünümleri birbirinden farklı olabilir, tabiatları ve tehlikelilikleri değil. Öyleyse ceza kaçınılmazdır. Fakat katili nasıl cezalandıracağız? Hapis ile mi? Dayak ile mi? Yoksa İslam şeriatında olduğu gibi ölüm ile mi?
Katilin İdamı Hükmü Etrafındaki Şüpheler
Bazı düşünürler, bu cezanın insani olup olmadığı kaygısıyla idam cezasının reddi çerçevesinde bazı düşünceler ortaya atmışlardır. Bu düşünceleri şu noktalarda özetleyebiliriz:
1- Bunlardan bir kısmı, bir suçu buna mukabil bir suçla karşılamanın bir sorunu benzeri bir sorunla çözmenin caiz olamayacağını söylüyorlar. Bu düşünürlere göre eğer cinayet hayata kasıt noktasından hareket ediyorsa bu şekildeki bir ceza da aynı noktadan hareket etmektedir. Çünkü biz böyle bir ceza ile ikinci bir hayata kast etmiş oluruz. Hayatın kutsallığı onun her konumda korunmasını gerektirir.
2- Kısas cezası, katilin de aynen öldürülmesi, suçlunun üzerinde yapılacak sübjektif inceleme yaklaşımına uygun düşmemektedir. Çünkü bu yaklaşımla suçlu, bu suçu sırf kendi iradesiyle işlememekte, aksine hayatını kuşatan iç ve dış etkenlere yenilerek işlemektedir. Her halükarda suç, suçlu için boyun eğilen bir durum sayılır. Böyle olunca kanun koyucu tedbirlerini hastayı değil, hastalığı öldürmek, yani suçluyu değil, suçu öldürmek yolunda seçip belirlemelidir. Bunun için de suçluyu öldüren değil, onu hastalıktan kurtarıp toplumsal hizmete katılabilecek sağlam bir unsura kavuşturacak yöntemler uygulanmalıdır.
3- İslam'ın Resul ve risaletinde hareket ettiği nokta merhamet noktasıdır. Resulullah (S.A.A ) âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Onun risaleti de rahmet ve merhamet kapılarından bir kapıdır. Bundan başka Allah'ın kendi nefsini öncelikle tavsif ettiği sıfatları Rahman ve Rahimdir İşte şeriatın derin insani anlamları ile tabir edilebilecek bu merhamet kavramı, idam cezası ile bağdaşmaz. Aksine bu merhamete uygun olan, katilin önüne af, hoşgörü ve hatadan dönme kapılarının açılması olacaktır.
Bu Şüphelerin Tartışması
Anılan bu noktalar, bu konu üzerine ileri sürülen en parlak görüşlerdendir. Şimdi bu görüşleri birkaç değerlendirme çerçevesinde tartışalım:
1- Bu düşüncelerin çoğu, ferdi her şey olarak gören ve fert planında boğulup kalan kapitalist düşüncenin ferdiyetçi eğitiminin birer neticesidirler. Bu düşüncede fert toplumun selamet ve gelişimi için esastır. Bundan dolayı hayatını korumak zorunda olduğumuz bir vatandaş veya tedavi etmek zorunda olduğumuz bir hasta ya da şefkatle yaklaşmak zorunda olduğumuz bir insan olarak katilin de selameti üzerinde durmaktadırlar. Böylece ferdin toplum için arz ettiği tehlike baki kalacaktır.
2- İslam, kavramlarında ve hükümlerinde canlı insan gerçeğini düşünmek konumundan hareket eder. Bu yaklaşımla, ferdi kendi nefsinden bile korur. Aynı şekilde toplumu da, kendisini oluşturan fertlerin şerrinden de korur. Ferde kendi özel hayatında kendi nefsine karşı kötülük yapma izni vermediği gibi topluma da ferde karşı düşmanlık ve saldırı hürriyetini vermez. Ancak İslam'ın ferde verdiği saygınlık, toplumun selametini tehdit etmeyen alanlar içersinde kalır. Çünkü toplumun fert tarafından olumsuzluklara sokulduğu hallerde toplumun selameti ferdin selametinden daha önemlidir. Bu bağlamda Katilin işlediği suçtan dolayı ölüm cezası ile cezalandırılması iki yönlü bir cezadır. Şöyle ki, bu ceza bir yandan problemin kendi çerçevesi içersinde tutulması yani maktulün sahipleri açısından davanın daha büyük bir alana yayılması imkânını taşıyan bir patlamaya yönelmesinin önlenmesi ile doğrudan ilişkilidir. Çünkü katilin öldürülmemesi ile acıları içlerinde kalan maktulün sahipleri taşkınlıklara yönelebilirler. Bunu da Allah’u Teâlâ’nın şu Ayet-i Kerimedeki kelamından ilham alıyoruz:
«Mazlum olarak öldürülenin velisine (sahibine) de güçlü bir yetki verdik ki öldürmede aşırı gitmesin»
Diğer yandan ise, toplumun diğer fertlerine karşı cinayet suçunu işlemeyi düşünen insanların bu suçu işlemekten caydırılması ile ilişkilidir. Çünkü böyle ağır bir ceza, insanı bu suçu işlemeye kalkışmadan önce uzun uzadıya düşünmeye sevk edecektir. Hatta buna ilke olarak, zalimleri cezalandırmak, yeryüzünü zalimlerden temizlemek gibi üçüncü bir boyutu da ekleyebiliriz...
3- Toplumlar kendilerini, yani varlık ve selametlerini tehlikelerden korumak yolunda çeşitli önlemler alırlar. Bunun için de çeşitli neticelere katlanırlar. Toplumun varlık ve selametine yönelik bir dış saldırının söz konusu olduğu savaş zamanlarında çok sayıda insan kendini feda eder. Yani toplum bu uğurda çok sayıda kurban verir. Toplumun selameti yalnız savaş zamanlarında değil barış zamanlarında da önemlidir. Yoksa meseleyi ferdi düşünceye bırakırsak tabiatıyla bu düşünce bir ferdin diğerleri için kendini feda etmesine katılmayacaktır. Fakat bu alanda toplum açısından, ferdin toplumu için kendini feda etmesi ile toplumun onu kurban vermesi arasında bir fark yoktur. Bu olaydaki olumsuz yana gelince, olumsuzluklar bütün hukuki hükümler için söz konusudur. Olumlulukları olumsuzluklara üstün tutan her hukuk sistemi için böyle küçük olumsuzluklar tabidir; Çünkü hiçbir sorunun halline yönelik hiçbir çözümde bazı küçük olumsuzluklardan kaçınamayız.
İslam bu meselede açıkça şöyle düşünmektedir: Katilin idamı şüphesiz bize toplumdan birkaç fert kaybettirebilir. Fakat bu bizim için bugünü ve geleceği ile adam öldürmeyi düşünenleri ve bazıları tarafından öldürülmesi düşünülenleriyle bütün bir toplumun hayatını korumaktadır. Böylece adalet açısından da sağlıklı bir dengeye ulaşılmış olacaktır.
4- Katili öldürmenin ikinci bir cinayet olduğunu, katilin maktulün hayatına kastettiği gibi, bu cezayı vermekle bizim de katilin hayatına kastetmiş olacağımızı ileri süren görüşe gelince, bu oldukça basit bir sebeple hatalıdır. Şöyle ki; katil maktulün hayatına haksız yere kastetmiştir. Kısas konusuna esas olan da budur. Yani kısasın uygulanabilmesi için katilin maktulü haksız yere öldürmüş olması şarttır. Çünkü böyle haksız yere kastedilen bir hayat kutsaldır. Katilin hayatına gelince bu azgın, zalim, saldırgan bir hayattır. Mesele sadece bir aritmetik meselesi değildir. İkisi de birer hayat olmakla beraber, maktulün kutsal hayatının yanında katilin hayatı zalimdir, kutsal değildir. Buna bir saptırıcı, diğeri Mü'min iki şair arasında geçen bir diyalog yoluyla nakledilen şu olayı örnek verebiliriz: Hırsızın elinin kesilmesi ile hırsız olmayanın elinin kesilmesi olaylarında ikisi de eldir. Fakat hırsızın eli çaldığı çeyrek dinar nedeniyle hırsızlık haddi gereğince kesilirken, hırsız olmayan birinin elini (haksız yere) kesen beşyüz dinar diyet ödemek durumundadır. İkisi de aritmetik olarak birer el olmakla beraber, olayda açıkça görüldüğü üzere hırsızın elinin değeri çeyrek dinara düşmüştür...
5- Suça diğer ruhi hastalıklar gibi ruhi tedaviyi gerektiren bir ruh hastalığı olarak yaklaşan görüşe gelince, evvel bu görüş dakik (ince düşünülüp sık dokunulmuş) bir düşüncenin ürünü değildir. Sonra -tabiri caizse- kısas hükmünün bu alanda kesin bir tedavi olmasına da mani değildir...
Bu düşünce dakik değildir dedik: Çünkü söz konusu suç her haliyle ruhi bir hastalığın sonucu değildir. Belki saldırı yönünde hareket eden anlık bir tepki ya da şuur kaybının sonucudur. Yine bu görüşün sahiplerinin tasavvur ettiği gibi saldıran insanın hayatı ve ruhu üzerinde olumsuz etkiler bırakan genel veya özel ilişkilerin tahriki sonucu da olabilir. Fakat bütün bunlar ruh hastalığı durumu değildir. Failde akıl ve irade mevcuttur.
Kısas hükmünün bu alanda kesin bir tedavi olmasına mani değildir dedik: Burada esas, tedavi henüz suça bulaşmamış insanların yani toplumun tedavisidir. (Yani suç bir hastalık olabilir, öyle olduğuna biz de katılıyoruz. Fakat bu ancak toplum düzeyinde tedavi edilebilir. çev) Modern ülkelerde suçlular, bilimsel ıslah tedbirleri ile donatılmış hapishanelerde tutulmakla ıslah olmamakta, hapisten çıkar çıkmaz tekrar suça dönebilmektedirler. Öyleyse bir kere suça (yani bu hastalığa) bulaşmış olan bir insanı hapisle tedavi edememekteyiz. Toplumdan bir veya birkaç suçlu çıktığına göre, bu hastalık toplumda da söz konusudur. O halde en azından ve öncelikle toplumu tedavi edip bu hastalıktan kurtarmaya çalışmalıyız. İşte bu halde suçluyu veya suçluları cezalandırarak, toplumdaki suç eğilimindeki insanları tedavi ederek, onları ve toplumu suçtan uzak tutmak durumundayız.
6- Ameli ve ruhi anlamıyla İslam'ın şiar edindiği rahmet (merhamet); şefkate dayanan bir tepki anlamında değil, kapsamlı bir şekilde insanın maslahatının gerçekleştirilmesi anlamındadır. Tıpkı bir tarafı maraza uğramış bir insanın hayatım ve beden sağlığını korumak amacıyla marazlı uzvunun kesilmesinde olduğu gibi. Çünkü bu operasyon, hasta insan için rahmet ve merhameti temsil eder. Meseleyi toplum düzeyinde ele aldığımızda marazlı uzuv suçlu insandır. Bir uzvuna maraz isabet etmiş olan insan hakkında merhamet onun beden sağlığına ve hayatına yönelik olunca anlamlıdır. Yoksa marazlı uzva yönelik olunca değil. Bunun gibi toplumun suç işlemiş olan bireyine değil, geri kalan suçsuz kısmına ve toplumun hayatına merhamet etmek ve bunun gereği olarak da toplumun marazlı uzvu mesabesindeki suçlu insana acımamak gerekir.
Şeriat, hayata romantik olarak değil gerçekçi olarak yaklaşır. Şu Ayet-i Kerime bu kapsamlı gerçeği açıklamak için gelmiştir:
«Ey akıl sahipleri! Sizin için kısasta hayat vardır: Böylece korunursunuz»
Bu Ayet-i Kerimede akıl sahiplerine hitapla, aklı işletmeye davet vardır. Kur'an-ı Kerim bu ayet ile akıl sahiplerini şeriatın hayatı nasıl koruduğunu düşünmeye çağırmaktadır...
Bu konuda genel olarak söyleyeceklerimiz bundan ibarettir. İşin tefsire ilişkin yanına gelince, bunu iki noktada özetleyebiliriz:
Kısasta Misilleme ve Tefsiri
1- Ayeti Kerime kısasın misilleme kaidesine dayandığını vurgulamıştır: Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Saldırıya mislince bir saldın, İslam'ın genel bir kaidesidir. Herhangi bir şekilde sınıf ayrılığına dayanmamaktadır. Böyle bir ayının hesapta yoktur. Çünkü bir zengin, öldürdüğü bir fakire karşılık öldürülür, yine bir soylu bir avama, bir güçlü bir zayıfa karşılık öldürülür. Fakat hürriyet, kölelik ve kadınlık hayatta kendine özgü özel hükümlere tabidir. Yoksa bir erkek bir kadını öldürdüğünde, öldürülen kadının sahipleri diyetinin yarısını ödeyerek katil erkeği öldürebilirler. Kadın ile erkeğin kısas ve diyet durumlarında görülen bu karşılıklı farklılık tamamen mali konulara dayanmaktadır. Yine bir hür, bir köleyi öldürdüğünde şayet bu adam köle öldürmeyi adet edinmişse (yani tekrarlı suçlarda) bu köleye karşılık öldürülebilir... Tabii ki şimdi biz burada bu hükümlerin fıkhi ayrıntılarını yapmak durumunda değiliz. Fakat İslam şeriatının tabiatı açısından değinmek durumunda kaldık. Yine bazı İslami içtihatlarda bu karşılıklılığın, andığımız gibi olmadığını ileri süren Müslümanlar da vardır. Bunlar meseleye bu ayetin şu Ayet-i Kerime ile neshedildiğini kabul yönünden yaklaşmaktadırlar:
«Onlara cana can... yazdık.»
Çünkü bu Ayet-i Kerime, cana can demek suretiyle, hür ile köleyi kadın ile erkeği birbirinden ayırmamıştır. Fakat bu görüş tartışmayı kabildir. İnşaallahu Teala bu ayetin tefsiri sırasında bu tartışmayı da açacağız.
2- Ayeti Kerime kısas hükmünü koymakla beraber katile maktulün sahipleri tarafından affedilme yolunu da yan vurgu ile açmış ve sınırlarını belirleyerek bu af olayını somutlaştırmıştır. Diyet, maktulün sahiplerine hakkıyla ve güzel bir şekilde ödenecektir. Aftan sonra kısas talebi yolunda geri dönmek yoktur. Çünkü kısas af ile düşmüştür. Şayet maktulün sahibi aftan sonra intikam almak amacıyla katili öldürecek olursa, saldırgan bir katil sayılır ve dünyada ve ahirette acıklı azabı hak eder.
Ayeti Kerime, af hükmünün kısas hükmü ile aynı konumda olduğunu vurgulamakta ve bunun Allah tarafından kulları için bir hafifletme ve rahmet olduğunu bildirmektedir. Böylece bu konudaki hüküm, insanın esneklik ile davranma imkânına sahip olmadığı dar bir açıya sıkıştırılmamış oluyor...
Bu iki ayetin tefsiri üzerine işaret etmek istediğimiz noktalar bundan ibarettir. Hükümlerinin gerçeklerini ve ayetlerinin sırlarını Allah daha iyi bilir. Dayanacağımız O'dur ve O ne güzel vekildir...
|