24 Mayıs 2012 23:39:35
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.
E-posta adresinize aktivasyon iletisi gelmediyse lütfen buraya tıklayın.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
ÖLÜMLE BAŞLAYAN YOLCULUK... 1
Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: ÖLÜMLE BAŞLAYAN YOLCULUK... 1  (Okunma Sayısı 4425 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
UKAB
Huseyn Divanesi
******

Üyeyi Alkışla 1522
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7575


Site
« : 10 Aralık 2008 12:57:52 »

ÖLÜMDEN SONRA


...Ve öldüm işte... Ayakta durmuş, etrafımı seyrediyorum... Hastalıktan kurtulduğumu ve sapasağlam olduğumu hissediyorum... Yakınlarım cenazemin etrafını sarmış, ağlıyorlar. Onların ağlaması beni üzüyor. Kendilerine, ölmediğimi, sadece hastalıktan kurtulduğumu haykırıyorum... Kimse beni dinlemiyor... Beni görmüyor, sesimi işitmiyor gibiler. Benden çok uzak olduklarını ve onlarla iletişim kuramadığımı anlıyorum...
Cenazeye, özellikle de çıplak olan sol yanına yakın bir ilgi duyduğumu hissediyorum...
Cenazeyi yıkayıp kefenledikten sonra mezarlığa doğru götürmekteler. Ben de onlarla birlikteyim. Aralarında kimi vahşi ve yırtıcı hay-vanların da var olduğunu,  benim dışımda kimsenin onlardan korkmadığını, onların da kimseye zarar vermediğini görmekteyim. Evcilleş-miş gibiler...

İşte mezarlık; cenazeyi baş tarafından kabre indirdiler. Ben kabrin kenarında, olup bitenleri seyrediyorum. Bir korku ve dehşettir, sarmış her yanımı... Kabirde bazı hayvanların ortaya çıkıp cenazeye saldırdığını görünce bu korku daha da arttı. Cenazeyi kabre koyan adam da hiç onları görmüyormuşçasına davranıyordu. Adam kabirden çıktıktan sonra, cenazeye duyduğum yakınlıktan dolayı ben kabre indim ve hayvanları dışarı çıkarmaya çalıştım.

 Hayvanlar öylesine çoktu ki, hiç bir şey yapamıyordum. Aynı zamanda bütün uzuvlarım korkudan titriyordu. Halktan yardım istedim. Kimse yardıma gelmedi. Kabrin içinde olup bitenleri görmüyor gibiydiler. Bir anda mezarın içinde beliren kişiler yardımıyla hayvanları kovabildik. Kendilerine kim olduklarını sormak istedim. Sormama fırsat vermeden: "Hiç şüphe yok, iyilikler kötülükleri giderir."  dedi ve kayboldular.

O korkunç hayvanlardan kurtulduktan sonra bir de baktım ki, kabrin üstünü kapatmışlar, beni o dar ve karanlık yerde yalnız bırakarak evlerine doğru yola koyulmuşlar. Hatta yakın dostlarım ve gece-gündüz demeden refahları için çalıştığım çoluk çocuğum da beni yalnız bırakmıştı. Bu vefasızlıktan duyduğum üzüntüyü anlatmam kabil değil.  Mezarın ve yalnızlığın verdiği dehşetle, neredeyse yüreğim ağzıma gelecekti.


NEKİR, MÜNKER VE KABİR SORGUSU


Büyük bir yalnızlık ve dehşet içinde, Allah'tan başka herkesten ve her şeyden ümit keserek cenazenin yanı başında oturdum... Bir anda kabir sallanmaya, duvarlarından ve tavanından toprak dökülmeye başladı. Kabrin ayak ucunun alt kısmındaki sarsıntı daha şiddetliydi. Sanki bir hayvan orayı yarıp kabre girmek istiyordu…

Nihayet orası yarıldı ve oldukça heybetli ve asık suratlı iki kişi kabre girdi. Dev gibi iri ve korkunçtular. Ağızlarından, burunlarından ateş ve duman çıkıyordu. Ellerinde de etrafa kıvılcımlar saçan ateşli gürzler vardı. Yer ve göğü titreten gök gürültüsüne benzer bir sesle cenazeye:
 "Rabbin kimdir?" diye sordular.  Korkudan yüreğim hoplamış, dilim tutul-muştu. Kendi kendime,
 "Şu ruhsuz cenazenin, sorulara cevap vereme-yeceğini ve onların da ateşli gürzleriyle cenazeye vurarak kabri ateşle dolduracaklarını düşünüp, iyisi mi ben cevap vereyim de bu yakıcı ateşe duçar olmayayım." dedim.

Çaresizlerin çaresi, darda kalmışların ümidi olan Hak Teala'ya, Ebu Talip oğlu Ali'yi vesile kılarak yöneldim. Çünkü onu iyi tanıyor ve çok seviyordum; gücünün her âlemde ve menzilde geçerli olduğuna inanıyordum. Vasfı kabil olmayan dehşet ve korku anında, "İnsanla-rın sarhoş olmadıkları halde sarhoş göründükleri..."  bir durumda, böylesi büyük bir vesileyi hatırlamak, hiç kuşkusuz yüce Allah'ın bir lütuf ve nimetiydi. Bu büyük vesileyi hatırlayınca özgüvenim arttı ve dilim çözüldü.

 Suskunluğum uzun sürmüş olmalıydı ki onlar, anlatılamayacak bir hiddet ve şiddetle tekrar "Rabbin ve mâbudun kimdir?"  diye sordular. Bu defa öncekinin yüz kat fazlası bir heybete bürünmüştü yüzleri. Öfkenin şiddetinden yüzleri simsiyah kesilmiş, gözleri ateş saçıyordu. Ellerindeki gürzler havaya kalkmış ve inmek üzereydi.

Kendimi toparlayarak kısık bir sesle: "Rabbim ve mâbudum, benzeri ve ortağı olmayan bir Allah'tır." dedim. Ardından da şu ayeti okudum:

"O, Allah'tır; O'ndan başka ilah yok. Gaybı da, görünen âlemi de bilen O'dur. O Rahman'dır, Rahîm'dir. O, Allah'tır; O'ndan başka ilah yok. Me-lik'tir, Kuddüs'tür, Selam'dır, Mü'min'dir, Mühey-min'dir, Aziz'dir, Cebbar'dır, Mütekebbir'-dir. Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir, münezzehtir."

Dünya hayatında, her sabah namazından sonra okuduğum bu ayet-i kerimeyi tilavet etmekle insan oğlunun erdemini onlara göster-meyi amaçlıyordum. Çünkü onlar, daha önce insanoğlunu bozguncu-luk ve kan dökücülükle itham edip yaratılışına karşı çıkmış, hiçbir erdem ve kemali olmadığını sanmışlardı.

Cevap olarak okuduğum ayet-i kerimeden sonra öfkelerinin yatış-tığını ve asık suratlarının değiştiğini, hatta birinin, ötekine: "Görünen o ki, bir İslam alimiyle karşı karşıyayız; nazik davranmamız daha doğru olur." dediğini duydum. Fakat diğeri: "Ona karşı nasıl davran-mamız gerektiğini, son sorumuza vereceği cevap belirleyecek. Bu sorunun cevabını alıncaya kadar görevimizi yerine getirmeliyiz.

Dünyevi makam ve mevkilerin burada geçerli olmadığını sen de biliyor-sun." dedi ve "Peygamberin kimdir?" diye sordular.
Bu sırada kalbimin atışı azalmış, dilim daha bir çözülmüş, sesim titreme ve boğukluktan kurtulmuştu.

"Benim Peygamberim ve Allah'ın bütün insanlara göndermiş ol-duğu Resulü, nebilerin sonuncusu ve resullerin efendisi olan Abdullah oğlu Muhammed'dir." dedim.
Bu cevabı alınca öfke ve sinirleri tamamen yatıştı, yüzleri berraklaştı.
Daha sonra kitabımı, kıblemi, imamımı ve Resu-lullah'ın (s.a.a) halifesini sordular.
Benim cevabım ise şöyle oldu:

"Kitabım, Rahîm Rab'den, hekîm Peygamberine nazil olan Kur'an-ı Kerim'dir. Kıblem, görünürde Kâbe ve Mescid-i Haram'dır; "Nerede olsanız yüzünüzü Mescid-i Haram yönüne döndürün."  hakikatte ise Hak Te-ala'dır; "Ben bir hanîf olarak yüzümü gökleri ve yeri Yaratan'a döndürdüm ve ben ortak koşanlardan değilim." 

İmamım ve Peygamberin halifeleri ise, Ebu Talib oğlu Ali (a.s) ile başlar ve Hasan Askeri'nin (a.s) oğlu Mehdi (a.s) ile son bulur. Asrın hücceti ve zamanın imamı da odur. Hepsinin itaati farz ve mâ-sumdurlar; fena yurdunun şahitleri ve beka yurdununsa şefaatçileridirler.

On iki imamın isimlerini, hasep ve neseplerini birer birer açıkladım.

— Bu kadar detaya inmene gerek yoktu, her soruya tek kelimeyle cevap verebilirdin.

— Aslında size daha detaylı cevaplar vermek gerekir. Çünkü siz, daha ilk günden bizim hakkımızda kötü zanda bulunmuş, yaratılma-mıza itiraz etmiştiniz. Oysa hikmet sahibi Allah'ın işine itiraz etmemeliydiniz. Allah'ın işine itiraz ettiğinizi öğrendiğim günden beri size biraz kırgınım doğrusu. Size birkaç soru sormayı çok isterdim, yazık ki, bunu gerçekleştiremeyeceğim...

Aramızda geçen bu konuşmadan sonra soracakları soruları beklemeye koyuldum. Fakat onlar sadece "Bu cevapları nereden ve kimden öğrendin?" demekle yetindiler.
Bu soru beni biraz düşündürdü. Kendi kendime şöyle dedim:

"Gaflet, cehalet, hata ve yanılgı yurdu olan dünya hayatında sıraladığımız delil ve burhanların yanlış olmadığı ne mâlum? Bu delillerin madde veya biçimlerinde ya da sonuç verme şartlarında bir hata ve yanılgı bulunmadığı, mantık ölçülerine uygun gerçek ölçüler olduğu ve bu ölçüleri belirleyen Aristo'nun yanılmadığı ne mâlum? 

 Ayrıca o kanıtlar doğru olsa da sadece körlük ve bilgisizlik yurdu olan dünyada işe yarar. Çünkü o kanıtlar, körün veya karanlık bir yerde yürümek isteyen kişinin kullandığı asâya benzer. Gerçeklerin açıkça ortada olduğu ve gözlerin keskinleştiği bu âlemde besbelli ki, asâ bir işe yaramayacaktır. Peki bunlar benden ne istiyorlar?!

Allah'ım, bu aleme daha yeni adım attım ve buranın konuşma tarzına da aşina değilim. Ebu Talib oğlu Ali hakkına yardımını benden esirgeme!"

Bu düşünce ve yakarışlara dalmış gitmiştim ki, gök gürültüsünü aratmayan haykırışlarla kendime geldim. Yine aynı soru: "Bunları neye dayanarak söylüyorsun?"

Öfkelerinden yüzleri simsiyah kesilmiş, gözleri ateş saçıyordu, havaya kaldırdıkları gürzleri indirmeye ramak kalmıştı. Korku ve dehşetin şiddetinden şuurumu kaybetmiş gibiydim. Korkudan gözlerimi kapatmış olduğum o anda, adeta bir ilham aldım ve kısık bir sesle: "Allah beni bunlara hidayet etti." deyince, "Gelin gibi rahat uyu."  dediklerini duydum. Sonra onlar gitmiş ve ben o dehşet anın-dan kurtulmanın rehavetiyle derin bir uykuya dalmış ya da bayılmışım.

HÂDİ'YLE TANIŞMA

Bir süre sonra ayılıp gözlerimi açtığımda kendimi dayalı döşeli bir odada buldum. Güzel yüzlü, güzel saçlı ve hoş kokulu bir genç, başımı dizine alıp ayılmamı bekliyordu. Saygısızlık olmasın diye hemen ayağa kalktım ve selam verdim. Gülümseyerek ayağa kalktı, selamımı cevapladı ve beni bağrına bastı. "Otur, ben ne peygamber, ne imam, ne de melek değilim; sadece senin dostun ve arkadaşınım." dedi.

— Seninle birliktelik benim için büyük bir mutluluktur. Ancak sen kimsin, kimlerdensin, adın nedir?

__Adım Hâdi, yani yol kılavuzu. Bir künyem Eb'ul-Vefa, biri de Ebu Turab'dır. Senin kurtulmana sebep olan son cevabı aklına salan bendim. Şayet cevaplayamasaydın, ellerindeki gürzlerle sana öyle bir vuracaklardı ki, yerin ateşle dolacaktı.

— Size teşekkür ediyorum, beni kurtardınız. İslam akaidiyle ilgili soruları doğru cevapladıktan sonra son soruyu sormaları bence abesle iştigaldi. Çünkü gerçekler ifade edilirken nedeni sorulmaz. Örneğin birinin eline bir köz tutuşturulur ve o da, "Elim yandı" diye bağırırsa, artık "Niye elin yanıyor?" diye sorulmaz. Sorulacak olursa, "Kör müsün, elimdeki közü görmüyor musun?" cevabına muhatap olur. Son soru da bence bu türden bir şeydi.

— Hayır, yanılıyorsun. Çünkü sözün sırf gerçekle örtüşür oluşu, insana hiçbir yarar sağlamaz. İnsanı amele sevk edecek bir kalbî inan-cın varlığı zorunludur.
Nitekim: "İman ettik, demeyin. Çünkü iman daha sizin kalplerinize girmiş değildir." diye buyurulmuştur. 

 Görmüyor musun, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?"  sorusuna ilk gün herkes olumlu cevap verdiği halde, madde âleminde birtakım yükümlülüklere tabi tutularak sınavdan geçirildikleri zaman ikrarına sadık kalan ve vazifesini yerine getiren çok az kişi oldu. Bu âlemin ilk menzilinde mümin-münafık her kes bu soruları doğru yanıtlar, ancak kimin ne mal olduğunu ortaya çıkaran, o son sorudur.

Eğer insan gönülden inanınmışsa, senin verdiğin cevabı verir ve kurtulur, aksi tak-dirde "İnsanlar öyle diyordu, ben de dedim."  cevabını verir, bu da ona hiçbir yarar sağlamaz. Hatırlarsan, bu ayrıntılar Ehl-i Beyt imam-larından rivayet edilen hadislerde de yer almıştır.

— Hadislerde de bu bilgilere yer verildiğini şimdi hatırladım. Kabir sualinin yarattığı dehşet ve korku, bunları unutmama sebep olmuştu. Allah senden razı olsun, bunu sen bana hatırlattın!

— Daha önce görüştüğümüzü hiç hatırlamıyorum, beni nereden tanıdığını söyler misin? Ayrıca, sana beslediğim bu sevgiden sonra senden ayrılmayı felaket bilirim.

— Ben, başından beri seninle birlikte ve sana müşfik idim; fakat sen beni fark edemiyordun. Çünkü madde aleminde gözlerin pek kes-kin değildi. Ben, Ali b. Ebu Talib'e (a.s) ve Resulullah'ın (s.a.a) Ehl-i Beytine (a.s) duyduğun sevgi ve muhabbet bağıyım.
Zarfiyetin kadarıyla onlardan iktisap ettiğin hidayetin meşalesi-yim ben. İşte bu nedenle de (seninle bağlantılı olarak) benim adım Hâdi'dir (kılavuz, hidayet edici).

O (Ali) ise takva ehli herkesin kılavuzu ve hidayet edicisidir.
"Bu, kendisinde şüphe olmayan ve muttakiler için de kılavuz olan bir kitaptır."
Senin o sağlam ipe bağlılığınım ben.

"Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur." 
Nefsî isteklerine uyup benden uzaklaşmadıkça ben senden asla ayrılmam.
Bana "Ebu vefa" ve "Ebu turab" denmesinin sebebi ise senin dav-ranışlarındır; müminlere verdiğin sözler, vaatler ve mümkün oldukça onlara karşı mütevazı oluşundur.
Kısacası; ben Ali'den dünyaya geldim; senin güç ve yeteneğin miktarınca kalbinin beşiğindeydim. Benim seninle uzlaşıp uzlaşma-mam, seninle olmam veya olmamam senin elindedir; günah işlediğin zaman senden kaçtım ve tövbe ettiğinde ise yanında yer aldım. Bu alemdeki seyahatinde senden kaynaklanan bir kusur ve gevşeklik olmadıkça senden ayrılmayacağım.

"Allah, gerçekten kullara zulmedici değildir." 
"Ama onlar kendi nefislerine zulüm etmektelerdi."
Ben şimdi gidiyorum, senin biraz dinlenmen gerek. Ben, sana teslim edilen Allah'ın emanetiyim. Kur'an-ı Kerim benim kıssalarımla doludur.
"Dert kokusu veren her vak'a, olay
Benim eksenimde, halim şerh eder."
Yazık, bu kadar Kur'an okumanıza rağmen beni tanımadığınızı söylüyorsunuz. Şimdilik Allah'a emanet olun!

Yalnız kalınca kendi durumumu ve Hâdi'nin sözlerini düşündüm. İnsanın dünya hayatındaki hareket ve davranışlarının, gerçekten bir rüya olduğunu ve ancak öldükten sonra yorumunu bulabileceğini anladım.

Zu'l Karneyn'in, "Zifiri karanlıkta bu kumdan alan da almayan da aydınlığa çıktığında pişman olur."  şeklindeki sözü, insanın iki duru-muna işaret eder. Bilâhare, her kes dünya ve ahirette bir tür pişmanlık duyacaktır:
"Kişinin (yana yakıla) şöyle diyeceği (gün): Allah yanında (kullukta) yaptığım kusurlardan dolayı yazıklar olsun (bana)."

AMELLERİN İNCELENİŞİ


Çok geçmeden biri güzel yüzlü, diğeri çirkin iki kişi gelip baş ucumda, sağ ve solumda oturdular. Tepeden tırnağa vücudumun bütün azalarını koklayıp ellerindeki tomara bir şeyler yazdılar. İrili ufaklı bir takım kutular getirip içine bir şeyler koydu ve ağzını mühürlediler. Kalp, hayal gücü, göz, dil ve kulak gibi azaları defalarca kokladılar. Sonra yek-diğerine bir şeyler fısıldadı, ellerindeki tomara bir şeyler ekledi ve getirdikleri kutulara yine bir şeyler koydular.

 Pür dikkat kesilmiş ve titiz bir şekilde ifayı vazife ediyorlardı. Uyanık olduğumu hissettirmemek için en küçük bir hareket bile etmemeye çalışıyordum. Vasfı mümkün olmayan bir korku içindeydim.

Edimlerim ve kazandıklarım üzerindeki teftiş ve tetkikin ciddiye-tinden, iyi ve kötü amellerimi kaydettiklerini ve o güzel yüzlü zatın, benim hayrımı istediğini anladım. Çünkü fısıldamalarında güzel yüzlü zatın, "Tövbe etmiştir, falan iyi amel o çirkinliği gidermiş, ya da bakırı altına dönüştüren iksir gibi o çirkini güzel kılmıştır." türünden maze-retlerle bazı çirkin amellerimin yazılmasına engel olduğu anlaşılıyordu. Ben bu nedenle onu seviyordum.

KABİR AZABI

Bütün amellerimi kaydettikten sonra tomarı dürüp boynuma astı-lar, ağzı kapalı kutuları ise bir torbaya yerleştirip başımın üstüne koy-dular.
Sonra, benim ölçümde hazırlanmış bir demir kafes getirerek beni onun içine yerleştirdi ve cıvatalarını sıkmaya başladılar.

Cıvatalar sıkıldıkça kafes de küçülüyordu, öyle küçüldü ki göğüs kafesim sıkıştı, nefesim kesildi, bağırmak istediğim halde bağıramadım.  Onlar hızla cıvataları sıkmaya devam ettiler; vücudum bir semaver borusu kadar daraldı, bütün kemiklerim kırılıp parça parça oldu, yanmış yağa benzer simsiyah yağlar çıktı bedenimden. Bayılmışım...

Bir süre sonra ayıldığımda, başım Hâdi'nin dizleri üzerindeydi:
"Kusura bakma Hâdi, ayağa kalkacak halim yok; bu saygısızlığımı mazur gör." dedim.
Bütün azalarım hasar görmüştü, rahat nefes alamıyordum. Ancak kesik kesik konuşabiliyordum, gözlerimin yaşı da dinmek bilmiyordu. Aslında Hâdi'nin ayrılmasınaydı sitem ve şikayetim.

 Çünkü bu, Hâdi'nin yokluğunda karşılaştığım zorlukların ilkiydi.
Hâdi, beni teskin ve teselli etmek için "Bu alemin ilk menzilinde her kesin başına gelecek tehlikelerdir bunlar, sadece sana mahsus değildir. Unutma ki "Bela herkesi kapsarsa ona tahammül etmek kolaylaşır."  demişlerdir. Her hal-u karda geçmiş olsun; bundan sonra böyle bir şeyle karşılaşmamanı umarım.

Ayrıca, bu alemde karşılaştığınız tehlikelerin sebebi yine sizin kendi amellerinizdir. Çünkü bu kafes, insanın öfkesiyle ahlakının perçinleşmiş halidir. Dünya hayatında insanın ruhunu kuşatan etken-ler, bu alemde kafes şekline bürünür. Çirkin ahlak üç şeyden ibarettir:

"Tamah, kibir ve kıskançlık. Bunlardan birincisi insanı cennetten çıkardı, ikincisi şeytanın cennetten kovulmasına neden oldu, üçüncüsü ise Kabil'i cehenneme götürdü. Ama bunların binlerce dalı vardır ve kişilere göre azalıp çoğalması mümkündür." dedi.

Hâdi, hem konuşuyor hem de elini sırtıma ve ezilmiş azalarıma çekiyordu. Böylece de azalarım iyileşiyor, dertlerim diniyordu. Onun bu şefkatiyle yeni bir hayat buluyor, güç kazanıyordum. Yüzüm ve azalarım kir ve çirkinliklerden temizlenmiş, berraklık ve parlaklık kazanmıştı. Anladım ki kabir sıkması, kirlenen ve çirkinleşen insan için bir nevi temizlenmedir. Yanmış yağ şeklinde bedenimden çıkan simsiyah yağ da bunu gösteriyordu.

Her ne kadar Ehl-i Beyt imamları, "Anasının sütü burnundan gelir."  tabirini kullanmış iseler de, gerçekte o süt hayız kanından oluştuğu, onun da siyah ve necis olduğu için kabir sıkması sonucu "Anadan emilen sütün" siyah ve kirli görünmesiyle çelişmemektedir.
Hâdi, "Bu torba senin azığındır, aç bakalım içinde ne var?" dedi.

Torbadaki kapalı kutuların bazısının üzerine "Falan menzilin azığıdır", bazısının üzerine "Falan menzilin tehlike ve azapları" yazılıydı, diğer bazı paketler de farklı bazı menzillere aitti; her biri kendi yerin-de açılmalı, ne olduğuna orada bakılmalıydı.

— Bu kutular neyin nesidir? diye sordum.

— Bunlar, ömrünün gece ve gündüzlerinde işlediğin iyi ve çirkin amellerin saatleridir,  vaktin bitimiyle ağzı sedef gibi kapanmış, bir inci gibi içinde korunmuş ve bu alemde de ağzı mühürlü bir kutu şek-linde ortaya çıkmıştır.

— Ya şu boynuma asılan nedir?

— O senin amel defterindir. Kıyamet günü açılarak kazanç ve kayıpların hesaplanacaktır; bu alemde onlara ihtiyacın olmayacaktır.
"Her insanın amelini boynuna bağladık. İnsan için kıyamet gününde, açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız."

DÜNYA EHLİYLE MÜLAKAT

Hâdi, "Yol azığını az buluyorum, bir kaç cuma burada beklemeli-sin, olur ya aldanış yurdundan (dünyadan) senin için bir şeyler gönde-rirler de azığın çoğalır. Resulullah (s.a.a) 'Yolculukta azık her ne kadar çok olursa o kadar iyidir.' buyurmuştur. Şimdi gidip de dünya ve din sultanından senin için geçiş izni almam gerekiyor. Hafta içinde bir haber alamazsan perşembe akşamı ailene uğra, şayet hakkında rahmet ve mağfiret dileyerek seni yad ederler." dedi. 
Hâdi gitti, ben de oturup bekledim. Yerim rahattı, güzel desenli halılar serilmiş bir odaydı. Perşembe akşamına kadar bekledim, ancak her hangi bir haber alamadım. Hâdi'nin tavsiyesine uyup bir kuş şek-linde gittim ve evimin bahçesindeki bir ağacın dalına kondum.  Söz-de benim için toplanıp hayrat veren, ağıt yakan ve Fatiha okuyan eşi-min, çocuklarımın, dost ve yakınlarımın sözlerine kulak verdim, hare-ketlerini izledim. Yaptıklarının bana hiçbir faydası yoktu, çünkü asıl amaçları bana hayrat vermek değil, kendi haysiyetlerini korumaktı. Bu nedenle, yemeğe muhtaç bir tek fakir bile davet etmemişlerdi; davete icabet edenler de karınlarını doyurmak ve diğer şahsî işlerini yapmak için gelmişlerdi. Ne benim için bağışlanma diliyorlardı, ne de Hüseyin b. Ali'ye (a.s) ağlıyorlardı. Üstelik hayrat sahibinin hizmetteki kusuru-na karşılık da ölü ve dirisi hakkında çirkin sözler sarf ediyorlardı. Çoluk çocuğumun ve akrabalarımın üzüntüsünün sebebi ise aile rei-sinden mahrum kalışları, bundan sonra masraflarını karşılayacak biri-sinin olmayışıydı. Kendileriyle bağlantılı dünyevî işlere öylesine dal-mışlardı ki, ne beni anıyor, ne kendilerinin öleceğini ve ne de ahiretteki durumlarını düşünmüyorlardı bile; sanki kıyamet benim başımda kopmuştu ve onlar hiç ölmeyecekti... Sanki benim ölümümle yüce Allah, haşa, onlara zulmetmişti de onca "Neden, niçin?" ediyor-lardı. Bu manzarayı gördükten sonra ümitsizlik ve bin hüzünle mezar-lığa, evime döndüm. Ailem hakkında beddua etmek geliyordu içim-den. Gerçeği bildiğim ve gördüğümden "Bu dert onlara yeter, bir de ben dertlerine dert katmayayım." dedim.
Mezarın deliğinden içeri girdim. Hâdi de gelmişti. Odanın orta-sındaki bir tepsi dolusu güzel elma görünce, sordum:
—   Bunlar nereden geldi?
— Dışarıdaki insanlardan birinin, mezarının yanından geçerken okuduğu Fatiha,  burada elmaya dönüştü. Allah ondan razı ol-sun, tam zamanında geldi.
İMAM ZADE VE ALİMLERLE MÜLAKAT
Hâdi odayı süslemekle, altın-gümüş masa ve sandalyeleri diz-mekle meşguldü. Tavana da güneş gibi parlayan bir kandil asmıştı.
— Hayırdır, bu telaşın niye, buradan gitmeyecek miyiz?
— Dünya hayatında kendilerinin ve babalarının mezarlarını ziya-ret ettiğin imam zadeler ve gece namazlarında isimlerini andığın, mezarlarının yanı başında Fatiha okuduğun alimler, senin ahiret yur-duna göçtüğünü duymuş olmalılar ki, hakkını eda etmek amacıyla seni ziyaret etmek istiyorlar.
"Ne güzel!" dedim.
Üzülmeme sebep olan akrabalarımın durum ve davranışlarını gördükten sonra bu haberi duymak çok sevindiriciydi, içim içime sığmıyordu. Bu saadet bana nasip olacaktı demek.
— Hâdi, bu oda küçük değil mi?
— Sadece sana ait olduğu için küçüktür; fakat onlar gelince ken-diliğinden büyüyecektir.
Beklediğim nurlu ve yüce misafirler göründü. Önce Ali oğlu Ebulfazl-ıl Abbas (a.s) ve Hüseyin oğlu Ali Ekber (a.s) geldi. İkisi bir tahtın üzerine oturdu; fakat savaş elbisesi giymiş olmaları gerçekten beni şaşırttı. Bu alemde savaş elbisesi giymeye ne gerek vardı?! Ki-minle savaşılacaktı ki?!
Ben ve Hâdi onlarla birlikte gelen misafirlerle ayakta durmuştuk. Onların azamet ve güzelliği karşısında eriyordum. Bu grubun başını çekenlere gözlerimi dikmiş, hayran hayran seyrediyordum. Ebulfazl-ıl Abbas (a.s), Hâdi'ye dedi:
— Babamdan geçiş izni aldın mı?
Hâdi:
— Evet, aldım.
Bunun üzerine şu ayeti okudu:
" Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çerçevesin-den çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ancak büyük bir güçle çıkıp gidebilirsiniz."
Sonra bana dönerek buyurdu:
— O büyük güç, babamın velayetidir ve seni kurtaracak olan be-rat da odur. Seni saadet ve kurtuluşla müjdeliyorum.
Ben minnettarlığımı bildirmek için yeri öptüm, sonra da kalkıp ayakta bekledim. Bu yüce zatlarla görüşme hazzı varlığımı kuşatmıştı, elimde olmaksızın gözlerimden yaş akıyordu.
Yanımda durmuş olan Habib b. Mezahir kulağıma fısıldadı:
— Yol boyunca karşılaşacağın tehlikeler, seni kurtuluşa ermek-ten meyus etmesin. Çünkü bu zatlar ve masum babaları seni unutma-yacaklardır; zaten buraya gelişleri de babalarının isteği üzeredir. Onlar ahirette Şiiler ve muhiplerinin imdadına koşacaklardır. Bu görüşme, sadece sana ümit ve güven vermek içindi. Hz. Zeynep de (s.a) sana selam gönderdi ve şunları dememi istedi: "Kardeşimi ziyaret etmek için yaya olarak yola düştüğünü, katlandığın zorlukları, yol boyunca çektiğin açlık ve susuzluğu ve de gözyaşlarını unutmadık, bilesin!"
Ben de, "Benim ve Allah'ın selamı, rahmet ve bereketi senin ve onun üzerine olsun." dedikten sonra, burada savaş olmadığı halde o iki yüce zatın savaş elbisesi giymelerinin sebebini sordum.
Habib'in rengi değişti, gözleri doldu ve dedi:
"Kerbela'da dalga dalga gelen düşman askerlerini dağıtıp cehen-neme göndermeye azmetmişti bunlar; fakat ilahi takdir ve sebepler, o çelik iradenin gerçekleşmesine engel oldu. İşte o zamandan beri bu, bir ukdeye dönüştü. Bu ukdenin çözülmesi için ricat gününü, tekrar dünyaya dönecekleri günü beklemekteler. Sana savaş zırhı gibi görü-nen şey aslında o ukdedir."
Onlar gittikten sonra Hâdi'yle yalnız kaldık ve odamız küçülerek eski halini aldı. Hâdi'ye, "Bir daha gidip ailemi görmek istemiyorum, çünkü artık bana bir hayır göndereceklerinden ümidimi kestim. Benim adıma yaptıkları şeyler, kendi dünyaları içindir; gösterişten ibaret olup, üzüntümü artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Bundan böyle sadece kendi amellerimle yetineceğim ve karşılaşacağım tehlikeler karşısında bu yüce zatlara tevessül ederek sabredecek ve kendimi üzmemeye çalışacağım." dedim.
Hâdi:
— Şimdilik hiç bir şeye ihtiyacın yok. İlk üç menzilde, mükelle-fiyetinin ilk üç yılının raporları verileceğinden dolayı herhangi bir tehlikeyle karşılaşmayacaksın. Çünkü teklif çağının ilk yılından, aklın olgunlaşma ve istikrar bulma dönemi olan on sekiz yaşına kadar farz-lar ve haramlar hususundaki aykırı davranışlarından dolayı pek önemli bir cezaya çarptırılmazsın. Çünkü bu üç yıllık dönemde akıl zayıf, şehvet ise güçlüdür; yüce Allah da akla "Seninle cezalandırır ve seninle mükafatlandırırım."  buyurarak ceza ve mükafatı akıl ile ilintilendirmiştir. Bundan dolayı da bu alemin ilk üç menzili, teklif çağının ilk yıllarına uygun olarak müsamaha vadisinde olacaktır. Bu vadide pek korkulacak bir durum söz konusu değil, her hangi bir teh-likeyle karşılaşacak olsan bile kısa bir süre sonra kurtulacaksın. Bu yüzden yanında olmam gerekmiyor, dördüncü menzile gidip seni orada bekleyeceğim. Yarın erkenden azık torbanı sırtına bağlayıp şu ana yoldan kıbleye doğru yürüyecek olursan bana geleceksin.
— Hâdiciğim, senin ayrılığın bana ağır gelir, bilirsin. Bu yol, her ne kadar düz, geniş ve tehlikesiz ise de, yalnızlık ve yol bilmezliğin özü dayanılması güç bir derttir. Resulullah (s.a.a) da buyurmuştur ki: "Önce (yol) arkadaşı, sonra yol."
— Bu üç menzilde yalnız kalmak zorundasın. Çünkü dünyada da bu üç yıl seninle birlikte değildim, üç yıl geçtikten sonra sende mey-dana geldim. Benim tıynetim "illiyin"dendir, olgunluk ve hidayetin özüdür, bir kusur varsa o da senden kaynaklanmıştır. Bu durumda beni değil, kendini kınamalısın.
Bu sözlerden sonra Hâdi uçarak yanımdan gitti. Hâdi'nin yoklu-ğunda sözlerini düşündüm ve haklı olduğunu gördüm. Çünkü teklif çağının ilk üç yılında hayvanî akıl fiiliyet bulur, insanî akıl ise sadece bir kıvılcım miktarıncadır (idrak gücünün fiiliyet aşamasına ulaşmadı-ğı dönem). Öyle bir dönemde elbette ki Hâdi benimle olamazdı. Çün-kü o dönem, söz ve ahitlerime aldırış etmediğim, vefa göstermediğim, kibirli ve egoist olduğum, özellikle de medrese eğitimine yeni başla-dığım ve ilimden bir karış yol aldığım dönemdi. "İlim üç karıştır: İlk karışı kibirlenmeye sebep olur..."
Ne Hâdi vardı yanımda, ne de Ebu-l Vakar, yapayalnızdım; şimdi de yalnız gitmeliydim.
"Allah'ın, öteden beri süregelen kanunu budur. Allah'ın ka-nununda asla bir değişiklik bulamazsın."
Bütün alemler birbirinin kopyasıdır, birini anlarsan diğerini de anlarsın; neden ve niçinler ise anlamamayı gösterir.
ÇİRKİNLİKLERİN SEMBOLÜ
Kalkıp azık torbamı sırtlandım ve ciddiyetle yola düştüm. Taşsız, çakılsız dümdüz bir yoldu. Bahar havası vardı. Ben de işin başınday-dım, güçlüydüm. Gönlümün mahbubu ve vefalı Hâdi'yle görüşmek için öğleye kadar süratle yol aldım.
Yorgunluk yavaş yavaş kendini hissettiriyordu. Hava ısınmıştı ve ben susamıştım. Yalnızlık da ürkütüyordu. Arkama baktığımda, biri-nin peşimden geldiğini gördüm ve içimden "Allah'a şükürler olsun, yalnızlıktan kurtuldum artık!" dedim. Yaklaşınca uzun boylu, kalın dudaklı, iri dişli, geniş burunlu ve siyah biri olduğunu gördüm. Dişleri ağzından taşmış, dışarı çıkmıştı. Pis bir kokusu ve korkunç bir görü-nümü vardı.
Selam yerine "Allah canını alsın!" anlamında "Sam aleyküm!" demez mi! Adeta düşmanıymışım gibi davrandı bana, zaten görünüşü ve "Selam aleyküm" yerine "Sam aleyküm" deyişi de bunu gösteri-yordu. Ben ihtiyatlı davranarak sadece "Aleyküm=size de" demekle yetindim ve nereye gitmek istediğini sordum. Benimle beraber olaca-ğını söyledi. Oysa ki buna hiç razı değildim. Manzarası ürkütücüydü bir kere. Sordum:
— Adın nedir?
— Senin ikizinim; adım Cehalet, lakabım sapık, künyem korku babası, mesleğim ise aldatmak ve fitne çıkarmaktır.
Bunları saydıkça korkum artıyordu. "Bu da nereden çıktı, yine de bin şükür o yalnızlığa!" dedim, kendi kendime.
— Karşılaşacağımız yol ayrımında hangi yoldan gideceğimizi bi-liyor musun?
— Bilmiyorum.
— Ben susadım, bu yakınlarda su bulunur mu?
— Bilmiyorum.
— Menzilimiz uzak mı?
— Bilmiyorum.
— Varlıkla bilmek aynı şey olduğu halde bilmediğini nasıl söy-lersin?
— Sadece şu kadarını bilirim ki doğduğun günden beri gölgen oldum,  Allah'ın inayeti sonucu benden ayrılmadığın sürece senden hiç ayrılmadım ve ayrılmayacağım.
Kendi kendime:
— Bu, dünyada yer yer vesveselerine aldanarak bazı hatalara düştüğüm galiba. Çok kötü bir düşmanın eline düştüm; Allah'ım, acı bana!
Ben öne düştüm, o da on adım geride beni izledi. Yokuşu çıkıp dağın tepesine ulaşınca biraz dinlenmek için oturdum. Cehalet de bana yetişti ve dedi:
— Yorulduğun belli oluyor. Şimdi otuz kilometrelik yolu altı ki-lometre yapayım da gör!
— Bu cahilliğin yanında mucizen de var demek!
— Gel de yolun ne kadar eğilip büküldüğünü gör, azından otuz kilometre var. Bu eğriliğin ortası yayın ipi gibidir ve geometrik kural-lar gereği, yay dairenin ortasından ne kadar büyük olursa, iki ucu birbirine bağlayan ip de bir o kadar kısalır. Eğer keseden gidecek olursak altı kilometre sonra ana yola varırız. Aklı olan biri, kısa yolu uzun yola tercih eder.
— Yolcunun çok olduğu yola ana yol denir, şimdi bu uzun yolu (ana yol) seçen o kadar yolcu akılsız mıdır? Halbuki akıllı insanlar "Yolcuların yol yürüdüğü gibi yürü." buyurmuşlardır.
— Ne kadar da aptalsın! Aksini gördüğün halde, bir şairi akıllı sanıp hezeyanlarına mı uyacaksın?! Eşyası, yükü ve çoluk-çocuğu olan yolcuların elbette ki ana yoldan gitmesi daha doğrudur. Çünkü kestirme yolun başındaki bu dere onların buradan geçmesine engel olmuştur. Ama bizim ne yükümüz var ne de çoluk-çocuğumuz, yaya olarak hareket edeceğimize göre kestirme yolu niye seçmeyelim ki?
Cehaletin sözlerini dinledikten sonra hayrımı istediğini sanıp de-reden aşağı doğru yol almaya başladık. Bir süre sonra bir tepe ve daha derin bir dereyle karşılaştık. Artık birbiri ardınca sıralandı dereler; diken, taş, yılan ve yırtıcı hayvanlarla dolu. Yerden alev çıkıyordu, dilim de kurumuştu. Öylesine yorulmuştum ki, dilim ağzımdan dışarı sarkmıştı. Ayaklarımın altı delik deşik olmuştu, kalbim korkudan titriyor ve Cehalet gibi azılı bir düşman da alaylı alaylı gülüyordu.
Uzun bir yolculuktan ve katlanılması güç sıkıntılardan sonra düşe kalka kendimi zor attım ana yola. Atmış kilometre kadar yol yürümüş ve her adımda bir belaya duçar olmuştuk. Oturup biraz dinlendim ve Cehalete karşı derin bir kinle: "Keşke seninle aramızda doğuyla batı kadar bir mesafe olsaydı"  dedim ve kalkıp yoluma devam ettim. Cehalet de uzaktan beni takip ediyordu. Susamıştım...
Yoldan iki kilometre kadar uzakta bir yeşillik gördüm. Entrikala-rıyla beni aldatmayı amaçlayan Cehalet koşarak yanıma gelip "Orada su var, susamışsan gidip su içelim." dedi.
Sözünü dinlemek istemedim, fakat çok susuz ve yorgundum; su olmayan bir yerde de yeşilliğin bitmeyeceğini düşünerek yeşilliğe yöneldim. Yaklaştığımda hiç su olmadığını gördüm.
Yerdeki taşların üzeri yılan dolu olduğundan yürümek hayli müşküldü. Uzaktan gördüğümüz yeşillik ise dört mevsim yeşilliğini koruyan ağaçlara aitti. Ümitsizce yola koyuldum.
Yol esnasında bir karpuz tarlasına rastladık. Cehalet hemen birini kopararak yemeye başladı ve dedi:
— Gel sen de birini al ye ve susuzluğunu gider!
— Bu tarlanın mutlaka bir sahibi var ve sahibinin izni olmaksızın koparmamız sakınca doğurur.
Karpuzun suyu dudaklarından süzülüp sakal ve göğsüne dökül-düğü bir halde, başını sallayarak şu beyti okudu:
"Hayret, bir zikir buldun amma
Duanın yerini kaybettin!"
Sonra şöyle devam etti:
— Evvela, büyük ihtimalle bu karpuzlar kendiliğinden yeşermiş ve kimsenin de malı değildir; birinin malı olduğu farz edilse bile her şeyin gerçek sahibi yüce Allah, bu hakkı bize vermiştir. 
Ayrıca, susuzluktan ölmek üzeresin ve bunu yapmaya mecbur-sun.
"...Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan (canını kurtarmak için) bir miktar yemesinde günah yoktur."
Ve de, bu alemde sorumluluk ve mükellefiyet yoktur; dolayısıyla gereksiz yere helalleri haram edip Allah'ın indirmediği bir hükmü vermek doğru olmaz.
Cehalet'in oyununa gelip bir karpuz da ben kopardım. Ağzıma koydum, zehir gibi acıydı; ağzım, dilim yaralandı. Karpuzu yere attım ve dedim:
— Ebu Cehil karpuzu bunlar.
— Hayır, demek ki senin kopardığın öyleymiş.
Başka birini kopardım, o da yılan zehri gibi acıydı. Cehalet ise kopardığı karpuzu yiyor ve çok tatlı olduğunu söylüyordu.
Gidip onunkinden biraz aldım ve ağzıma koydum, onunki daha beterdi.
— Allah canını alsın, bu mu tatlı dediğin? Nasıl yiyorsun sen bu-nu, yılan zehri bile bundan daha iyi!
— Doğru, bu Ebu Cehil karpuzudur, ama benim adım Cehalet olduğu için bana çok tatlı geliyor.
Tam bu sırada, bir köpeğin bize saldırdığını gördüm. Küfürler savuran eli sopalı bir adam da bizi dövmek için köpeğin peşinden koşuyordu.
Cehalet bir çırpıda yola çıktı, ben her ne ettiysem de köpeğe ya-kalanmaktan kurtulamadım. Korkudan elim ayağıma dolaştı ve yere yıkıldım. Üstüne üstlük sahibi de gelip elindeki sopayla beni iyice hırpaladı. Her ne kadar "Ben karpuz yemedim!" dediysem de, adam "Başkasının malına el uzatmakla yemenin ya da yere dökmenin ne farkı var?" dedi.
Güçlükle elinden kurtulup yola çıktım. Ağzımın yaralanması, kemiklerimin kırılması, yorgunluk, susuzluk ve de Hâdi'nin yokluğu inim inim inletiyordu beni.
Yapacağını yapan ve arzusuna kavuşan Cehalet, uzakta durmuş alaylı bir edayla gülüyor ve şöyle diyordu:
— Hâdi ne yapsın, dünya hayatında, eziyet tohumlarını benim yardımımla eken sen değil miydin?!
"Doğrusu dünya ahiretin tarlasıdır, ahiret ise hasat günü-dür."
Kur'an-ı Kerim'in şu ayetini hiç okumadın mı:
"Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür."
Akıl sahiplerinin de şu sözünü unutmuş gibisin:
"İyi ya da kötü olsun ameller
Her ne yapsan ürünü sana döner."
Güçlü deliller ve Kur'an ayetleri karşısında Hâdi'nin elinden ne gelir? İnşaallah Hâdi'nin olduğu menzillerde ben de olacağım, o za-man başına neler getireceğimi göreceksin; Hâdi de kurtaramayacak seni! Kendisi de demedi mi, günah işlediğinde senden kaçtım ve tövbe ettiğinde senin yanında oldum; nitekim Resulullah (s.a.a) şöyle bu-yurmuştur:
"Mümin, mümin olduğu halde zina etmez."
Yanında Hâdi'nin olmasının faydası olmayacaktır?!
Gördüm ki bu kahrolası çok dehşet ve oldukça da bilgili biriymiş. Artık Hâdi'yi de çağırmıyordum. Azık torbamdan bir elma çıkarıp yedim; hem elimin yarası iyileşti, hem de yeniden güç kazanarak yoluma devam ettim.
Nihayet bir yol ayırımına geldim. Sol taraftaki yol harabe bir kö-ye, sağdaki yol ise bayındır bir şehre gidiyor göründüğü için o yolu seçtim. Bu arada yol bakıcısından da bir ricada bulundum:
— Mümkünse arkamdan gelen şu Siyahın beni izlemesine engel ol, bugün bana çektirmediği kalmadı.
— O, gölgen gibi senden ayrılmayacaktır. Ancak bu gece rahat olabilirsin, çünkü senin yanına gelmeyecektir. O, bu geceyi sol taraf-taki harabe köyde geçirecek ve ileride eziyetlerinin azalması da muh-temeldir.
GEÇİCİ RAHATLIK
Yüksek binalar, şarıldayarak akan nehirler, hoş kokulu bitkiler, meyveli ağaçlar, güzel hizmetçiler, yerinde ve güzel sözler, gönül okşayan şarkılar, nefis yemekler ve tatlı içeceklerle dolu şehre girdim.
Susuz, kurak ve emniyetsiz çöllerde, Cehaletin eziyetlerinden gı-na geldikten sonra böyle bir yerde olmak, Adn cennetinde olmaktan farksızdı benim için. Hâdi'ye duyduğum sevgi olmasaydı şayet, bura-dan hiç ayrılmak istemezdim.
"Emin belde, katıksız mey, müşfik dost;
Tevfik bulursan müdam olur bu post."
Burada, daha önce tanıdığım dinî ilim öğrencileriyle görüştüm. Geceyi istirahata çekildik, sabahleyin geze geze şehrin dışına çıktık. Narinciye güllerinin kokusuyla yoğrulmuştu şehrin havası; hem gezi-yor hem de başımızdan geçen olayları birbirimize anlatıyorduk.
Bu yolun yolcularının, hareket halinde birbirlerinin halini sorma-ları pek nadir gerçekleşir olduğundan dolayı, ancak konakladıkları menzillerde hallerini sorabilirler.
"O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır."
Cehalet'ten kurtulduğumuz için Allah'a şükürler ediyorduk.
"Onların dualarının sonu da şudur: Hamd, alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur."
Bu şehirde doyumsuz yemeklerle, sarhoş edici kokularla, bakma-ya kıyılamayan yüzlerle, ruhları raks ettiren şarkılarla, tam bir güven-ceyle, kalbi okşayan ferahlıkla, latif ve kadifemsi göğüslere dokunma-nın hazzıyla ve... aşina olduk.
"Çalışanlar, böylesi bir kurtuluş için çalışsın"
AMELLERİN KARŞILIĞI
"En hayırlı amele koş!" anlamında hareket zili çalındı. Azık tor-balarımızı sırtlanıp harabe köye giden yol ayrımına gittik. Siyahlar, kara duman gibi uzaktan göründüler. Mekan sorumlusuna, "Bunlar bizimle olmasa, olmaz mı?" dedim.
Görevlinin cevabı ise şöyle oldu:
Bunlar, şehvet ve gazap gücüne sahip hayvanî nefislerinizin sure-ti ve sizden ayrılması imkansızdır. Bunların bazısı siyah, bazısı siyah beyaz ve diğer bazısı beyaz olup, isimleri de farklıdır:
Sırasıyla isimleri Emmare, Levvame ve Mutmainne'dir.  Bunla-rın beyazı sizin için çok faydalı olup bu vesileyle yüce makamlara ve hatta meleklerin efendisi olmaya bile ulaşabilirdiniz. İşte bu, yüce Allah'ın size vermiş olduğu bir nimetti, ancak siz nankörlük edip bu nimeti belaya dönüştürdünüz.
Madde aleminde yapacağınızı yapıp ekeceğinizi ektiniz, şimdi bu bahar mevsiminde bunların yeşermesine engel olamazsınız. Buğday-dan buğday, arpadan arpa yeşerir.
"Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?"
İnleyen herkes, başkalarının değil, kendi yaptığından dolayı inler. Araplar derler ki:
"Sen yaz mevsiminde sütünü zayi ettin."
Siyahlar gelip çattı ve herkes kendi Siyahını alıp yola koyuldu. Aramızdan öne geçen ve geride kalanlar vardı. Ben kendi Siyahımla hareket ederken bir dağın eteğine vardık. Yol dar ve taş doluydu, dağın hemen yanında ise büyük bir dere vardı. Derenin ortası düm-düzdü. Oranın havasının boğucu olacağını ve dağın üstünde hareket etmenin ise böyle bir sorun çıkarmayacağını düşünüyordum, kendi kendime. Cehalet, ne düşündüğümü anlamış olmalı ki yanıma gelip görüşümü onayladı ve derenin dibinde, havanın boğuk olması dışında yırtıcı ve zehirli hayvanların da olduğunu, ayrıca dağın üstünde hare-ket edileceği durumunda, etrafın da rahatça seyredilebileceğini söyle-di.
Dünya hayatındaki talebeliğimin ilk yıllarında, hep yüksekten uç-tuğum ve herkesten üstün olma gayreti içinde olduğum için dağın üstünde yola devam etmeyi seçmiştim.
Dağa tırmanmaya başladık, ne doğru dürüst bir yol vardı ne de can güvenliğimiz; hatta birkaç kez ayağımızı bastığımız taşların kay-masıyla bir kaç metre aşağı yuvarlandık. Son anda diken ve kaya par-çalarına tutunarak derenin dibine yuvarlanmaktan zor kurtulduk. Eli-miz, ayağımız parçalandı, vücudumuzun her tarafı yara aldı, burnum da bir taşa çarparak kırıldı.
Cehalete dedim:
— Dağın üstünden gitmekle iyi ettik. Etrafı da iyice seyretmiş olduk böylece! Keşke dereden gitseydik!
Cehalet, her zamanki alaycı edasıyla:
— "Yüce Allah, kibirlenen herkesi alçaltır ve üstünlük taslayan-ların da burnunu yere sürer."  dedikten sonra ekledi:
Bunları okudunuz, ama uymadınız.
"Tat bakalım. Hani sen kendince üstündün, şerefliydin."
Var gücümle kendimi oradan kurtarmaya çalıştım, nitekim başar-dım da. İçim kan ağlıyordu... Bizim önümüzde hareket eden zavallı da derenin dibine yuvarlandı. Bağırabildiğince bağırıyor ve yardım isti-yordu, Siyahı da yanı başında oturmuş alay ediyordu.
Epey sıkıntı ve zorluktan sonra nihayet düz yola çıkabildik ve başka bir zorlukla karşılaşmadık. Ancak yorgunluk, susuzluk ve yara-larımın acısı kahrediciydi. Ondan sonra Cehalet her ne kadar bazı tercihler göstererek beni yoldan çıkarmak istediyse de ona uymadım. Bu durumu gören Cehalet meyus olup geride kaldı.
VELAYET ŞEHRİ
Bir bahçeden geçerken, havuz kenarında oturan ve önlerinde meyve bulunan birilerini gördüm. Onlar da beni görüp saygı gösterdi, meyve yemeye davet etti ve dediler:
— Biz oruçlu iken dünyadan ayrıldığımız için bu meyveleri bize iftarlık olarak verdiler. Oruçlu birine mutlaka iftarlık vermiş olduğun-dan dolayı, bunlarda senin de hakkın olduğunu düşünüyoruz.
Oturup meyvelerden yedikten sonra hem susuzluğum geçti hem de bütün ağrılarım dindi.
Sordular:
— Bu yolda başına neler geldi?
— Şükürler olsun, kötülükler geride kaldı ve sizleri görmekle moral buldum. Fakat kimi yolcuların, Siyahların oyununa gelerek geride kalması ve dereye yuvarlanması beni üzdü. Aslında ben de canımı dişime takıp son anda Siyahımın elinden kurtuldum. Bilâhare sözüne kulak asmadığımı görünce geride kaldı, inşallah bir daha yü-zünü görmem.
— Bizden vazgeçeceklerini düşünüyorsan yanılıyorsun. Müsa-maha vadisinde tuzak üstüne tuzak kurup bize eziyet etmeye çalışacak ve nihayet haramiler gibi karşımıza çıkıp bizimle savaşacaklardır belki de.
— Bu durumda onlara karşı ne yaparız? Silahımız bile yok.
— Dünyada hazırladığımız bir silah varsa mutlaka bize verile-cektir, müsterih ol! Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
"Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı... korkutursunuz."
— Oysaki ben, bu ayetin sadece dünya hayatı için geçerli oldu-ğunu ve insanları cihada teşvik ettiğini düşünüyordum.
— Kur'an ayetleri bütün kâinat, menziller ve makamlar için ge-çerli ve kapsayıcıdır; aksi durumda eksik olurdu. Oysaki Kur'an-ı Kerim, semavi kitapların, tebliğiyle mükellef olan Elçi de peygamber-lerin sonuncusudur. Haliyle, herhangi bir yönden eksik olması düşü-nülemez; perde ardında olan her şey onunla ortaya çıkmıştır.
"Bayındırlığın ötesinde başka bir köy yoktur."
Hep birlikte kalkıp yola devam ettik. Yolumuz meyve ağaçlarıy-la, pınarlarla doluydu. Hafif bir esinti, en güzel kokuların elçisiydi, kalplerse neşeyle dolu dolu. Allah'ın cemali tecelli etmişti adeta.
Nihayet menzilimize varıp, altın ve gümüşten yapılmış odaları-mıza çekildik. Odalarımızdaki eşyalar her açıdan mükemmeldi; temiz-liği, işlemesi ve zarafeti göz dolduruyor ve hayranlık uyandırıyordu. Hizmetçiler çok güzel, boylu boslu, güzel giyimli ve her an emre amadeydiler.
"O insanların etrafında öyle ölümsüz genç nedimler dolaşır ki, onları gördüğünde, etrafa saçılıp dağılmış inciler sanırsın. Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet ve ulu bir saltanat görür-sün."
Kendimi büyük bir aynada görünceye kadar nedimlerden utanı-yordum; fakat kendimi daha güzel, daha heybetli bulunca huzur ve güvenle dolup taştı kalbim, üstünlüğüme inandım.
Akşam olmuştu, ağaçların dallarında binlerce kandil belirdi ve göz kamaştıracak derecede aydınlık oldu her taraf. Köşk ve sarayların bahçesi gündüz kadar ışıdı.
Ya Rabbi, dedim kendi kendime, ne büyük bir enerji deposu bu, nasıl üretiliyor bunca elektrik?!
Bu sırada şu ayet okundu:
"O'nun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba kristal bir fanus içindedir; o fanus da sanki inci-ye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da, batıya da nisbet edilme-yen mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden (çıkan yağdan) tutuşturu-lur. Onun yağı neredeyse, kendisine ateş değmese dahi ışık verir. (Bu;) nur üstüne nurdur..."
Bunun, âl-i Muhammed (s.a.a) nurundan bir nebze olduğunu ve bu menzilde konaklayanların da Ehl-i Beyt aşıkları olduğunu öğren-dim.
Bu menzilin köşklerinde dinlenen güleç ve bahtiyar yolcuların virdi, Allah'a hamdüsena, mutlak veliye de selam ve övgü idi. Cezbeli ve gönül okşayıcı sesleri vardı. Biz de bu menzilde sevinçli ve emni-yetteydik. Bu şehrin giriş kapısına güzel bir hatla şunlar yazılıydı:
"Ali sevgisi, günahların bağışlanmasına sebep bir iyiliktir; Ali sevgisi var olduğu müddetçe insan günahtan zarar görmez."
İNCE VE TAŞLI YOL
Sabahın erken saatlerinde hareketimiz başladı. Her iki tarafı yemyeşil çimenlerle örtülü, hoş kokulu güllerle dolu ve pınarlarla uğurlanan ana yol açıktı. Hava da anlatılamayacak kadar iç açıcıydı. Şehir sınırına kadar durum böyleydi; adeta şehrin iyilikleri sınıra ka-dar bizi uğurlamaktaydı.
Sınırı geçtikten sonra ince ve taşlı bir yola düştük. Yol bir dere-den geçiyor, sağa ve sola bükülüyordu. Önümüzde hareket eden yol-cular olmasaydı, yolu kaybetmemiz kesindi. Yolun sola büküldüğü bir yerde Siyahlar karşımıza çıktı. Cehaleti görünce, uğursuzluğundan, ayağım bir taşa değip yaralandı ve yürümekte güçlük çekmeye başla-dım. Yolcular öne geçti ve uzaklaştılar.
Ben geride kalmıştım, Cehalet de yolun solundan beni izliyordu. Bir yol ayırımında, hangi yoldan gitmem gerektiğini bilmeyerek şaş-kın şaşkın bakıyordum. Cehalet yetişti ve dedi:
Neden durdun? (Sol tarafı göstererek) buradan devam etmen ge-rekir.
Bir kaç adım yürüdü ve "Haydi, gelsene!" dedi.
Fakat ben "Kurtuluş bunların aksine hareket ediştedir" deyip ona uymadım.
Cehaletin bütün gayret ve ısrarı boşunaydı. Çünkü ona uymanın zararlarını görmüş ve yaşamıştım. Bir daha aynı akıbete uğramak istemiyordum.
Çok geçmeden o taşlı dereyi geride bırakıp, geniş ve yemyeşil bir yola çıktık. Varacağım (üçüncü) menzilin bağ-bahçelerini görebili-yordum. Kararımız üzere, Hâdi bu menzilde beni bekleyecekti. Ka-vuşma anı yaklaştıkça şevkim daha bir alevleniyor ve dolayısıyla hızlı adımlarla yoluma devam ediyordum. Cehalet ise ümitsizliğe kapılmış ve peşimi bırakmıştı.
« Son Düzenleme: 03 Mart 2009 13:46:12 Gönderen: UKAB » Kayıtlı
Bu Sayfayı Paylaş
Share |

HUSEYNİ SEVDA!..
Administrator
*

Üyeyi Alkışla 1706
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7218



« Yanıtla #1 : 10 Aralık 2008 13:30:27 »

ALLAH RAZI OLSUN
Kayıtlı
Bu Sayfayı Paylaş
Share |

HÜSEYNİ SEVDA!..
Ateşlere atılırken, İbrahim gibi “Hasbunallahu we ni’mel wekil” zikriyle, Allah’tan başka kimseden yardım istememenin adıdır,
Hüseyni Sevda.
Karanlık denizlerde Hut’un karnında, Yunus gibi sadece Allah’a el açmanın halidir,
Hüseyni Sevda.
Nefsine aldanıp ilah olduğunu savunan Firavun ve ordusunu, denize batıran Musa’nın elindeki asa’dır,
Hüseyni Sevda.
Peygamberlerin hatemi, kainatın efendisi,Allah ’ın habibi
Hz. Muhammed (s.a.v)’ın “Ümmeti! Ümmeti” derken, Mübarek gözlerinden dökülen gözyaşlarından bir damladır,
Hüseyni Sevda.
Kerbela çölünde yalnız… Kerbela çölünde yardımsız…
Kerbela çölünde bikes bırakılan İmam Hüseyin’in; “Heyhat mine zillet!.. İslam için öleceksem, ey kılıçlar alın canımı! feryadıdır.
Dünya hayatına önem vermeyip, kendini kardeşlerine feda etmenin…
İzzet ve şeref ile şehadete kucak açıp,
''Kulli yevmin Aşura kulli erzin kerbela'' diyebilmenin adıdır
İsmail Aras
Administrator
*

Üyeyi Alkışla 1954
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 46081



« Yanıtla #2 : 10 Aralık 2008 20:13:59 »

Allah sevabına yazsın inş.
Kayıtlı
Bu Sayfayı Paylaş
Share |

Seni ârife sordum; dedi: "İrfân Ali'dir"

Seni mümine sordum; dedi: "İmân Ali'dir"

Aklıma sordum seni; dedi: "Şaşkınım, şaşkın"

Aklı divâne eden, senin aşkındır, aşkın
Meddah.76
K Muhammed Kamaci
Huseyn Divanesi
******

Üyeyi Alkışla 866
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 611


(İnnelillah ve innelilahi raciun)...


« Yanıtla #3 : 17 Aralık 2008 21:02:37 »

ALLAH RAZI OLSUN
Kayıtlı
Bu Sayfayı Paylaş
Share |

Garalar geyip eza tutaram          Menem Huseynin Divanesi
Sineler deyip başa vuraram        Menem o şem-in pervanesi
Gözümün yaşı yoluna feda         İlahi aşkımın kabesi
Bu ne vaveyla bu nasıl bela        Movla Huseyn can Movla Huseyn
meşedi enis
Ya ze'l-celali ve'l ikram Ya ze'n-ne'mai ve'l-cud Ya ze'l-menni ve't-tavl Harrim şeybeti alen-nar
Administrator
*

Üyeyi Alkışla 1481
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 7418


EL ECEL BEGİYYETULLAH


« Yanıtla #4 : 03 Mart 2009 13:42:00 »

allah razı olsun inşallah.
Kayıtlı
Bu Sayfayı Paylaş
Share |

..ey ahle aalam agham Eli mazloome... 
kerbela şahidi
Yönetici
*******

Üyeyi Alkışla 1129
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 7232


SELAM OLSUN SANA YA HÜSEYİN


« Yanıtla #5 : 28 Nisan 2009 01:50:44 »

Allah sevabına yazsın inş.
Kayıtlı
Bu Sayfayı Paylaş
Share |
REHBER
Huseyn Divanesi
******

Üyeyi Alkışla 310
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1825


ELİ DAREM ÇİGEM DAREM


« Yanıtla #6 : 21 Mayıs 2009 18:27:09 »

Allah razı olsun inş.
Kayıtlı
Bu Sayfayı Paylaş
Share |



ALEM GÜLİSTANDIR,ALİ GÜLÜDÜR
ALİSİZ YAŞAYAN ALEM ÖLÜDÜR,
AŞIK GÖNLÜMÜZE CANAN ALİDİR
RUHUMUZDAN KOPAN TUFAN ALİDİR.
masume
Huseyn Divanesi
******

Üyeyi Alkışla 263
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1335



« Yanıtla #7 : 09 Haziran 2009 18:13:14 »

Allah razı olsun inşl.
Kayıtlı
Bu Sayfayı Paylaş
Share |
ölüm meleği
Süper Moderator
*

Üyeyi Alkışla 8
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 295



« Yanıtla #8 : 09 Ocak 2010 00:23:09 »

bu konuda bizi aydınlatığın için allah razı olsun
Kayıtlı
Bu Sayfayı Paylaş
Share |
kerbela şahidi
Yönetici
*******

Üyeyi Alkışla 1129
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 7232


SELAM OLSUN SANA YA HÜSEYİN


« Yanıtla #9 : 09 Mart 2010 13:29:20 »

Allah sevabınıza yazsın inşallah
Kayıtlı
Bu Sayfayı Paylaş
Share |
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır

ÖLÜMLE BAŞLAYAN YOLCULUK... 1 Etiketleri
ÖLÜMLE BAŞLAYAN YOLCULUK... 1
ÖLÜMLE BAŞLAYAN YOLCULUK... 1 Resimleri
ÖLÜMLE BAŞLAYAN YOLCULUK... 1 Videoları
GoogleTagged

Gitmek istediğiniz yer:  
Konu Linki:
BB Kodu :
HTML Kodu: